Öz Portre Mevzusu..

12/07/2006, 00:15

Bu gün, yani Syd Barrett’in ölüm gününde bisikletime atladığım gibi St. Charles Caddesi üzerinden New Orleans’ın merkezine doğru bir seyahate çıktım. İş merkezlerinin, yüksek kulelerin arasında biraz dolandıktan sonra Amerika’nın meşhur değerlerinden birisi olan French Quarter’a attım kendimi. Eğlencenin sınırlarının ziyadesiyle genişlediği fena halde turistik bir semtimiz olarak French Quarter’ın sokaklarında dolaşırken saat akşamüstü 16:00′yı gösterirken dahi striptiz barların önünde dikilen ve elinde “bottomless” yazan kartonlar tutan yağız delikanlılarla göz göze gelmek ve etrafa “yok ben almayayım” bakışları atmak eşsiz bir his.

Her neyse. Öz portre mevzusu diyordum. Öz portre fotoğrafçının kendi kendisinin fotoğrafını çekmesi olarak tanımlanabilecek bir eylem (“yok yaa?” dediğiniz duyar gibi oluyorum). Bana sorarsanız her öz portre uzun uzun incelenmeyi ve yorumlanmayı hakeder; bunu bence her fotoğraf hak eder, fakat öz portreler daha çok hak ederler. Çünkü öz portre çekerken fotoğrafçı merakına yenik düşmüştür. Herkesin izlediği bir dünya içerisinden vizörü vasıtası ile izole edip yalıttığı, kendi eleştirel seçkilerini ölümsüzleştirmeyi kendisine iş edinmiş bir kişinin kendi kendisini nasıl göstereceği, kendisini de merak içerisinde bırakan meta bir olaydır sonuçta.

Bu gün kendimi ikinci kez kendimin fotoğrafını çekmek için fotoğraf içine yerleştirdim.

İlki 2003 yılında idi, Çanakkale’de, ikincisi de 2006 yılında New Orleans’ta:

Bu arada aklıma geldi, Mehtap Baki, ismi “Otoportre” olan yukardaki ilk fotoğrafım için şunları yazmıştı:

Kendini vizörün arkasına saklamayan, kendinden ne çıkacak acaba diye merakla yansımasına bakan bir adam görüyorum ben burada… Ama dediğim gibi vizörün arkasına saklamadığı için, kendine içerden değil de dışarıdan bakıyor, yani özportreden çok “otoportre”…

Kapalı pencerenin üstündeki yüzün arkasındaki karanlık, yandaki açık pencereden sızıyor, dışı mavi-kırmızı, içi siyah… Öndeki halatlarla, çizgilerin belli bir düzende dağılamaması -paralellik olamaması, üçgenler oluşmaması- bize bir karmaşayı haber veriyor gibi… Ama sade bir karmaşa…

Fazla mı anlam yüklemeye çalıştım bilmiyorum, ama fotorafçıların kendilerinden çok şey verdikleri “portre”lerine bakmayı onlara dair ipuçları bulmayı seviyorum… Fotoğrafçı diye geçinen herkesi fotoğrafçı sayarsak, her içinde sureti görünen kareyi “kendi”leri sanıyorlar…

Bence de öz portre tamamen sureti fotoğraflamak değil, hatta belki de bununla hiç ilgisi yok. Önemli olan bunu yapmanın milyonlarca yolundan hangisinin tercih edildiği. Bunun arkasındaki nedenleri sorgulayarak insan kendisini çok enteresan bir yerde bulabiliyor.

Helmut Newton yaşamını bir otomobil kazası ile kaybetmiş, fotoğraflarını ilgi ve saygı ile izlediğim bir diğer büyük fototoğrafçı. Şu adresteki fotoğraflarına göz atarken şu öz portresine ihtimam göstermeyi ihmal etmeyin.

Burada da hepimizin gönlünü çalıp fotoğraflarına hapsetmiş olan Henri Cartier Bresson’un bir öz portresi var. Bu beyefendiye daha sonra döneceğiz.

Ayrıca Pinhole konusunda yazacağım şeyler var, biliyorum.


“Öz Portre Mevzusu..” için 7 yorum yapılmış.

  1. afrikalitacir

    Merhaba, otoportre: en kolay gibi gelen, en zor fotograf.. AslInda yazarlar için de geçerli. insanoğlu çevreyi tanımlamak anlamak ve yorumlamak için harcadığı çabayı hiçbir zaman kendisini tanımak için harcamaz ve ne yazık ki buna karar verdiğinde ya geç kaldığını düşünür ya da buna cesaret edemez. insanın kendini sergilemesi bir çok anlamda karmaşık geliyor bana. sanatsal dürtülerin yanında egoları kontrol etmek ve eserin ana teması kendin iken o eseri doğru yorumlamak zor olsa gerek…
    benım gıbı bır amatörden ancak bu kadar… görüşmek üzere

  2. Anonymous

    ::en kolay gibi gelen, en zor fotograf::

    Evet kolay oldgunu bende dusunmuyorum. Hem cekene hemde yorumlayana bir takim ekstra sorumluluklar yükledigi asikar.

    Saygilar.

  3. afrikalitacir

    Izninizle birsey sormak istiyorum, neden otoportrelerde fotoğrafı çeken kişiler kendini etraftaki diğer nesnelerden ayırmayı tercih ediyor?
    Bu benim çıkarımım tabii ki ). Mesela Bisikletle tur atarken karşınıza çıkan köşe aynasında kendinizi görüntülemek isterken neden bisiklet üzerinde olmamayı tercih ederiz?(ya da ettiniz??)
    Bunu sormamın sebebi otoportreye fotoğrafçıların bakış açısında acaba kurallaşmış şeyler mi var diye merakımdan başka birşey değildir…
    Murat Abi eğer izin verirsen Cape Town da limana inen yoldaki aynada aynı çalışmayı kendi üzerimde yapmak isterim…sadece bu blogda paylaşım amaçlı ve formatı sana ait kendi portreme bakmak istedim nedense??
    Görüşmek üzere

  4. A. Murat Eren

    Merhabalar,

    Bu günlerdeki en sıkı takipçime teşekkür edip hemen bir yanıt yazayım ;)

    > Mesela Bisikletle tur atarken karşınıza
    > çıkan köşe aynasında kendinizi
    > görüntülemek isterken neden bisiklet
    > üzerinde olmamayı tercih ederiz?

    Bunun gerçekten çok sofistike nedenleri olabileceği gibi çok basit bir sebebi de olabilir.. Bu fotoğrafta benim için çok sofistike bir nedeni vardı desem yalan olur. Fakat kenardan bisiklet görünüyor, iyi bir fotoğraf izleyicisi fotoğraftaki adamın New Orleans gibi korkulan bir yerde arabasız, bisikletle gezecek kadar “Amerikalı olmaktan uzak” olduğunu ve bu şehri sevdiğini kolaylıkla görebilir mesela :)

    Öte yandan fotoğrafın hiç bir noktasında kural halini almış bir şey olabileceğine inanmıyorum. Bu öz portreler için de geçerli tabi.

    Acemilik döneminde başvurulan basit kompozisyon ve estetik kuralları sonraki dönemlerde hızla önemlerini yitirmeliler bence. Yıllar sonra hala kurallara dikkat ediyorsanız fotoğrafçı olamamışsınızdır demektir bence.

    > Murat Abi eğer izin verirsen Cape Town
    > da limana inen yoldaki aynada aynı
    > çalışmayı kendi üzerimde yapmak
    > isterim..

    Muhakkak yapmalısınız efendim. Hoşa giden fotoğrafların benzerlerini çekmeye çalışmak, insanın kendi kendine “neyi daha iyi olup neyin daha kötü kaldığını muhakeme etmesi” güzel bir egzersizdir bence.

    Selamlar.

  5. afrikalitacir

    Merhabalar, cevap için teşekkürler..
    Bisikletin farkındayım . Dikkatli bir izleyiciyimdir :)
    Ben de Güney Afrika da suç oranının fazlası ile yüksek olduğu bir yerde yaşadığımdan dolayı bisikletle geziyor olmanıza nasıl değinmedim hayret. Bisikletle gezip üstüne üstlük fotoğraf makinesi taşımak oldukça iddialı :)
    Görüşmek üzere

  6. A. Murat Eren

    Bu arada tarihe arsivlemek amaci ile Anıl Eraslan’un özportre çalışmalar ile ilgili şu sözlerini de buraya ekleyeyim, kendisinin bu sözleri benim yukardaki ikinci fotoğrafıma yazdığı yorumdan alıntı:

    Bir cok sanatta bu karsimiza cikar;
    (alman okumasiyla) b, a, c, h notalarini kullanarak ismini eserlerinde kullanan besteci J.S. Bach, filminin kisa bir karesinde görünen yönetmenler, kendini cekenler ve kendini cizenler

    (Escher’in küre kullanmadan cizdigi su portresini cok seviyorum )

    Escher’in portresi

    Bu bence sanatcinin kendini yaptigi iste görme istegi. What dreams may come diye bir film vardi. Robin Williams’in ölüm sonrasi yasamini karisinin yaptigi bir yagli boya tablosunun icinde gecirisini anlatan bu filme benzetiyorum biraz.

    “Bizim yerimiz ne bu yaptigimiz iste” sorusunu kendimize sorarak,kendimize sundugumuz bir calisma bence bu özportre olayi. Diger yapitlari insanlar elestirsin bunda da kendimizi biz elestirelim diye düsünüyoruz sanki. Bilmem katilir misiniz?

  7. Anonymous

    Ben katilirım :)

    naçizane yazıma yer verdigin için tekrar tesekkürler Murat.

    Degisik bulduğum iki otoportre çalışmasını sizlerle paylasmak istedim.
    Asagıda linklerini verdigim iki
    (Murat bey sayesinde merak saldığım) “pinhole” tutkunu fotografçının pinhole ile yaptıkları otoportre çalışmaları.

    ilki sanatçının kendi portresi
    http://www.steveirvine.com/pinhole/image42.html

    Bu da pinhole’un kendi portresi
    http://www.sonic.net/~talcroft/PinholeSite/Pinholeselfportrait.html

    Görüsmek üzere

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün