"Işık, gölge, vesaire."

A. Murat Eren, eşi olan pek sayın Duygu hanımlar ile beraber New Orleans'ta yaşıyor. Internet'teki asıl evi burada. Görüntülemekte olduğunuz günlüğü ise fotoğraf başta olmak üzere mesleği ile doğrudan ilgili olmayan mevzular hakkında görüşlerini ve düşüncelerini yazmak için kullanıyor. Ah, yazmak demişken Meren aynı zamanda Moleschino.org yazar tayfasının bir parçası. Çok yönlü filan bir arkadaş yani (smiley).

Pardus! Hemen!

Get Firefox!

OpenOffice Kullan


Creative Commons License
Photo Essay: N Villere, New Orleans.

Craig Mammano, Katrina Kasırgası'nın ardından New Orleans'taki gönüllü yardım çalışmalarına katılan ve bu şehre aşık olup tarihi bir bölge olan North Villere'de ev alan oldschool bir fotoğrafçı. N Villere esasında daha çok siyahi topluluğa ev sahipliği yapan bir bölge. Fakat Craig, sıradan Amerika'lıların komşuluk ve insan ilişkilerindeki sentetikliğe alışmak yerine Katrina Kasırgası'ndan önce Amerika'nın suç oranı listesinde sürekli ilk ona oynayan bir şehrin uyuşturucu satışı ve cinayetin en yoğun olduğu yerinde oturmayı ve siyahlarla yaşamayı tercih ediyor.

Daha önce hiç inşaat işi yapmamış. Fakat evi satın alırken getirdiği yapı müfettişlerinin verdikleri sağlam raporuna rağmen, satın aldıktan sonra kendi yaptığı küçük bir araştırma sonucunda,termitler tarafından her köşesi kemirilmiş 120 yaşındaki bu evin aslında sağlam bir tamirata ihtiyacı olduğunu üzülerek keşfetmiş. Diğer taraftan Amerika'da herhangi bir konudaki işçilik o denli pahallı ki, sadece evin dış cephe kaplamasını özel bir şirkete tarmir ettirmenin bedelinin evi satın aldığı fiyatın 2 katına tekabül ettiğini öğrenmesi pek zaman almamış. "O an bir cesaret ile, kolları sıvayıp bu işi kendi başıma çözmeliyim dedim ve bir yerinden başladım" diyor. Fakat bu sürecin tahmin ettiğinden çok daha uzun sürecek bir tamirat ve bakım süreci olacağının, kendisinin de evin dışı ve içinde yapılması gereken onlarca iş nedeni ile aslında düzenli bir hayata, -daha önemlisi karanlık odasına- kavuşmaktan çok uzakta olduğunun pek aklına gelmediğini -bir aydan fazla süren uğraş sonunda geldiği noktaya bakınca- kendisi de sohbetlerimiz esnasında itiraf ediyor.



Craig, yanında çalıştırdığı Leo ve Hores'ın, aslında çok daha erken bitirilebilecek tamirat işleri için bu kadar vakit kaybetmiş olmasının en önemli nedenlerinden olduklarını inkâr etmiyor. "Çok konuşuyor ve çok yavaş iş yapıyorlar" diyor ve ekliyor, "onlar ile konuşmaktan o kadar çok keyif alıyorum ki, kimi zaman iş filan da pek umurumda olmuyor açıkçası". "Leo ve Hores, insanları fotoğraflamayı ve onların hikayelerini anlatmayı amaç edinmiş birisi için gerçek iki hazine".

Hores Jamaika'lı. 3 çocuğu, tekrar evlenme teklif etmeyi planladığı bir karısı ve çok zor anlaşılan bir aksanı var. Uyuşturucu bağımlısı olduğu dönemlerde sürekli yer değiştirmek zorunda kalmış, Amerika'nın neredeyse tamamını bu sayede görmüş. Rasta saçları ortaya her çıktığında "İlk önce rasta vardı (ilk insanları, şampuanın ve yumuşatıcıların icad edilmediği zamanları kast ediyor), uzun ve rastalı saç olgunluğun ve saygınlığın sembolüdür" diyor. Benim de bir zamanlar saçlarımın uzun olduğunu ve hiç rasta olmadığını öğrendiğinde "kız gibi bakarsan saçlarına erkek gibi rasta olmasını nasıl beklersin?" diyecek kadar da radikal bir çizgiye sahip bu konuda. Hores'ın geçmişi tam bir muamma, anlattığı tüm hikayelerde nereden baksanız hakkında hiç söz edilmeyen 15 yıllık bir boşluk var. New Orleans zaten böyle bir şehir, şaşırmıyorum, zaten insanlar alenen Sin City derler New Orleans için; Katrina'dan sonra geçmişini hatırlamayan daha çok insanın ilk alternatifi olduğuna dair söylentiler var. Zaten Hores ve Leo da Katrina'nın ardından gelmişler bu şehre. Bu arada Hores ile iligli diğer bir enteresan nokta da annesinin Çinli olması ve 4 kardeşten tek siyahi olanının da kendisi olması. Diğer kardeşleri beyaz ve kendisine nazaran daha çekik gözlü imiş.

Leo da en az Hores kadar renkli bir kişilik; onun geçmişindeki boşluk ise Hores'ınkinden çok daha derin. Sırtında, hemen omuriliğinin yanındaki kurşun yarası izinden olsa gerek geriye dönmeyi pek sevmiyor belki de. Doğal yollardan olmadığı belli olan gelişmiş, kaslı bir vücudu var; bu civarlarda bu durum, hapishanede çok uzun yıllar kalan ve enerjisini vücut geliştirme ile boşaltan insanların ortak özelliği. N Villere üzerinde yaşayan bir hayat kadını ile beraber kalıyor, her sabah kahvaltısını New Orleans'ın en büyük otelinin açık büfesinden yapıyor. Craig "Leo ile ilgili en çok üzüldüğüm şey hem halâ yoğun şekilde uyuşturucu kullanıyor olduğunu hem de 53 yaşındaki 100 kiloluk bir çocuk için hiç bir şey yapamayacak olduğumu bilmem" diyor. Fakat onu işten atamayacak kadar da çok seviyor. Çünkü Leo'nun içinde bir yerlerde gerçekten "iyi" ve "duygusal" bir şeyler yaşıyor; kendisinin ricası üzerine Internet'ten sipariş ettiğimiz iki kutu Eti Cin'i ona götürdüğümde gözleri doldu. Gördüğünü tahmin ettiğim onca şeyin ardından o gözlerin halâ dolabiliyor olması, bence de mühim bir gösterge.




Leo ile Hores'ın pek iyi anlaştıkları söylenemez. Leo ilk geldiğinde Hores bir süre onun yüzüne dahi bakmamış. Birbirlerine alışmaları ve konuşmaya başlamaları biraz sürmüş, şimdi konuşuyorlar fakat kimi zaman aynen küçük çocuklar gibi tartışmaktan geri kalmıyorlar. Craig bu tartışmalar ile ilgili olarak, Leo üstündekileri çıkartıp Hores'ı düelloya davet etmediği sürece sorun olmadığını düşünüyor. Yandaki fotoğrafı çektikten hemen sonra ikisi arasında şöyle bir diyalogun geçtiğine şahit oldum olay mahalinden uzaklaşırken:

Leo: Hey Hores, bu Turkey ne çekip duruyor, biliyor musun?
Hores: Bir bildiği vardır herhalde değil mi? Adam süper bir fotoğrafçı, herkes görebilir bunu değil mi? Bir bildiği vardır onun. Tabi.
Leo: Nereden biliyorsun? Nereden biliyorsun yani? Söyler misin Hores (Horse der gibi, sinirle söylüyor)? Turkey sana fotoğraflarını filan mı gösterdi?
Hores: "Turkey sana fotoğraflarını filan mı gösterdi?". S**tir git Leo. Böyle bir yerde, bu toz toprağın içinde fotoğraf çekmeye çalışan birisi kesin öyledir. Süper olmalı. Fotoğraf hakkında ne biliyorsun ki Leo? Bu işlere hiç kafan basmıyor değil mi?
Leo: Hores sen bir maymunsun biliyor musun? Hores hey duydun mu?
...

Kendi aralarındaki tartışmalar genellikle bu seviyede olsa da arada bir ciddi tartışmalara ve kavgaya evrilebilecek noktaya gelme ihtimalleri olduğunu da çekinmeden gösteriyorlar. Özellikle mevzu din olduğunda, Tanrıya inanan fakat dinlerin hiç birisine inanmayan Hores ile kendisini "safkan bir katolik" olarak tanıtan Leo arasında şiddetli tartışmalar yaşanıyor. Özellikle Leo neredeyse her an yoğun bir uyuşturucu etkisinde olduğu için Hores'ın sorularına yeterince hızla yanıt veremiyor ve bir anda tek işinin çeşitli küfürleri mütemadiyen tekrar edip Hores'ı sinirlendirmek ve kışkırtmaya çalışmak olduğunu sanıyor.

Craig'in tek hatasını yanında çalıştıracağı kişileri seçme konusunda yaptığını söylemek haksızlık olur. Dış cephe malzemeleri konusunda hiç bir şey bilmediği için yanlış malzeme alıp 2 günü ekibi ile beraber onları çakmaya ayırıp, 1 gün sonra nem yüzünden şişen tahtalar bombe yaptığında 3 günde de onları söküp boşa harcanmış 6 iş gününü ve üzerinde çivileri çakılı duran onca parayı evin arka bahçesine gömmüş olmak gibi hatalarından artık pek de rahatsız olmadığını ima ediyor. Ve bir iki gün önce başından geçen bir olayı anlatıyor: "Geçen gün Hores ben tahta keserken yanıma geldi ve 'neden tahta testeresi yerine metal testeresini kullanıyorsun? tahta testeresi ile kesersen daha hızlı olur, farkındasın değil mi?' diye sordu.. Ben de 'Neden kullanıyorum ha? Çünkü Hores, çünkü, ben bir fotoğrafçıyım, tamam mı? Senin için muazzam bir fark olabilir fakat bence dünyanın tüm testereleri aynı! Senin için Holga ile Leica arasında ne kadar fark varsa benim için de bu ikisi arasında o kadar fark var.' dedim. Evet, ben bir fotoğrafçıyım ve elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Neh..". Ayrıca yine sadece bir fotoğrafçı olduğu için, herhangi bir tamirata başlamadan önce çatıda bir sorun olup olmadığını kontrol etmesi gerektiğini çok geç öğreniyor, eğer çatıda bir sorun varsa tüm dış cephenin yeniden sökülmesi gerekecek. Aşağı indiğinde "çatıda bir sorun olmadığını düşündüğünü" söylüyor. Ardından dayanamayıp ben çıkıp bakıyorum, aşağı indiğimde "Evinin en sağlam ya da en sıcak yerinin neresi olduğunu soranlara, gönül rahatlığı ile çatıyı gösterebilirsin bence" diyorum.

Craig bazı günler bu işin olmayacağını, artık kesinlikle her şeyin rayından çıktığını, banka kredilerini geriye ödeyemeyeceğini ve yapılacak en iyi şeyin Dodge marka yeşil karavanları ile Meksika'ya kaçmak ve bir daha bu ülkeye dönmemek olacağını söylerken, bazı günler her şeyi yoluna sokmak için neler yapılması gerektiğini hesaplamaya çalışan, notlar alıp küçük denklemler kuran ve en başından beri kafasında olgunlaştırdığı planlarına ne kadar kaldığını anlatan birisine dönüşüyor. Ciddi bir baskı altında bir taraftan, diğer taraftan hiç bir şeyi umursamamak istiyor.

Lise günlerinde ulusal güreş takımının yetenekli sporcusu ve çalışkan bir öğrenciyken o günlerden bu günlere gelmek onun için de zor olmuş muhakkak. Ciddi şekilde hem bir tatile hem de yeniden bir şeyler üretmeye ihtiyacı olduğunu söylüyor, aksi taktirde kendisi de kendisinin ne yapacak kadar kendini kaybedeceğinden pek emin değil.



Evin en az yıkık dökük ve en az tamirata ihtiyacı olan kısmı Craig'in eşi Pia tarafından dekore edilmiş vaziyette ve gündüzleri kullanılıyor. Bir kaç hafta önce duvar boyarken merdivenden düşüp kolunu kırmış olan Pia aynı zamanda Leo'nun Craig ile çalışmaya başlamasının sorumlusu. "Birisi bana laf atıyordu, arkamı döndüm, kocaman siyah bir adam görünce aklıma hemen 'hey, çalışacak bir işe ihtiyacın var mı?' demek geldi" diyor. Muhtemelen bu kadar iri bir adamın evde yapılan işleri hızlandıracağına inanmış, yanıldığının farkında ve bir miktar pişman. Craig'in sağlığı için bir an önce karanlık odasına kavuşmasını çok istiyor. "Craig içeri bir girer, 8-9 saat hiç çıkmaz. Bu arada çişini bile dışarı çıkıp konsantrasyonu bozulmasın diye orada yapar. Fakat onu bu kadar huzursuz şekilde dışarda görmektense karanlık odasına çabucak kavuşup içine girmesini tercih ederim, umarım her şey yoluna girecek" diyor.

Photo Essay Nedir?

Bir süredir yazamıyordum, geri geldim. Hemen konuya gireyim.

Essay bir çoğunuzun da bildiği gibi İngilizce dilinde "makale", "deneme" anlamına gelen bir kelime. Tahmin ettiğiniz gibi photo essay de "fotoğraflar ile yazılan deneme" gibi bir anlam ihtiva ediyor ilk okuyuşta.

Fakat bu kadarı, photo essay dediğimiz şeyin tanımını ve sınırlarını pek yansıtmıyor. Konsepti çepeçevre tanımlamaya kalkarsak şöyle bir şey çıkar sanırım:

Bir photo essay, izleyiciye bir hikayeyi anlatmayı ya da bir duyguyu harekete geçirmeyi hedeflemiş fotoğrafların bir aradalığıdır.


Kabul ediyorum ki yukardaki tanımı okuyanlar "e herhalde yani, başka ne yapmayı hedefliyordu ki? diyorlardır kendilerine. Haklılar. Aşağıdaki tanım ile genişletirsem umarım kıymetli okuyucumun gözünde anlamlı bir noktaya doğru ilerlemeye başlamış olacağım:

Photo essay'ler sadece fotoğraf çalışmalarından ibaret olabileceği gibi, fotoğraflar ile beraber verilmiş bir iki kelimelik küçük açıklamalar, fotoğraflar ile beraber verilmiş nispeten uzun notlar ya da uzun metinlerin içine serpiştirilmiş fotoğraflar olarak hazırlanabilirler.


Halâ tatmin olmamış olanlar için biraz daha genişletmeye ve detaylandırmaya çalışayım (iki kelime bir şey anlatacağız diye düştüğümüz durumlara bakınız efendim):

Bir photo essay içerisindeki fotoğraflar doğal bir rastgelelik içerisinde okuyucu karşısına çıkacak şekilde dizilmiş olabilir, ya da belirli bir düzeni olabilir, ya da ilk bakışta okuyucunun hangisine bakacağını kendisinin seçebileceği bir şekilde yazı içinde bulunabilirler. Photo essay'ler bu tip niteliklere göre değerlendirilmezler (yani "bir photo essay içerisindeki fotoğraflar belli bir sıradüzen içerisinde yer alırlar" önermesi geçersizdir).


Bu tanımların ardından şöyle gramer olarak afilli görünen fakat içerik olarak mütevazi olan bir ek de benim gibi mevzuları matematiksever bir takım sınırlar çerçevesinde değerlendirmeyi sevenler için nazik bir ayrıntı olacaktır diye düşünüyorum:

Tüm photo essay'ler fotoğrafların bir kolleksiyonudur, fakat -altında açıklamalar olan- her fotoğraf kolleksiyonu bir photo essay değildir.


Benim gördüğüm kadarı ile başarılı sayılan photo essay'ler genellikle 6 fotoğraftan oluşuyorlar. Fakat fotoğraf sayısı için 6 ile 30 arasında tutmak, 30'u aşmamasını kesinlikle sağlamak gerekli sanırım.

Benim anlayışıma göre bir photo essay 6 tane fotoğraftan ve konu hakkında bilgi veren fakat hepsi bir araya geldiğinde iki A4 sayfasını keçmeyecek bir miktar metinden oluşmalı. Bir nevi ışık ile yazımın kelimeler ile yazım ile buluştuğu nokta olmalı. Öte yandan yine bence, bir photo essay'in sadece fotoğraflarına baktığınızda da konu hakkında fikir sahibi olabilmelisiniz, sadece yazıyı okuduğunuzda da. Yani photo essay hazırlayan bir fotoğrafçının başarısı, bence, hem görsel hem de yazımsal dengeyi bu aktarım esnasında bir şekilde tutturmak oluyor..

Bu arada son dönemlerde Internet yoluyla paylaşım yöntemlerinin yaygınlaşması neticesinde, fotoğrafçının fotoğrafları yaptığı ses kayıtları ile birlikte sunarak çekimin yapıldığı ortamın görünümü yanında işitsel kimliği hakkında bilgi vermesi de sık rastlanır bir şey oldu. Örneğin bir süre ntvmsnbc.com'da Fatih Pınar tarafında bir kaçını gerçekten beğendiğim bir kaç çalışma yer almıştı. Bir süredir yok ortada, fakat eski çalışmalarının arşivine de ulaşılabiliyor.

"Şöyle güzel photo essay'ler olsa da hem gözümüz gönlümüz açılsa hem de konsepti daha iyi özümsesek" diyen delikanlı beyefendiler, afacan hanımefendilerin merakla beklediği haberler ile az sonra karşınızda olacağız, fakat şimdi kısa bir reklam arası:

Artık üzerindeki 50mm objektifi ile Japon malı olan ve dünyanın ilk lensten gelen ışığa göre pozlama ölçümü yapan kamerası olan TOPCON Super D model SLR bir makinem var. Ayrıca kısa bir süre sonra ilk Holga çalışmalarımı sizinle paylaşacağımı tahmin ediyorum :)


Evet. Sizi aralarında duyulmamış konulara tüm dünyanın ilgisini uyandırmak için araç olarak dergi sayfalarında kendisine yer bulmuş olan Time dergisinin photo essay arşivleri ile başbaşa bırakıyorum, yaptığım bu iyiliğin karşılığında sizden iki ricam var:

1. En azından 4-5 tanesine göz atmadan o sayfayı terk etmeyin.
2. Bir sonraki günlük girdimde o sayfada görecekleriniz kadar ihtişamlı olmasa da benim tarafımdan hazırlanmış ufak bir photo essay göreceksiniz, şaşırmayın.


PS: "Acaba" diyorum, "Güney Afrika'da yaşadığını bildiğim Sabri Kılıçoğlu oraya özgü bir konuda bir özene bözene bir photo essay hazırlasa, biz de okusak fena olmaz mı" diyorum..

Kısa bir Ara: Bir Fotoğraf İnsanının İtirafları.

Fotoğrafı tanımlama konusunda uzun süredir sıkıntılar yaşıyorum. Bu sıkıntıları(mı)n özünde, fotoğraf ve onun kapsadığı değerler için üretilebilecek tanımlar arasında en doğru olanının hangisi olduğunu bulma zorundalığı hissinden ziyade, benim kendi içimde eksikliğini hissettiğim şeyin ne olduğunu bulma arzusu ve sıkıntısı yatıyor aslında. Sanırım.

Bu bir nevi ortaokulda kendimize sorduğumuz "Bu hayat ile ne yapacağım ben? Onu nereye, ne yapmak için harcayacağım?" sorusuna benziyor. Bunlara ortaokulda da net yanıtlar verememiş bir mühendisin bir hobi olarak kalması gereken bir mevzu ile ilgili benzer bir tuzağa düşmüş olması gerçeği, arada bir "hayat sürprizlerle dolu değil" diyen ben ile bir tokat samimiyetinde buluşmuştur. Her neyse.

Son zamanlarda belki biraz fotoğrafın "benim istediğim gibi" anlaşılması gereken bir şey olduğundan emin olmak, belki biraz "benim olması gerektiğini düşündüğüm" gibi yorumlayabilme yüzü bulabilmek için ya da belki de gerçekten üzerine inşa edeceğim teoriler için geçerli ve güçlü bir aksiyomlar zemini hazırlayabilmek için fotoğrafa en doğru bakış açısının ne olduğunu bulmaya çalışıyordum.

Belki bu sayede kendi yaptıklarımı haklı bulabilecek, kendimi "anlamsız bir çaba" korkusundan kurtaracak, ya da kurtulmanın eşiğinde hissedecektim. Bunu sadece kendim için yapmamak, benim gibi düşünen diğer insanlar için de anlamlı bir şeyler ortaya koymuş olmak adına üşenmeyip, araştırmalarım ve okumalarım esnasında edindiğim derlenmiş düşüncelerimi yazma zahmetine de katlandım. Şu ana kadar -makaleyi indiren her 3 kişiden 1'i okusa- yaklaşık 2000 kişinin okuduğu, insanlardan çok olumlu eleştiriler alan ve kitap haline getirilmesi konusunda önerilerin de geldiği "Fotoğrafı Anlamak" isimli kısa makaleye "ben de göz atmak istiyorum" diyenler kendisinin PDF'ine buradan erişebilir. Belge gelişmeye devam edecek, sadece yeni bakış açılarına da yer verilerek.

"Fotoğrafı Anlamak" isimli makalenin şu anki sürümünde anlatılanlar doğruluğunu koruyor. O makale içerisinde fotoğraf ve onun kapsadığı değerlere dair üretilebilecek tanımlardan "birisinin" bakış açısı ile yapılmış değerlendirmeler var. Sadece benim için geçerliliklerini bir miktar yitirdiler.

Başta herşey tamam gibi idi, tünelin sonunda huzur ışığı görünür gibi idi. Fakat olmadı. Ben -yani ailenizin fotoğrafçısı Meren-, kendi fotoğraflarımda bir şeyin eksikliğini hissetmekten kurtulamadım.

"Fotoğraf nedir?" sorusunun kendi içerisinde tutarlı bir yanıtını vermiş, kimilerini tatmin etmiştim. Kimileri bu tanım ışığında çalışmalarını çeşitli formlara soktular belki, belki ne yapmak -ya da ne yapmamak- istediklerini daha bir iyi anladılar. Fakat kısa bir süre sonra ben tatmin olmadığımı anladım.

Ne yazık ki ben adım atmadan önce -bir süreliğine de olsa- kendi içerisinde tutarlı bir zemine ihtiyaç duyan bir insanım. Belki mühendis olmanın yarattığı ekstra bir perfeksiyonizm, belki bir mesleki dezenformasyon bu, ya da belki gereksiz bir telaş, belki de Oğuz Atay'ı bu kadar çok sevmemin nedeni. Evet, devam etmeden önce ne yaptığım ve ne yapmak istediğim ile ilgili bir karar vermem gerektiğini düşünmeye başlamıştım ki üstüne yıllar önce Cristiano Corte ile tanıştığım gibi Craig Mammano ile tanıştım. Üstüne James Nachtwey bana "yapabiliyorsan kendini bir kenara bırak, olabiliyorsan şahit ol" dedi. Küçük fotoğraf dünyam başıma yıkıldı :) Fotoğraf ile ilgili yeniden, fotoğraflarımın büyük çoğunluğunda tek başına bir yerlerde oturan, ayakta duran, düşünen insanlar gibi hissetmeye başlamıştım.

Yeniden araştırdım, yeniden okudum. Düşüncelerim bir form kazanmaya başlamış, kafamda bir şeyler netleşmeye başlamıştı ve bu gün, Henri Cartier-Bresson'un bir kitabını okurken beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu anladım, benim yarattığım dünyada eksik olanın ne olduğunu buldum. Anlayacağınız hazıra kondum ve bu hayattan iki gün daha kazandım. Bu arada zaten bu yazıyı, günün birisinde, belki benim şu anda olduğum noktada olan bir fotoğrafçıya iki gün kazandırırım diye yazıyorum.

Henri Cartier-Bresson şöyle diyordu yaklaşık 50 yıl önce yazdığı kitapta:

Bana göre fotoğraf, bir olayın anlamının ona kazandırdığı ifadenin ortaya çıkardığı eşsiz formların bir organizasyonuna, saniyenin kesirleri arasında yapılan eşzamanlı bir tanıklıktır.

İnanıyorum ki yaşamak eyleminin doğası yüzünden, birisinin yaptığı keşif çevresindeki dünyayı keşfi ile uyum içerisinde gerçekleşir, ki bu (çevresindeki dünya ile ilgili görüşeri) hem çevresindeki dünya ile ilgili keşiflerini (dışardaki dünyayı görme şeklimizi, içimizdeki dünyayı) hem de keşif ettiği dünyanın kendisini (dışardaki, gerçek dünyayı) etkileyebilir; bizim içimizdeki ve bizim dışımızdaki bu iki dünya arasında bir denge tutturulmalıdır. Bu çift taraflı ve devamlı sürecin bir sonucu olarak bu iki dünya tek bir forma dönüşür: işte bizim iletmemiz gereken dünya da budur.


Evet. Bence de böyle bir dengenin var olduğunu bilmek gerekli, benim de tam olarak canımı sıkan şey tam da bu idi işte. Ben bu yüzden Andrzej Dragan gibi bir fotoğrafçı olmayacağım. Mesela yine bu yüzden Mehmet Turgut'un çektiği fotoğraflar bana bir şey ifade etmiyor. Ve yine bu yüzden Elliott Erwitt'in hastasıyım ve eski fotoğraflarımın %95'ini çöpe atoyorum.

Ayrıca bir gün önce artık Fotokritik ve diğer paylaşım sitelerine fotoğraf göndermemeye karar verme sebebimin yarısını biliyordum, bu gün geri kalan yarısını da anlamış oldum :)

12 yıl. Modern fotojurnalizmin babası sayılan, Magnum Photo isimli çılgın oluşumun 4 atlısından birisi olan büyük Henri Cartier-Bresson'a Robert Capa şunu söyleyip HCB'nin vizyonunu silkeleyip kendine getirdiğinde HCB 12 yıldır fotoğraf çekiyordu:

Don't keep the label of a surrealist photographer. Be a photojournalist. If not you will fall into mannerism. Keep surrealism in your little heart, my dear. Don't fidget. Get moving!


Bu yüzden beni yargılamayın, ben daha çok gencim ;)

Bu söylediklerim elbette yalnız beni bağlıyor, bir fotoğraf insanı olarak hiç bir şeye ultimate bir cevap bulma gayesinde değilim. Beni takip edip daha önce söylediklerimi ve yaptıklarımı doğru kabul edenlerden özür dilerim, bazı konularda çok ikna edici idim, biliyorum, fakat yanılmışım ve yine yanılıyor olabilirim.

Artık yeniden özgürüm, düşünme süreci sona erdi, yasaklar kalktı.

Erdal Kınacı
Kendisinin son dönemde yaptıklarına isim bulasım geldiğinde şöyle demek geliyor hep içimden: "Angelic Research on a Failed Society".

20 yılın, kendi deyimi ile amatör fotoğrafçılık birikimini nereye boşaltacağını bulmuş bir tıp doktoru Erdal Kınacı; ne mutlu ona. Benim gözümde şu günlükte big-photographers tagı ile işaretlenmiş yazılarda adı anılan yılların fotoğrafçılarından pek de farkı yok. Henüz kendisi ile tanışma fırsatını yakalayamamış olanlar fotoğraflarına bakıp ne demek istediğimi anlayabilirler.

Bir çoğunuzun duyduğunu tahmin ettiğim bir şey daha var bu sıralar gündemde: kendisi National Geographic dergisinin düzenlediği uluslararası bir yarışmanın insan kategorisinde birincilik ödülü aldı. Kimileri için sürpriz olan bu haber benim için yaklaşık iki yıldır beklenen bir şey idi açıkçası. "Erdal Kınacı'nın böylesine büyük bir yarışmada birinci olmasına çok şaşırdım" dersem ne kadar yalan söylemiş olursam yaklaşık olarak o kadar yalan söylemiş olurum "bu gelişmeye sevinmedim" dersem. Bendeniz -açizane bir şekilde-, bu gelişmeyi Erdal Kınacı için bir başlangıç olarak değerlendiriyor.

Ayrıca yine Meren kulunuz, bu günlüğün sahibi olan ve bu satırları yazan şahıs, Fotokritik'te Erdal Kınacı'dan şunları duymuş olmanın haklı gururunu yaşıyor, sizinle de paylaşmak istiyor:



Merhaba;
inbox unda fotokritik ile ilgili bir takım yazılar,yorumlar görmekten hoşlanmadığını biliyorum :) Bu siteye üye olduktan sonra garip davranış biçimleri sergiler olduğumu farkettim, bu nedenle belki de en doğrusunu yapıyorsun...

Seninle "yok yere" talihsiz yazışmalarımız oldu. Bir yandan sitede fotoğraflarını en beğendiğim kullanıcı sen iken öte yandan sana karşı tavır alıp kırıcı laflar etmek (karşılıklı :)) yukarıda bahsettiğim garip davranışlar için bir örnek...

Az önce de söylediğim gibi fotoğraflarını, tekniğini çok beğeniyorum, yorum yazdığım bu fotoğrafın ise gördüğüm en güzel fotoğraflardan biri...

Gerek klinikte gerek evde "fotoğraf nedir" sorusuna gösterdiğim ve "işte budur" dediğim bir fotoğrafı çeken insana bunları iletmek gerektiğini düşündüğümden bu satırları yazmak gereğini hissettim...

Selamlar
Erdal Kınacı


Erdal Kınacı'nın onca fotoğrafı dururken insanların "fotoğraf nedir" sorularına bir başkasının fotoğrafını göstererek yanıt verdiğini ulu-orta söyleyecek kadar mütevazi olması, onun ne yazık ki hiç bir zaman hak ettiklerinin tamamını alamayacak kadar büyük bir insan olduğunun ispatıdır benim nazarımda.

Ayrıca kendisinin çektiği ve Fotokritik'e yüklediği bir fotoğrafı altındaki tartışmaları okuduktan sonra kendimi yazmak zorunda hissettiğim ve aşağıda yer verdiğim yorum da bence Erdal Kınacı'nın nasıl bir halk insanı olduğunu, anlamamalarından ve yadırgamalarından korkmadan insanlarla bir arada olmayı tercih ettiğini gösterdiği gibi benim onun hakkındaki diğer bazı düşüncelerimi de ihtiva etmektedir:



Bir diğer Erdal Kınacı klasiği. Kompozisyonu ile, ışığı ile, estetiği ile fakat en çok da anlattıkları ile "beni Erdal Kınacı çekti" diye bağırıyor.

Öte yandan şu fotoğrafın belli bir yüzdesini kaplayan meme’ye ekstra bir ehemmiyet veren, ona yoğunlaşan ve bu fotoğrafı yadırgayan, "beklemezdim" diyen insanlar beni şaşırtmıyor. Siz bana az sonra söyleyeceğim şey için kızadurun, ben sessizce mırıldanayım: "sanat neyse ki her daim zamanının ötesinde kaldığına şahit olduğumuz bir şey, kendisini öyle kıymetlendiriyor meret"..

Benim gözümde "Kafama Vurdu" nasıl bir fotoğrafsa, "İbrahim" nasıl bir fotoğrafsa, "Bir teselli..." nasıl bir fotoğrafsa bu da öyle bir fotoğraf.

Erdal Kınacı’nın çektiği fotoğraflara bakıp, Erdal Kınacı’nın o fotoğrafları insanlar "ne cici teyze", "kadın ne komik ayol", "hanım koş adamın tipi çok enteresan", "nasıl buluyor bu insanları bu adam" desinler ya da "fotoğraflarını insanlar çok sevsinler" diye çektiğini sananlar elbet şaşırırlar bu fotoğrafı görünce.

Bu fotoğrafta meme görenleri eleştirmek istiyor canım. Fakat burası fotoğrafı eleştirme yeri. Bu yüzden eleştiremiyorum ağız tadı ile. Hem eleştirsem ne olacak, o da ayrı bir konu.

Neyse ki Erdal Kınacı büyük bir fotoğrafçı, hem insanlara ne görmek istediklerini bildiklerine dair güvenmesi gerekmediğini bilecek kadar hem de kimsenin yadırgamasını umursamayacak kadar deneyimli.

Bu yüzden O, kendi göstermek istediğini çekmeye devam edecek, ve biz de onun değerlerine, teorilerine, yargılarına, inandıklarına, savunduklarına, protesto ettiklerine, işaret ettiklerine, hatırlattıklarına, hatıralarına fotoğrafları ile açtığı pencerelerden şahitlik edeceğiz.

Bir amacı var, fotoğraf ile kuracağı cümleleri var; ne mutlu ona.

Bonus olarak da ne mutlu görmeyi bilene ve elbette ne mutlu anlamanın önemini anlayacak kadar anlamayı anlamış olana.


Selamlar.



Bir abi, bir dost, bir idol gibi bir şey, kısacası bir fenomendir benim gözümde bu günlük girdisinin başlığında ismi zikredilen şahıs.

Bir üst paragrafta yakıştırdığı sıfatları gördükten sonra objektifliğime ne kadar güvenirsiniz bilmiyorum fakat, mümkün olduğunca objektif bir değerlendirme ile Erdal Kınacı bence takip edilmesi, kıymetlendirilmesi gereken büyük bir fotoğrafçıdır (muhtmelen Türkiye'nin kimi "gerçek" fotoğrafçıları aksini ispatlamak için binbir bahane bulacak olsalar da, hakikaten öyledir).

David Burnett ile Tanışma...

Evet.

Bundan 1 yıl kadar önce World Press Photo tarafından seçilen yılın fotoğraflarını inceliyordum. Spor kategorisinde 2004 olimpiyatlarına ait portfoliosu ile birinciliği kazanan fotoğrafçı en az benim kadar Ali Işıngör ve Barış Metin'in de ilgisini çekmişti. Bu kişi bu fotoğrafları ile David Burnett idi.

(Eğer yukarıda bağlantısını verdiğim galerideki fotoğraflara baktı iseniz, fotoğraflardaki sıradışı geometrik distorsion sizin de ilginizi çekmiştir. O günlerde ben, bu bozulmanın nedeninin Pinhole tekniği olduğundan nerede ise emindim. Daha sorna Pinhole'a ayırdığım ciddi vakit bu fotoğrafların neden Pinhole ile çekilmiş olamayacağını net bir şekilde anlamama yardımcı oldu. Daha sonra da bu fotoğrafları çeken David Burnett'in aslında bunları -ve diğer çoğu çalışmasını- kendisinin modifiye ettiği Holga marka kameralar ile ortaya koyduğunu öğrendim)


Son aylarda David Burnett sadece tekniği ile değil aynı zamanda fotojurnalist kimliği ile de beni etkileyen bir fotoğrafçı olmaya başlamıştı. Ben de kendisinin New Orleans'ta National Geographic dergisinin önderliğinde gerçekleştirilen Aftermath isimli sergisini kaçırmadım (aslında bir arkadaşım [ki arkadaşım dediğim bu bayan rastlantı eseri eline geçen bir Leica M3'ü verip karşılığında dijital bir Canon fotoğraf makinesi almaya razı olmuş olan bir fotoğraf öğrencisidir] davetiye göndermese idi aslanlar gibi de kaçıracaktım, fakat olsun, mühim olan netice).

Elbette sergiden kendisi ile tanışmadan ayrılamazdım ve biraz da şansın yardımı ile de olsa süslü kokonaların ve fotoğraftan zerre kadar anlamayan sosyetiklerin arasından geçip- kendisi ile tanışma ve ayaküstü konuşma fırsatı yakalamayı başardım. Biraz konuşup Türk olduğumu öğrenince hemen "Ara Güler'i tanıyor musun?" dedi. "Elbette tanıyorum, tarihi nedenlerle saygı duyuyorum fakat çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim" dedim (Ali Işıngör'ün gözleri dolmuştur şimdi ;)). Biraz daha konuşmanın ardından "Neler yapıyorsun, ne yapmayı planlıyorsun fotoğraf ile ilgili?" anlamına gelen bir soru sordu. Ben de içimden "buna karar verme vaktim sanırım geldi de geçiyor değil mi David abi..." derken dışımdan da "şimdilik, hiç bir şey" dedim..

Pek güzel.

Sizinle son çektiğim fotoğrafı paylaşmak istiyorum.



Bu fotoğraf muhtemelen uzun bir süreliğine "çekip sizlerle paylaştığım" son fotoğraf olacak. Söz konusu "uzun bir süre" boyunca ben muhtemelen yukardaki gibi düşünüyor olacağım ve yeterince düşündükten sonra yine kuvvetle muhtemel daha önce çektiği fotoğrafları inkâr eden bir Meren göreceksiniz.

Kafamdaki tanımlar değiştikçe hedeflerimin değişmesinden daha doğal bir şey olamaz bence. Tek sorun ne için ne kadar geç kaldığımı bir türlü kestiremiyor olmam.

Fotojurnalizm, Bresson, Salgado, Capa...

"Fotoğraf" ile ilgili görüşlerim o kadar hızlı değişiyor ki.. Obsesif bir fotoğraf aşığı olarak olgunlaşma trendine girip girmediğimden dahi emin olamıyorum.

Bir yandan, sahip olduğu lensler dışında bir tane Nikkor 50mm f/1.4D bir tane de Sigma 10-20mm F4-5.6 lens sahibi olmadan kafasındaki fotoğrafları asla çekemeyeceğini düşünen, bir yandan da Leica fotoğraf makinelerine baktıkça kuzuların yeşil vadilere bakıp meeledikleri gibi meeleyen bir fotoğraf insanı olarak zaten "olgunlaşmışlık" ve "anlamışlık" olarak isimlendirebileceğimiz bir seviyeden bir kaç yüz fersah ötede olduğum su götürmez bir gerçek sanırım.

Asıl konuya girmeden önce size bir fotoğraf göstermek istiyorum, siz onu biraz izleyin, sonra devam edelim:



Bu günkü konumuz fotojurnalizm (ve konumuzun yukardaki fotoğraf ile ilgisi yok).

Fena halde kafamı kurcalayan ve muazzam saygı duyduğum insanlar tarafından icra edilen bir şeydir bu. Bu işi çok iyi yapan ve dünyaca meşhur isimler olan Sebastião Salgado (ki kendisi cici dostum gazeteci/yazar/tekne adamı Ali Işıngör'ü de fotoğraflamıştır), Henri Cartier-Bresson (ki kendisi modern fotojurnalizmin babasıdır), Robert Capa (ki kendisi savaşa dair çekilmiş en ünlü fotoğraflardan birisinin sahibidir) gibi insanlar hep beni işi gücü bırakıp fotoğraf makinemi aldığım gibi basıp gitme arzusu ile doldurmuşlardır.

Fotoğraf kategorizasyonu kolay bir mevzu değildir ve bir çok akademik öneri vardır bununla ilgili. Ben okuduğum her şeyin ardından fotoğrafı ikiye ayırıyorum kimi zaman. "Fotoğrafçı orada olmasa asla yaşanmayacak anların fotoğrafları" ve "fotoğrafçı orada olmasa da yaşanacak olan anların fotoğrafları". Kafanızda bir sürü soru işaretine dönüşen bu muallak ayrımın üzerine bir de şunu söylersem herhalde iyice saçmaladığımı düşüneceksiniz: "iyi fotojurnalistler onlar orada olmasalar da yaşanacak anları, sanki onlar orada olmasa yaşanmayacakmışçasına inanılmaz bir şekilde fotoğraflayabilenlerdir".

Photojournalism ve Magnum Photograpy mevzularına daha sonra yeniden döneceğiz. Hem de şu sıralar üzerinde çalıştığım ilk küçük fotojurnalistik projem biter bitmez :)

Geçenlerde New Orleans'taki bir fotoğraf buluşmasında Craig Mammano isimli bir fotoğrafçı ile tanıştım. Kendisi Seattle'dan eşi ile beraber karavanına atlayıp neredeyse bütün Amerika'yı dolaştıktan sonra gelip New Orleans'a yerleşmeye karar veren ve şu sıralar, yeni satın aldığı eski bir evi tamir edip Katrina Kasırgası sırasında gördüğü hasarın ardından "yaşanabilir" hale getirmeye çalışan bir fotojurnalist. Küçük Leica kamerası ile New York'ta yaptığı müthiş çalışmalarına ilerde bu günlükte yer vereceğim.

Hah, yukardaki fotoğraf.. Yukardaki fotoğrafa bakarken ne düşündünüz bilemiyorum. Fakat bu fotoğrafın "şu ana kadar çektiğim fotoğraflar arasında en beğendiğim" fotoğraf olduğunu söylesem ne düşünürdünüz, çok merak ediyorum..