"Işık, gölge, vesaire."

A. Murat Eren, eşi olan pek sayın Duygu hanımlar ile beraber New Orleans'ta yaşıyor. Internet'teki asıl evi burada. Görüntülemekte olduğunuz günlüğü ise fotoğraf başta olmak üzere mesleği ile doğrudan ilgili olmayan mevzular hakkında görüşlerini ve düşüncelerini yazmak için kullanıyor. Ah, yazmak demişken Meren aynı zamanda Moleschino.org yazar tayfasının bir parçası. Çok yönlü filan bir arkadaş yani (smiley).

Pardus! Hemen!

Get Firefox!

OpenOffice Kullan


Creative Commons License
Lübnan ile Dayanışma Sergisi

Lübnan'da yaşananlara tepki göstermek, eğer elinden gelirse biraz olsun yardım etmek isteyen bir grup fotoğrafsever Fotokritik'in bir forumunda ne yapılabileceklerini düşünürken içlerinden birisi, Birol Üzülmez, şunları söyledi:


Ortak sergi organize edelim. Herkesden 30x40 ebadında birer fotoğraf. 40x50 ebadında fotoblok ya da dukato üzerine yapıştırlmış olarak teslim edilsin. Camsız olsun sergileme kolaylığı olsun. Sergiden elde edilecek geliri gönderelim. Bence en anlamlısı bu olur. Bu iş için en uygun yer İstanbul. Önce İstanbuldan başlatalım.


Bu mesajın ardından konusu "Çocuk" olan ve Lübnan halkıyla dayanışma adına ve geliri Lübnan’a aktarılmak üzere bir sergi açma çalışmaları başladı. 45 günlük bir mesaj trafiğinin sonunda hayat bulan sergi bu gün, yani 30 Eylül Cumartesi günü İstanbul Taksim Metro Sergi Salonu'nda açıldı.

7 Ekim'e kadar da açık kalacak olan sergide 100 fotoğrafçının, 100 adet çocuk temalı fotoğrafını izleyebileceksiniz. İstanbul'da iseniz, bu sergiye en azından gidip bir uğrayın lütfen.

Ben de bu dayanışmaya, daha önce değerli dostum Oğuz Dinç'e ithaf ettiğim şu fotoğrafım ile destek olmaya karar verdim:



Elbette fotoğrafı bastırmam, sergi alanındaki görevlilere vaktinde ulaşması için kararlaştırılan yere vaktinde götürmem Amerika'da yaşadığım için mümkün değildi. Bu noktada imdadıma Handegül Koçak yetişti ve bu işlerin hepsini benim adıma halletti. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.

Öte yandan Faika Berat Pehlivan, serginin ilk gününün sonunda foruma şu mesajı gönderdi:


İlk günün satılan fotoğrafları...

A. Murat Eren
Rotha Karatay
Yasemin Turan
Yaban Türk
Ahmet Berber

Devamı yarın... :)


Serginin ilk gününde satılan ilk fotoğraflardan birisinin benim fotoğrafım olduğunu öğrendiğimde ilkel, ve şu anda utandığım bir sevinç duyduğumu da itiraf etmek istiyorum. Benim gözümde o sergiye giden hiç bir fotoğrafın bir diğerinden farkı yok, fakat bu gerçekten hoş bir sürpriz oldu.

En başta böyle anlamlı bir serginin açılması için emek harcayan, bunu bir fikir olmaktan çıkarıp gerçekleşmesine vesile olan herkese teşekkür ederim. Çok fazla isim var anılması gereken. Aklıma gelen ilk isimler Birol Üzülmez, Ümran Davran, Faika Berat Pehlivan, Ali Baydaş olsa da anmayı unuttuğum kişiler olduğuna şüphem yok. Ayrıca fotoğrafları ile katılan benim dışımdaki 99 fotoğrafçıya da yürekten teşekkür ediyorum.

Bence bu serginin duyurulmasına destek olun, insanların çabaları karşılık bulsun, tepkisini bu gibi alternatif yollarla ortaya koyan insanların sayısı Türkiye'de de artsın.


Sergi alanından bir fotoğraf ile bu günlük girdimiz burada bitsin:

Mississippi

Son zamanlarda fotoğraf paylaşım sitelerinin vurdumduymazlığından, adamsendeciliğinden ve yüzeyselliğinden çok bunalmış bir kaç arkadaş bir e-posta listesi açmaya karar verdik. Fotoğraf göndermek, fotoğraflar hakkında atıp tutmak, entel sohbetleri tabir edilebileceklerin de dahil olduğu çeşitli seviyelerde iletişim kurmak ve kaygısızca paylaşmak amacı ile. E-posta listemizin adı da pek afilli: Daguerreotype ;)

Ben de dün tam akşam üzeri tam olarak 29 55' 52.09" N 90 08' 06.83" W koordinatlarında, Mississippi kenarında fotoğraf makinem ile güneşin batışını seyrediyordum. Eve geldiğimde, çektiğim fotoğrafı Daguerreotype'a gönderdim:



Koray Löker'in değindiği bir nokta daha önce hayal meyal düşündüğüm bir şeyleri kafamda biraz daha toparlamama ve yazıvermeme vesile oldu. Burada da paylaşayım, Google arşivlesin, belki bir gün bir şeyler arayan birilerinin "hmmm" demesine vesile olur.


    Konu: [daguerreotype] Re: Mississippi..
    Gönderen: "A. Murat Eren"
    Alıcı: daguerreotype
    Tarih: Thu Sep 28 11:51:53 2006

  Hola,

On Thursday 28 September 2006 02:57, Koray Löker wrote:
> Senin kamuyla paylaştığın hiçbir fotoğrafında görmediğim kadar çok şey var
> fotoğrafın içinde... Gürültülü denebilecek cinsten... Deneme mi, öylesine
> çektin ben lüzumsuz fotokritikleşiyor muyum?

  Yok deneme değil, öylesine de çekmedim :) Yalnız harika bir tespit yapmışsın,
teşekkür ederim.

  Madem sormuş Koray, ben de bu gürültü mevzusu ile ilgili kendi fikirlerimi
unutmayayım diye yazmak istiyorum aklıma gelmişlerken*.

  Bence vizörden izlenen stream içinden aynayı kaldırmak yolu ile *seçilen* her
kare fotoğrafçının ahenk anlayışını barındırır öyle veya böyle (yog yeee).
Gürültü ile ne yapacağı da elbette fotoğrafçının seçimidir.. Bununla başa
çıkmak için hem optik hem de teknik (kompozisyon, kadraj gibi) bir
çok yol mevcut. Son zamanlarda benim yapmaya çalıştığım şey anlatım yükünü
optikten alıp daha çok tekniğe kaydırmak :)

  Bunu yapmaya çalışmamın iki sebebi var. Birincisi yeterince para ayırırsan bu
yükü optiğin her geçen gün daha iyi taşır, fakat tekniğin gelişmesini ve
oturmasını para ile satın alamazsın. İkincisi gürültü ile başa çıkmayı teknik
ile çözmüş kişilerin fotoğrafları benim hitap etmek istediğim insanlara daha
çok hitap ediyor bence.

  Bir konuyu kadraj içerisinde yaşatabilmek için bir çeşit izolasyon gerekli
muhakkak, en başta "geri kalan hiç bir şeyi kadraja almayarak" bir izolasyon
yaratıyoruz zaten çekerken. Bunun ötesinde bir fotoğrafın fotoğrafçının
istediği gibi görünmesi, onun istediğini göstermesi için perspektif, ışık, alan
derinliği gibi kavramlar var elde. Fakat hepsini bir kenara bırakırsak
izolasyon için en ilkel ve kullanımı en kolay yöntem fokal uzaklığı yüksek
tutmak. Mesela benim bir çok fotoğrafta yaptığım gibi 300mm. objektifi
makineye takıp dışarı fırlamak..

  Ben izolasyonu çok ilkel bir seviyeye düşürüp herkesin aniden sevebileceği ve
anlayabileceği kararlılıkta ve insanların bir bakışta bitirebileceği
sadelikte fotoğraflar çekmekten vaz geçtim artık (300mm. objektifim bir
kenarda tozlanıyor).

  Evet o fotoğraf gerçekten gürültülü. Merih var, Ay var, teller, direkler,
otlar, ağaç, nehir, bulutlar filan falan var. Elinde böyle geniş açı bir
objektif olunca bütün bunları bir gönlündeki gibi fotoğraf içerisine
yerleştirmek bu sırada da asıl konuyu unutmamak zorlaşıyor tabi. Bu fotoğrafı
çekmek için santimetre hesabı yapmam ve sırt üstü yere yatmam gerekti :)
Fakat her baktığımda daha çok beğeniyorum. Asıl güzel olanı sen de bir daha
bakarsan daha çok beğeneceksin :)

  Objektif karmaşasından kurtuldum, gürültüyü dışarda bırakmak yerine dize
getirmeye çalışıyorum işin özünde..

  Anlatabildim mi bilemiyorum..

  Bu arada aslında şu hayatta benim çekmeyi istediğim fotoğraflardan birisi
değil bu. Fakat sırf çekmeyi istediğim fotoğraflar etrafımda yok diye ketum
takılıp hiç bir şey çekmeden beklemekten de ayrıca sıkıldım.


> ışığın bol ola ;)

  Bilmukabele,
--

  * This "primitive ideas about photography" article is a stub. Probably you
can help people by expanding it.

- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -
 A. Murat Eren
 http://cekirdek.pardus.org.tr/~meren/
 Pub Key ID: 0x527D7293
 http://meren.org/
- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -


Öte yandan sessiz ve derinden ilerleyen "Fotoğrafı Anlamak" isimli projemizde hareketlenmeler başladı. Ali Baydaş "2 hafta sonra geliyorum" dedi, bu da demek oluyor ki 1 aya kadar yeni bir sürümümüzü yayınlamış olacağız.


Not: Daguerreotype ebediyen üyeliğe kapalı kalacak dahi olsa, ben arada bir varılan güzel tespitleri ve kimi düşünceleri günlüğümde yayınlarsam kimse kızmaz sanırım.

Afganistan'a Dönen Birisi: Zalmaï

Aperture'ün 184. sayısını okurken Zalmai isimli Afgan bir fotoğrafçının, "Afghanistan's Opium Wars" isimli çalışmasına rastladım. Zalmai fotoğrafları ile Afganistan'daki yoğun haşhaş tüketimini konu etmiş, fakat yaşlı, genç, kadın, çocuk demeksizin haşhaş içen insanların Zalmai tarafından çekilen fotoğraflarına bakarken, kendinizi karenin içindeki insanlar gibi hissetmeniz çok olası. Zalmai kesinlikle son zamanlarda gördüğüm en yetenekli fotoğrafçılardan birisi bana göre ışık ve kompozisyon konusunda.

Sizlere bu muhteşem serisinden bir iki fotoğrafının bağlantısını vermek üzere Zalmai'nin web sitesine koştum, mamafih bulamadım. Muhtemelen fotoğrafların yayınlandığı dergi halâ yayında olduğu için web sayfasında bahsettiğim seriye fotoğrafları koymamış; yine o seriden olan ve açıkçası diğerlerinin yanında bir miktar sönük kalan şu fotoğarf dışında:



Zalmai 1965 Kâbil doğumlu ve 15 yaşında iken Sovyet kuşatması altında olan Afganistan'dan sürülmüş ve gençlik yıllarını İsveç'de bir fotoğrafçılık öğrencisi olarak geçirmiş. Zalmai aslında siyah/beyaz çalışan bir fotoğrafçı, ülkesinin fotoğraflarını renkli filme çekmesi bir istisna.


Yukardaki ve aşağıdaki fotoğraflar da "Return, Afghanistan" isimli kitabından. Kitaptan bir kaç tane daha fotoğraf görmek isterseniz bağlantı burada.



Fakat bu kitabı edinmeyeceğim. Zalmai her ne kadar yıllardır savaşlar içinde perişanlık çekmiş Afganistan için halâ bir umut olduğunu ifade etmek için renkli fotoğraf çekiyorsa da benim sahip olmak istediğim kitabı Eclipse ;)

Elin oğlu neler yapıyor. Gel de sinir olma.

Fotokritik Sordu Meren Cevapladı

Geçen haftalardan birisinde Fotokritik isimli paylaşım sitesinin bünyesindeki fotoğrafçılar ile düzenli olarak yaptığı "Bizden Biri" söyleşilerinden 42.'sine konuk oldum. Yazışarak yapılan söyleşinin orjinali burada: http://www.fotokritik.com/forum/36738.

Fakat bir kopyası da burada dursun:

1) Sizce FotoKritik nedir?

Eski sayılabilecek üyelerden birisiyim. Bu yüzden Fotokritik ile ilgili tek ve geçerli bir tanım yapmak benim için çok zor. Tek cümle ile tanımlamam gerekse, politik ve kaçamak bir şekilde şöyle derdim sanırım: "Fotokritik farklı arayışlara farklı yanıtlar sunan bir görsel paylaşım sitesidir". Hayat görüşü, bilgi birikimi, deneyimi ve sanata olan ilgisi bağlamında çok geniş bir kullanıcı yelpazesine sahip olan Fotokritik’in tanımını ne kadar spesifik hale getirirsem o kadar yalan söylemiş olurum gibi hissediyorum. İlk sorudan terledim.


2) Fotoğrafa nasıl merak sardınız? Bizimle paylaşmak istediğiniz bir an var mı?

Küçüktüm, 5-6 yaşımdaydım. O zamanlar yurtdışında çalışmak, bir mühendis için şu anda olduğundan daha fazlasını vaad ediyordu muhtemelen, babam da Arabistan’a gitmişti çalışmak için. Kendisi ile uzun yıllar ayrı kalmamıza sebep olan yurtdışı macerası sona erip Türkiye’ye döndüğünde ikimiz beraber Artvin’e gittik. Dönerken yanında getirdiği Canon AE-1 ile tanışmam da o Artvin seyahatine denk gelir. Artvin’i bilenler, ne kadar müthiş bir doğal güzelliğe sahip olduğunu bilirler. Babam da insanların, nehirlerin, evlerin, köprü ve kiliselerin şimdi düşündüğümde kompozisyon ve ışık açısndan hiç de ümit vaad etmediğine inandığım fotoğraflarını çekiyordu devamlı. Benim de, bu cihazın vizöründen bakıldığın zaman "görülen her şey arasından herhangi birisini" göze kestirip, sağ elin işaret parmağına denk gelen bir çıkıntı yardımı ile bu anların bazılarının ölümsüzleştirilebildiğini keşfetmem tabii pek vakit almadı. Fakat babam ya onca yılın ardından bana güvenini kaybettiği için ya da fotoğraf makinesini çok sevdiği için pek izin vermezdi oynamama. Kendisine o fotoğraf makinesine ne kadar aşık olduğumu söyleyebilmeyi isterdim.

Artvin’in benim gibi küçük bir çocuğu dahi etkilemeyi başaracak kadar ihtişamlı olan doğasının bir parçasını yaşadığım şehir olan ve o dönemler her kış kalorifer dairesi dumanları ile korku filmi setine dönen Ankara’ya götürme arzumdan mı, yoksa yıllardır görmediğim ve dönerken bana hediye olarak bir hesap makinesi bir de oyucak limuzin getirmiş olan bu değişik adamın severek yaptığı bir şeylerle ilgilenirsem beni daha çok seveceği ihtimaline olan inancımdan mı bilmem, fotoğraf fena halde içime işledi. Geçen yıllarda da fotoğraf denen mevzu ile aramda az şiddetli obsesif kompulsif bir ilişki, fotoğraf makineleri ile aramda da orta şiddetli platonik bir aşk hasıl oldu üzerinize afiyet. Sonra bir gün, bir üstteki paragraftan 16-17 yıl sonra fotoğraf makinesi sahibi oluverdim.

Küçüklüğümden beri fotoğraflar çekerdim kendi kendime. Fakat bu işi gerçekten yapabilen ilk makineme çok geç sahip oldum, 3-4 yıldır fotoğraf çekiyorum. Halâ bu işin zerre kadar hakkını veremediğimi, her şeyi ardımda bırakıp yola çıkmazsam da yapamayacağımı düşünürüm arada bir, kimi zaman ortaya çıkan ve beni tüm ideallerimden vazgeçirecek kadar kuvvetli hissedilen bir gücü vardır fotoğrafın içimde.

Ayrıca beni kendisine aşık eden ve çok uzun yıllar boyunca hayalini kurduğum Canon yerine, Nikon ile hayatımı birleştirmeye karar vermiş olmam da şu hayatta yaptığım en güzel fake’lerden birisidir kanımca. Bir de Nikon SP ve Leica M3 Ss sahibi olmadan rahat edemeyeceğimi ve sonumun o kameralar ile çalışmaya başlamak olduğunu, artık biliyorum.


3) FotoKritik ile nasıl tanıştnız? Fotoğraf çalışmalarınız için FotoKritikten önce FotoKritikten sonra diyebiliyor musunuz?

Bir gün bir arkadaşım "şu adreste seninle ilgili bir haber var, belki görmek istersin" içerikli bir e-posta attı. E-postada verdiği bağlantı daha önce adını duymadığım "Fotokritik" isimli bir web sitesinin forumlarına gidiyordu. Orada, Penguin takma adlı bir kullanıcı "usefilm.com’da A. Murat Eren isimli bir Türk var ve çalışmalarını çok beğenerek takip ediyorum" içerikli bir mesaj atmış ve bir bağlantı vermişti. Bu tip onurlandırmalara alışık olmayan bir kişi olarak UseFilm defterini tamamen kapatıp, pılımı pırtımı toplayıp Fotokritik’e gelmiştim.

Fotoğraf çalışmalarıma Fotokritik’in bir katkısı olmadı, hiç bir paylaşım sitesinin olmadı. Fakat Fotokritik beni fotoğraf ile ilgili bazı değerleri sorgulamaya itti.

Örneğin sitenin kullanıcılarının ciddi bir kesiminin fotoğraflar ile ilgili yaptıkları yorumları okudukça "bu kadar insanın ortak yaptığı bir hata olmalı" diye düşündüm, sırf bu hatanın ne olduğunu anlamak ve hata olduğuna inandığım bu şeyi yapmamak için kendime fotoğraf çerçevesinde ele alınabilecek değerler ile ilgili çeşitli "neden" ve "nasıl" soruları sordum. Bunları kendime sordukça fotoğraf konusundaki cehaletimin boyutlarını fark etmeye başladım. Araştırdım, izledim, anlamaya gayret ettim, anladığım kadarını kimin ne kadarını anlayacağını pek umursamadan insanlara anlatmaya çalıştım, onlara anlatmaya çalıştıkça bazı şeyleri daha iyi anladım hem fotoğraf hem de insanlar ile ilgili.

Belki de en önemlisi fotoğraftan ziyade bir hayat deneyimi olarak, bu kadar güzel bir siteyi harika bir kritik ve paylaşım ortamı olarak görmek yerine her gün fotoğraf gönderilmesi gereken bir yer, tabiri caiz ise bir savaş alanı olarak gören insanların bu davranışlarını tetikleyen psikolojiyi biraz olsun anladım. Bu kadar mühim bir katkının üzerine, bir de Fotokritik’te bir çok "güzel insan" ile tanıştım, bir çok "güzel fotoğraf" izledim, kimi zaman çizmeyi aşıp aklımca insanlara yardım etmeye çalıştım, çoğunlukla da yapılması gerektiğine inandığım şeyi yapıp kötü olduğunu düşündüğüm şeye kötü olduğunu düşündüğümü söylemeye çalıştım.

Açıkçası Fotokritik’te çok eğlendim. Tüm bu söylediklerimden sonra -çok afedersiniz- şutlanmazsam, ilerde de hep beraber eğlenmeye devam edeceğiz diye tahmin ve ümit ediyorum.

Fotokritik fotoğraf çalışmalarıma olan katkıları ile değerlendirdiğim bir yer değil. Fotoğraf çalışmalarımı sadece kendi kendime çalışarak geliştirebilirdim, fakat Fotokritik kendi kendime varamayacağım başka noktalarda yol almama yardım etti. Hayat kesinlikle sürprizlerle dolu.


4) Fotoğraflarınızın başkaları tarafından değerlendirilmesi sizin için ne anlam ifade ediyor?

Çoğunlukla, başkalarının değerlendirmeleri ile bu işin olmayacağını ifade ediyor. İnsanların sözlerine kıymet vermek gerekiğini fakat fazla da ciddiye almanın, hele fotoğraf gibi bir konuda, yanlış bir karar olacağını hatırlatıyor. Fotoğraflarımın başkaları tarafından değerlendirilmesi, insanın kendi kendisinin yargıcı ve eleştirmeni olması gerektiğini, kendisi beğendikten sonra kimsenin beğenmemesinin hiç bir önemi olmadığını yürekten hissedecek kadar kendisi tanıması gerektiğini hatırlatıyor. Başkalarının doğrularına, yanlışlarına, beğenilerine, düşüncelerine, tekniklerine, telkinlerirne, tenkitlerine fazla kulak asmayacak kadar ukala olmadığı taktirde, insanın kendi özünün arzuladığı sanatı ortaya koyabilecek yalnızlığa asla ulaşamayacağını hissettiriyor. Kimi zaman gotoğraflarımın başkaları tarafından değerlendirilmesi bir fotoğraf insanı olarak insanlardan ne kadar uzak, insanlara ne kadar yakın olduğumu muhakeme etmemi sağlıyor.

Öte yandan fotoğraflarım üzerinde "kafa yorulması", onların "okunmaya çalışılması" gerçekten hoşuma gidiyor. Fakat bu pek sık tecrübe ettiğim bir şey değil.


5) FotoKritikde fotoğraflarından ve/veya tarzından etkilendiginiz biri var mı? Fotoğraflar sizi neden bu derece etkiliyor?

Bir kaç kişi var. Onlar ile aynı sitede olmaktan gurur duyuyorum. Bu kişilerin hepsini saymak yerine ikinci aklıma geleni söylemek istiyorum: Anushka / Anıl Gürten (http://www.fotokritik.com/profil.php?id=18785).

Bence Anıl Gürten’in fotoğraflarında ilgi beklemeyen, kendisi ile barışmış ve bu yüzden kolay kolay iyileştirilemez sükûn bir hüzün var.

Bir şekilde herkesin etrafından dolaştığı, sahibi belli olmayan, yerine getirilmemiş modern bir sorumluluk var sanki içlerinde. Fotokritik’te yer alan portfolyoları arasında özellikle "Merdivenler", "Kalabalıklar" ve "Sevdiğim Duvarlar" içindeki fotoğraflardan bir sergisi olsa idi, ben sergi afişinin altına bir yere "Kim olduğu belli olmayan insanların, nerede olduğu mühim olmayan merdivenleri nasıl inip çıktığına, kimi anlamsız ve yalnız boşlukları nasıl doldurduğuna dair bir şehir hikayesi" yazmayı isterdim.

Kendisini bir açıdan (sadece bir açıdan) Larry Clark’a benzetiyorum. Larry Clark Amerika’nın orta kesimlerindeki uyuşturucu bağımlısı gençleri 1963 ve 1974 yılları arasında fotoğraflamış ve bunu bir kitaba dönüştürmüş bir sanatçı. Kendisinden sonra bu tip üzücü hikayeleri anlatan fotoğrafçıların sayısında bir patlama olmuş. Fakat onun kitabını elinize aldığınızda onun farkını fark ediyorsunuz. Oradaki fotoğraflar "oo aman allahım", "ayyy şuna bak iğneyi nasıl sokmuş" diye şaşırdığınız, tepki gösterdiğiniz fotoğraflar değil. Daha çok o fotoğraflar, gerçeği sessizce kabul ettiğiniz, içinizi bir hüznün ve üzüntünün kapladığı fakat tepki vermediğiniz, sadece "anlaşılması gerekeni anladığınız" fotoğraflar. Bu fotoğrafların böyle olmasının sebebi Larry Clark’ın da fotoğrafladığı uyuşturucu bağımlılarından birisi olması. Bu yüzden baktığı ve gördüğü şeyler bu kadar "içten".

İşte tam bu noktada ben aynı şeyin Anıl Hanım için de geçerli olduğuna inanıyorum. O da kendisini çekiyor: içinde kendisinin olmadığı karelerle kendisini çeken fotoğrafçının etkileyici olmaması gibi bir olasılık söz konusu dahi olamaz bana göre.


6) Fotokritikte en çok etkilendiğiniz fotoğraf (ya da fotoğraflar) hangisi? Üzerinde konuaşbilir miyiz?

"En çok etkilendiğim fotoğraf bu" diyebileceğimi sanmıyorum. Fakat aklıma gelen bir kaç tanesini paylaşmak isterim:

Gerçekten en çok etkilendiğim fotoğraflardan birisi bu: http://www.fotokritik.com/248685. Altında zaten eleştirim var, fakat bu fotoğraf insanların nasıl da dar bir çerçeveden bakabildiklerinin bir göstergesi idi benim için (sayfayı -2’ler ile dolduranların bir kısmı, hatta neredeyse çoğu ağır eleştirilerini silmişler). İnsanlar fotoğrafları dini görüşleri ile, "toplumsal ahlak" dedikleri ve aslında hiç kimse için, hele sanatçı için hiç bir bağlayıcılığı olmayan kurallar çerçevesinde, tamamen kendilerine ait olan ve sadece onları bağlayan doğrular ve yanlışlar ile değerlendirip "bu yanlış! bunu yapamazsın!" diyebiliyorlar. Halbuki bu öyle bir şey değil. Ne olduğunu anlatması zor, fakat öyle bir şey değil işte. Bilmeyenden değil, bilmediğinin farkında olmayandan korkuyorum ben. Fotoğraf Bumin Kağan Yıldırım’a ait.

Diğeri bir fotoğraf bu: http://www.fotokritik.com/122900 altında zaten uzun sayılabilecek bir eleştirim var. Erdal Kınacı’ya ait.

Bir diğeri ise bu: http://www.fotokritik.com/259268 neden etklilediğini söylemek istemiyorum. Zaten buna pek gerek de yok sanırım. Özcan Çeltikli’ye ait.


7) Sizce fotoğrafa dijital müdahale fotoğrafın değerini düşürür mü?

Açıkçası bu biraz müdahale eden kişiye bağlı bence. Kimi zaman insanlar müdahale etmeden de fotoğrafın değerini düşürebiliyorlar :)

Benim gözümde fotoğrafın tanımı şundan ibaret: "ışıkla yazım".

Fotoğraf, üzerine ışığın etkilerinin var olmaya devam ettiği herhangi bir şey olabilir. Bir fotokopi makinesi, bir scanner (tarayıcı) ya da bir röntgen makinesi ile de fotoğraf çekebilirsiniz bence. Zira bu noktada ’ışığın etkisinin bir yüzey üzerinde saklanması’ sürecine bir sınır çizmek kimsenin haddi olmadığı gibi anlamlı bir sınır çizilmesi de bence mümkün değildir. Dolayısıyla benim düşünceme göre kavram/ürün olarak "fotoğraf", optik düzeneklerin, ışığa duyarlı kimyasal yüzeylerin ya da ışık sensörlerinin oluşturduğu düzeneklerin üzerinde bir şeydir ve tanımı, kullanılan araçlar ile sınırlandırılamaz. Kullanılan araçların içerisine dijital müdahale uygulamalarını da koyabilirsiniz, karanlık oda içerisinde kullanılan kimyasalları da.

"Karanlık odada yapılan müdahaleler dijital uygulama başında yapılan müdahalelerden daha etik ve fotoğraf ile daha barışık" diyen insanlar ile karşılaştım. Benim bakış açıma göre o cümle ile şu cümle arasında formal bir fark yok: "Eskiden insanlar işlerine yürüyerek gidiyorlardı, şimdi araba çıktı ve araba ile gidiyorlar, bence yürüyerek gitmek işe gitmek eylemi ile daha barışık ve daha etik". Yöntemlere takılıp kalıyor ve bir üst seviyedeki gerçeklere ve güzelliklere hiç erişemiyoruz diye düşünüyorum bazen, üzülüyorum.


8) Hep çekmeyi hayal ettiğiniz bir fotoğraf var mı?

Çekmeyi hayal ettiğim tek bir fotoğraf yok, fakat yazmayı hayal ettiğim bir photo essay var. Fakat bunu yapmaya ömrümün yeteceğini zannetmiyorum. Yine de başarırsam, bir şekilde haberiniz olur zaten.


9) Yakın çevrenizde fotoğraf çekmeyen insanların sizin bu tutkunuza (ilgi alanınıza) yaklaşımı nasıl?

Genelde "hocam bu işten çok sağlam para yaparız" şeklinde yaklaşıyorlar. Fakat benim bu konudaki obsesifliğimi ve fotoğraf konusuna olan saygımı fark edenler, fotoğraf konusundaki düşüncelerimle beni baş başa bırakmanın daha yerinde bir tercih olduğunu düşünüyor "ne hali varsa görsün" diyorlar, ya da "bu adam fotoğraf işinden para filan yapamaz" diyerek ümitlerini başka bahara saklıyorlar gibime geliyor. Tamamen uyduruyor da olabilirim.

Ara Güler'i Sevmiyorum

Bir ara yazacaktım bu yazıyı, zira uzun süredir aklımda idi. Polemik yaratmaktan ziyade artık içimde kalmasın dediğim düşüncelerimi paylaşmak için yazdığım bir yazı bu, o kadar.

Ara Güler'i bilmeyen, ne büyük fotoğrafçı olduğunu duymayan kaldı mı bilmiyorum. Kalmamış olmasını dilerim.

Türkiye'de yetişmiş ve adını dünyaya duyurmuş nadir fotoğrafçılardan birisidir kendisi. David Burnett ile tanıştığımda adamın sorduğu ilk şey şu olmuştu: "Ara Güler'i biliyorum Türkiye'den, sen Ara Güler'i tanıyor musun?". Başka fotoğrafçılardan da adını çok kereler duydum, insan seviniyor tabi ilkel bir güdü ile Türkiye'den birisinin adının yaptıkları ile buralara kadar gelmiş olmasından.

Fakat sırf ortaya harika eserler çıkarmış birisi olduğu için bir insanı sevmek bana nasıl ki anlamsız geliyorsa sırf harika eserler ortaya çıkardığı için her dediğini doğru sanmak o kadar mantıksız geliyor.

Son zamanlarda insanların ağzından söylediklerini daha bir sıkça duyar olduğum ve "bir araştırayım, neler demiş gerçekten bakalım" dediğim Ara Güler, orada-burada sarf ettiği sözleri ile kendisine karşı hissettiğim nötr durumu "bir saniye yahu, özür dilerim lâkin bu beyefendi alenen saçmalıyor" noktasına getirmiştir.

Örneğin bakınırken sözleri hakkında, kendisinin çok talihsiz bir şekilde "Sanatçı olmanın en kolay yolu fotoğrafçı olmaktır. Sıkıysa müzisyen ol!" dediğine şahit oldum bir röportajda. Gerçekten hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim genç bir fotoğrafçı olarak. Bir fotoğrafçı, öyle böyle de değil yılların fotoğrafçısı nasıl olur da "fotoğrafçı" olmak ile "sanatçı" olmak arasında bu kadar sığ ve anlamsız bir bağlantı kurabilir, aklım almıyor. Bir fotoğraf makinesi ile fotoğrafçılık yapmak ne kadar kolay bir yolu ise sanatçı olmanın, bir müzik enstrümanı satın alarak da o kadar müzisyen olabilir insan...

Ayrıca arada bir insanların Ara Güler'i referans göstererek "Fotoğraf sanat değildir ki" dediklerine de şahit oluyordum. Nereden geliyor bunun aslı diye bakmaya karar verdim. Sanırım Aramis Kalay ile yapmış olduğu ve bir günlük gazetede yayınlanan bir ropörtajına rastladım Internet'te. Ara Güler'in verdiği yanıtı okurken tüylerim diken diken oldu:


- Siz "fotoğraf sanat değildir" diyorsunuz, nedir sizce fotoğraf?

- Bu kadar küçük bir şey sanat olmaz. İki adamı yanyana koydum, ben onları çektim biraz da estetik kattım diyelim... Bu sanat olur mu? Sanatçı Mozart'dır, Bethooven'dir, Picasso'dur. Bunların yaptığı sanattır, sanat bir mesaj verir.



İnanılır şey değil. Verdiği yanıt Ara Güler'in sanat hakkındaki derin düşüncelerine ışık tutuyor; yaptığı bence tam anlamı ile cehalet ve cesaret dolu bir açıklama. Kendisinin söylediklerini okuyan birisi de estetiğin böyle fotoğrafın içine "katılacak", "çıkartılacak" filan bir şey olduğunu, iki adamı yanyana koyarak sanat yapılamayacağını, fotoğrafın küçük bir şey olduğunu filan sanır. Zaten belki biraz da Ara Güler yüzünden, Fotokritik gibi paylaşım siteleri başkalarının fotoğraflarına bakıp ağız dolusu ile "estetik yok burada", "sanatsal bir tarafı yok" demeyi iş sanan fotoğraf acizleri ile dolu.

"Sanat bir mesaj verir, fotoğraf sanat değildir" diyor Ara Güler. Bir saniye lütfen. Salvador Dali'nin tablolarına bakıp hiç bir şey anlamayan insanlar Dali'nin eserleri bir mesaj veremediği için mi yoksa onlar mesajı alamadıkları için mi anlamıyorlar? "Onlar" mesajı "alamadıkları" için anlamıyorlar değil mi? Çünkü mesaj verilen bir şey değil, alınan bir şeydir beyim. Benim için şaşırtıcı olan şeylerden bir diğeri de bunca yıl 'fotoğraf'tan hiç bir mesaj alamamış birisinin, fotoğraf hakkındaki sözlerini onbinlere ulaştıracak bir noktaya gelmiş olmasıdır. Tamam, hoşgelmiş, "fakat bu kadar büyük insanlar da bu kadar içi boş beyanlarda bulunmamalılar" diyesim geliyor, fakat acıdır ki bu da bizim coğrafyanın bir geleneği.


Kendisinin çok mütevazi olduğu, her fırsatta "ben sanatçı değilim, ben sadece gördüğümü çekiyorum" dediği de dilden dile dolaşır. Birisi yaptığı şeyin sanat olmadığını iddia ediyorsa, ona "hayır dur, sen sanat yapıyorsun" denmez elbette. Öte yandan unutmamak gerekir: fazla tevazunun yarısı kibirdendir. Ara Güler'in durumu da biraz bununla ilgili bence.

Ara Güler'in Magnum Photos vasıtasıyla tanışmış olduğu Henri Cartier Bresson da sadece gördüğünü çekerdi, tam olarak tarihe tanıklık eden bir fotojournalist idi o da. Fakat göğsünü gere gere "ben bir sanatçıyım ve yaptığım şeyi de sanat olarak görüyorum" demişti. Bresson'u sadece çektiği fotoğraflara bakıp sevmek ona haksızlık olur. Fotoğraflarını okuduğunuz gibi kitaplarını, ropörtajlarını okumanız gerekir. Çünkü onları okuduğunuzda anlarsınız Bresson'un neden Bresson olduğunu ve neden bu kadar sevildiğini.

Geçen haftasonu New Orleans Museum of Art'ta sergilenen Yosemite serisini izlediğmi meşhur Amerikalı fotoğrafçı Ansel Adams, Ara Güler'in fotoropörtaj yaptığı meşhur fotoğraçılardan birisi. Müzedeki serginin girişinde yer alan otobiyografisinde Ansel Adams, kendisini Yosemite Milli Parkı'na aşık olmuş bir sanatçı olarak gördüğünü söylüyordu. Fotoğraflar açıkça gösteriyordu ki Ansel Adams'ın yaptığı şey sadece Yosemite'e gidip "gördüğünü çekmekmiş".

Öte yandan bu gün Liu Zheng'in "The Chinese" isimli kitabını okuyordum. Kendisi Çinli bir fotojournalist. 7 yıl boyunca bir Hasselblad kamera ile Çin topraklarında dolaşıp geriye ülkesini anlatan 120 siyah beyaz fotoğaf ile dönmüş. Bir tanesi de bu örneğin:



Fotoğraflar gayet doğrudan, gerçeğin ta kendisini işaret eden ve belgeleyen fotoğraflar. Zheng'in fotoğraflarında genel olarak gördüğünüz şey Çin'in mutsuz, bitkin ve depresif insanları, mekânları ile ilgili gerçekler, gerçeği yansıtmaktan fazlasını yapmayan kareler, Ara Güler'in deyimi ile Zheng de "gördüğünü çekmiş", bunu kendisi de kitabında aynen bu şekilde ifade ediyor. Öte yandan kitap içerisinde bir yerde kendisine sorulan soruya da şöyle yanıt veriyor:


- Sizi Çin'in sadece çirkin ve çarpıcı taraflarını göstermek ile suçlayan Çinli eleştirmenlere nasıl yanıt veriyorsunuz?

- Açıkçası bir sanatçı olarak eserlerim ile hiç ilgisi olmadığını düşündüğüm bu suçlamalara bir yanıt vermek gibi bir kaygım yok. Amacım kendi eserlerim ile deneylerime devam etmek. Elbette kendi sanatsal araştırmalarımı daha da geliştirmek için büyük bir yoğunlıkla ve nerede ise obsesif bir şekilde çalışmam gerekecek. Elbette devam edeceğim, bu benim stilim ve bu benim yapmaktan mutlu olduğum şey.



Ara Güler'in tüm sözlerini derleyip toparladığımda görebiliyorum ki, ona göre ne Henri Cartier Bresson sanatçı, ne Liu Zheng sanatçı, ne Ansel Adams sanatçı ne de bu kişilerin çektikleri fotoğraflar sanat eseri. Düşündürücü olduğu kadar hayal kırıklığı ve üzüntü de yaratan bir yaklaşım bence.

Yıllardır fotoğraf ile iç içe olan bir insanın gördüğü onca şeyden sonra bu kadar patavatsız cümleleri ardı ardına kurabiliyor olması için sadece düşüncesiz ya da sadece dikkatsiz olması bence yeterli olamaz. Bu konularda bu kadar sığ düşünebilmek için gereken şey olan cehalete, bunları bu şeklide söylemek için gereken şey olan cesarete de sahip olmalı insan.

Mesela aşağıdaki cümlelerin hepsi Ara Güler'e aittir. Okurken, bu cümlelerin Türkiye'nin en büyük fotoğraf isminin ağzından çıkmış olduğunu düşünün:


Fotograf niye sanat değildir. Çünkü hakikatın parçasınını yakalayan bir şeydir. Hakikat olduğu için fotograf mevcuttur

Aslında ben her zaman söylüyorum. Fotograf o kadar mühim bir şeydir ki... Yani sanat olsa da, olmasa da...

Sanat olmasına lüzum yoktur fotografın. Fotograf tarih olayıdır. Tarihi zaptediyorsun. Bir makina ile tarihi durduruyorsun.

Biz tarihçiyiz, aslında tarih yazıyoruz. Görsel tarih yazıyoruz. Devir görsellik devridir. Yazı edebiyat devri bitmiştir

Öyle karanlık oda numaraları yapan herifleri de ... Bütün bunlar aslında fotografın mikroplarıdır.



Ara Güler, sözleri onbinlere yüzbinlere ulaşsın istememiştir belki. Sadece fotoğrafları ile tanınsın ve anılsın istemiş olabilir kendisi, bilemiyorum. Fakat gerçekten böyle olması gerektiği ortada olduğu halde bunu başaramamış olduğu da bir gerçektir böyle olmasın istemişse bile.

Ara Güler muhakkak saygın bir fotoğrafçıdır, buna bir itirazım olmaz. Eminim harika bir insandır da (kendisini tanıyan en az 4-5 arkadaşım var ve hepsinden Ara Güler hakkında harika şeyler duydum).

Fakat bana göre Ara Güler fotoğraf konusunda ne vizyonu, ne felsefesi, ne de karizması ile takip edilecek bir insan değildir.. Fotoğrafları izlenmelidir, daha sonra tekrar izlemek için bir kenara konulmalıdır. O kadar.

Gay Pride 2006, New Orleans



Wikipedia says: "The gay pride or simply pride campaign of the gay rights movement has three main premises: that people should be proud of what they are, that sexual diversity is a gift, and that sexual orientation and gender identity are inherent and cannot be intentionally altered. Marches celebrating Pride (pride parades) are celebrated worldwide".