"Işık, gölge, vesaire."

A. Murat Eren, eşi olan pek sayın Duygu hanımlar ile beraber New Orleans'ta yaşıyor. Internet'teki asıl evi burada. Görüntülemekte olduğunuz günlüğü ise fotoğraf başta olmak üzere mesleği ile doğrudan ilgili olmayan mevzular hakkında görüşlerini ve düşüncelerini yazmak için kullanıyor. Ah, yazmak demişken Meren aynı zamanda Moleschino.org yazar tayfasının bir parçası. Çok yönlü filan bir arkadaş yani (smiley).

Pardus! Hemen!

Get Firefox!

OpenOffice Kullan


Creative Commons License
Audobon Zoo

Hayvanat bahçelerini oldum olası sevmedim.

Aklı başında herhangi bir kimsenin de, -bu güne kadar yapmamış dahi olsa- üzerinde biraz düşündüğünde sevebilecek bir şey bulabileceğini zannetmiyorum.

Bundan 50 yıl önce belki insanlar hayvanları bu şekilde alıkoymak için şu gün koşulları ile kıyaslandığında mantıklı bir takım gerekçelere sahiplerdi. Fakat iletişimin geldiği nokta itibarı ile bir hayvanat bahçesinin kolayca sahip olamayacağı hayvanları bile doğal ortamlarında izleyebiliyor, haklarında hayvanat bahçelerinde kafeslerin yanında yazan bilgilendirme küpürlerinin verebileceğinden daha fazlasını öğrenebiliyoruz. Ne çocuklara hayvan sevgisi aşılamak için, ne de egzotik hayvanları tanımak için hayvanat bahçelerine ihtiyaç var. Hayvanat bahçelerinin varlığını anlamlı kılabilecek tek şey onların bir rehabilitasyon merkezi ve doğal hayatı koruma adına nesli tehlikede olan canlıları korumak olabileceğine inanıyorum.

Öte yandan bu tip bir tesisin finansmanını sağlamak için yine hayvanları kafese koyup insanların ziyaret etmesini beklemek gerekliliği ve aksi muhtemel bir olasılıkta yeterince kâr getirmeyeceği için ticari iştirakçilerin böyle bir merkez inşasına hiç bulaşmayacakları ihtimali de dünyanın en yayılmacı ve saygısız canlısı olan insanoğlunun bir ayıbı olarak ilkokul kitaplarında dahi okutulmalı bence.

Bir dönem TÜBİTAK'ta hayvanat bahçelerinin modernizasyonu için bir projeye girişen, Kardak krizine ve tarih boyunca bize yaptıkları türlü terbiyesizliğe rağmen Yunanistan'a, Aigina Adası'na gidip EKPAZ'da yabani kuşların rehabilitasyonu ve doğaya yeniden kazandırılması için gönüllü olarak çalışan ve bir Panter Emel kadar olmasa da hayvan sevgisi yüzünden çekmediği kalmamış kıymetli biyolog eşimin de bu düşüncelerimin şekillenmesinde payı büyüktür.

Bu haftasonu onun teklifi ile Audobon Zoo'ya gittik. En son hayvanat bahçesi görüşümün üzerinden takriben 20 yıl geçti. Beni en son Arif Eniştem götürmüştü bir hayvanat bahçesine.

Arif Enişte demişken kendisinden biraz bahsetmek istedim şimdi. Arif Eniştem ile tanışıklığımın sebebi kendisinin Annem vesilesi ile Teyze-Yeğen statüsünde tanıyor olduğum Saadet Teyzemin eşi olması idi. Saadet Teyzenin aklımda kalan en ciddi karakteristiği sertliği idi. Kendisi kesinlikle şişman, açık sözlü, hem tatlı hem de ürkütücü bir elektrik alınabilen dağ gibi İzmir cadalozlarından birisiydi. Arif Enişte ise eve geldiğinde çocuklar için şeker getiren, çocuklar şekerleri yerken de krem rengi Anadol marka pikapını satıp dört kapılı kahverengi bir Renault aldığında nasıl da hep beraber gezip dolaşacağımızı anlatan, bıyıklı tatlı bir elektrik ustası idi hatırladığım kadarı ile (o günleri bu kadar az hatırlıyor olmamın kimin kabahati olduğunu bilmiyorum). Kendisi teyzemin aksine, sakin, tığ gibi, kara-kuru uzun boylu bir adamdı.

Zamanında anneannemden ve kıymetli annemden duyduğuma göre, teyzem ile evlenmeden önce mahallenin kök söktüren serserilerinden birisi olan nezaret kuşu bıçkın Arif Eniştesi, deli gibi aşık olduğu ve bir şekilde evlenmeyi başardığı teyzem tarafından kısa bir süre içerisinde dize getirilmiş, sürekli dayak tehtidi altında varlık göstermeye çalışan azılı bir kılıbık statüsüne hızla terfi ettirilmişti. Çeşitli şekillerde her birimizin kafasında bir karikatürü olan "baskın kadın/ezilen erkek" modunu çok başarılı bir şekilde icra eden bir çiftti bu kimseler uzun lafın kısası. O zamanlar herkesin onlar hakkında bildiği, fakat kimsenin dile getirmediği tek büyük sorunları çocuklarının olmuyor oluşu idi.

Teyzemin sertliği, eniştemin yumuşaklığı ve çocuklara olan aşkı bu şekilde açıklanıyordu. Çocuktum tabi, basmıyordu kafam o zamanlar. İnsanlar bu tip derin konulara girince benim içimde hemen anneanemin bahçesine çıkıp dedemin evinin önündeki incir ağacında görmeyeli bir gelişme var mı diye bir kontrol etme arzusu hasıl oluveriyordu üzerinize afiyet (Anneanemin bahçesinde dedemin evinin ne gezdiği ise ayrı bir mevzudur. Her neyse).

İşte bu Arif Enişte bir gün beni sürekli söz verdiği hayvanat bahçesine götürmüştü İzmir'de. 5 yaşında filandım sanırım. Belki herkesle sizli bizli, formal bir şekilde konuşan bir çocuk olduğumdan ötürü bana duyulan sempati yüzünden, belki de sık sık kaybolma konusunda gösterdiğim başarılara artık bir dur denmesi gerektiğine dair inancı yüzünden, şampiyon olmuş takımın teknik direktörü edası ile Arif Eniştenin omuzlarında hayvan kardeşlerimizi tek tek ziyaret ediyorduk o sıcak İzmir günü. Derken aslanların kafesinin önüne geldik. Hayvanlar gergin bir şekilde kafesin içinde dört dönüyorlardı. Aslanların olduğu kafesin önünde yaşanan şu monolog, yıllar boyunca adımın hemen ardından hatırlanan bir monolog'um olarak anılmıştır anneannem ve teyzelerim arasında:

- Arif Enişte, beni hayvanat bahçesine getirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Çok güzel çünkü.
- (O sırada aslandan bir kükreme sesi gelir)
- Peki artık eve dönebilir miyiz lütfen? Anneannem merak ediyordur eminim.


Evet. Hayvanat bahçelerini sevemeyişimin ardında "hayvan sevgisi", "her canlının özgürlüğüne olan inanç" gibi felsefik temeller dışında böylesine güçlü bir pratik sebebin yatıyor oluşu ilerde beni bir Panter Emel yapar mı bilemiyorum (yapmasın).

Arif Eniştem ile ilgili "birlikte yaşadığımız bir şey" olarak hafızamda yer eden tek paylaşım bu hayvanat bahçesi ziyareti oldu. Bu olay yaşandıktan çok kısa bir süre sonra Saadet teyzemin kanser olduğunu öğrendiğimi, bir kanser olayını insanların neden bu kadar büyüttüğünü ise kısa bir süre sonra teyzemin öldüğünü öğrenince anladığımı hatırlıyorum. Kısa bir süre sonra Arif Eniştemin teyzemin bir fotoğrafını büyütüp evlerinin salon duvarını onunla kapladığını öğrendim. Sonra ten rengi Anadol'unu sonunda satıp, mavi bir mobilet aldığını, evden pek çıkmadığını ve her gün salonda teyzemin o fotoğrafı karşısında içki içtiğini, derbeder bir insan olduğunu öğrendim. Bu olayı da insanların neden bu kadar büyüttüğünü anlamamıştım. Bu mobilet mevzusu yüzünden kendi adıma çok darılmıştım Arif Enişteme. Fakat Arif Enişte de teyzemin ölümünden tam 3 ay sonra öldü. Teyzemin yanına gömdüler. İşte zaman çok üzüldüm. O zaman ne Anadol'un, ne Renault'un bir kıymeti kaldı, üzüntüm yüzünden dargınlığımı da unuttum. Ben o kadar küçükken beni bu kadar üzdüğü için çok istirham ediyorum kendisine.

Evet..

Audobon Zoo diyordum. Giderken yanıma fotoğraf makinemi de aldım. Belirgin bir niyetim yoktu başta. Fakat hayvanları gördükçe aklıma bir proje geldi. Hayvanat bahçelerinin eğlenceli mizacına pek uymayan ve bana bütün bu konseptin hüzünlü tarafını yansıtacak bir fotoğraf projesi.. Bir kaç fotoğraf çektim. Daha sonra tekrar gidip daha ciddi şekilde gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Çektiğim fotoğrafları da şuraya koydum, bundan sonra çekeceklerimi de oraya ekleyeceğim: http://meren.org/gallery/audobon zoo/

Ben hayvanat bahçelerinde hayvanlara bakarken yapılan güzel şeylerin tümünü unutup onların sıkılmışlıklarını, gerginliklerini ve bıkkınlıklarını görüyorum. Çünkü ne yazık ki yapılan güzel şeyler de yine insanların yaptığı kötü şeyleri düzeltmek için yapılıyor oluyorlar. Dolayısıyla hayvanlar için yapılan çalışmaları zaten geç kalınmış bir özür olarak görmekten kendimi alamıyorum.

Roland Barthes: Punctum - Studium...

Bu yazının konusu Fransız bir felsefeci, düşünce adamı, yazar ve edebiyat kritikçisi olan ve ben doğmadan 3 gün önce hayata gözlerini yuman Roland Barthes ve onun fotoğraf üzerine iki kavramı olan Punctum ve Studium olsun.

Barthes'in semiology alanında yaptığı çalışmalar ve ortaya koyduğu düşünceler de, bu alanda çalışma yapan en önemli isimlerden birisi olarak hatırlamasına neden olmuş. Onun semiology ile ilgili çalışmalarına yer veremeyecek olsam da aslında yukarıda adı geçen iki kavram onun bu konudaki düşüncelerinin ve görüşlerinin bizi, yani fotoğraf ile ilgili sadece çekmek ya da sadece hakkında konuşmaktan fazlasını yapmaktan keyif alanları ilgilendiren sonuçlarından birisidir.

Semiology (göstergebilim), işaretler ve semboller üzerine yoğunlaşmış çalışma alanıdır. Bu alanda, işaretler ve sembollerin belirli işaret sistemleri içerisinde nasıl alt anlamları işaret ettiklerine dair çalışmalar yapılır, anlamın nasıl inşa edildiği ve nasıl idrak edildiği incelenir diyebiliriz. Gerçekten engin bir konudur ve insanın işaretler ve semboller altında düşünce inşa süreçlerini aydınlatmak gibi ütopik bir amacı kendisine yakıştıran insanların omuzları üstünde yükselmektedir.

Bu arada düşünce demişken, ben kulunuzun düşünce ile ilgili düşüncelerini yazdığı şu yazısına isterseniz bir göz atabilrsiniz. Okuyun diye demiyorum, bir ara orada yazanları fotoğraf ile harmanlayıp Barthes imitasyonu bir insan kesilecek ve bu konuda bir şeyler karalayacak bir insan olarak haber vereyim, kaynak göstereyim dedim ;)


Barthes'in 1980 yılında yazmış olduğu, içinde Punctum ve Studium kavramları ortaya attığı Camera Lucida isimli 120 sayfalık küçük kitabı halâ, akademik çevrelerce fotoğraf teorisi ve fotoğraf kritiği konularında yapılmış yüzyılın en önemli çalışmalardan birisi olarak değerlendiriliyor.

Konumuzla ilgisi olmayan fakat bu yoğunlukta bir ilgiye maruz kalmış bir diğer kitap ise Susan Sontag isimli deli bir ablamızın 1977 yılında yazdığı On Photography isimli kitap. Henüz okumadım, fakat çok fazla tartışılan bir kitap. Kimilerinin "fotoğrafa yapılan büyük bir hakaret" dedikleri bu kitap için kimi başkalarının "fotoğrafın mihenk taşlarından birisi" dediğine şahit oldum. Susan Sontag kesinlikle ilgiyi hak ediyor benim gözümde, bizi ilgilendiren kitabını okuduktan sonra bir yorum yazarım, fakat bu hanımefendinin diğer kitaplarının adına bakınca insan nasıl bir düşünce insanı ile karşı karşıya olduğunu kolayca anlayabiliyor: "Illness as Metaphor", "AIDS and Its Metaphors", "Regarding the Pain of Others" .. Gel de hastası olma. Her neyse, hala takip eden varsa konumuza dönelim.

Barthes bir fotoğrafçı olmadığı gibi fotoğraf konusunda teknik bir birikime de sahip birisi olmamış hiç bir zaman. Camera Lucida'da da, tamamen kendi kişisel bakış açısı ile fotoğrafın ne olduğunu ve kendisine hissettirdiğini tartışarak irdeler. Fakat bu durum, fotoğraf teorisine kazandırdığı iki kavram ile fotoğraf üzerine çalışan insanların kafasını karıştırmaya ve onları derinlemesine etkilemesine engel olmaz. Meşhur bir söz vardır, "Suyu kim icad etti bilmiyorum, fakat balıklar olmadığına eminim" diye. Her neyse. Kitap bir çok kişinin tekrar ettiği üzere her fotoğraf insanının okuması gereken bir kitaptır.

Kimilerinizin "hocam bu yazının amacı kitabın reklamını mı yapmak yoksa şu lanet olası Punctum ile Stadyum'dan mı bahsetmek allansen?" diyerek huysuzlandığını tahmin ettiğimden dolayı konuya giriyorum. Önce Studium ve Punctum'un neler olduğunu tanımlayayım, sonra ne yapacağımı düşünürüm.

Öncelikle Barthes'e göre Punctum ve Studium fotoğraf içerisinde aynı anda bulunan, fakat birbirlerinden tamamen bağımsız ve birbirlerine uzak iki kavramdır.

Studium, fotoğraf içerisinde hangi anlamların yer aldığını anlama, anlamlar arasındaki benzerlikleri ve ilişkileri araştırıp onları kendi bakış açımıza göre değerlendirip fotoğrafı anlamlandırma isteğimizden dolayı hemen hemen her fotoğrafa gösterebileceğimiz ilgiyi anlatır. Yani Studium, inceleme, irdeleme, yorumlama, kafa yorma ve bunların ardından elde edilenler sonucunda fotoğraftaki bir şeye ilgi duymayı, fotoğrafa anlam kazandırma sürecini ifade eder. Studium, fotoğrafın semiolojik (göstergebilimsel) bir incelemesini, fotoğraf içerisindeki simgeler ve semboller ile anlamlar arasında analojiler kurmaya dayalı fikir yürütmeyi kapsar. Örneğin bir fotoğrafın incelenmesi sonucu bulunan her türlü politik, kültürel, tarihi, estetik ya da teknik anlam ve bunlara istinaden yapılan yorum Studium kapsamındadır ve fotoğrafa verilen her türlü tepkinin temelinde "daha önceki bilgilere dayalı anlam bindirme" olayı yatar. Fotoğrafçı ile fotoğraf izleyicisi aynı paydada buluşabilir. Fotoğrafçının fotoğrafa dahil ettiği mesaj izleyici tarafından hemen ve doğru şekilde ortaya çıkarılabilir ya da bunun gerçekleşmesini hızlandırmak için ek bir açıklama ya da spesifik bir bilgi sahibi olmak gerekiyor da olabilir.

Punctum, ise fotoğrafın içerisinden beklenmedik şekilde çıkan ve aniden kişiselleştirilen anlamdır. Barhes Punctum'dan fotoğrafın içinden çıkıp sizi delip geçen anlam olarak bahseder. Bu anlamı barındıran obje fotoğraftaki herhangi bir şey olabileceği gibi bir fotoğraf içinde bu anlamı izleyiciye veren hiç bir şey de olmayabilir. Punctum tamamen kişisel ve açıklanamasına gerek olmayan bir etkidir. Punctum'u analiz edip etkinin sebebini anlamaya çalışmak zaten Studium'a girmeye başlar. Punctum izleyiciyi delip geçen bir esrardır, bir nevi fotoğrafın büyüsüdür. Punctum bence fotoğrafın içerisine gizlenmiş, geldiğini gördüğünüzde çok geç kaldığınız bir yumruktur, bu yumruğu size patlatan fotoğrafların ise sizin için yeri ayrıdır. Punctum tamamen izleyiciye özel bir şey olduğu için bir fotoğraf içerisinde onun varlığı fotoğrafçının insiyatifi dahilinde değildir. Punctum izleyici için sarsıcıdır, fakat bir fotoğrafı sevmek için içinde Punctum ile karşılaşmış olmak gerekmez.

Şimdi bir kaç örnek vermeye çalışacağım.

Örneğin aşağıdaki fotoğrafı inceleyeip, altında yazan görüşleri ortaya çıkarmak Studium'a doğru bir örnektir (Fotoğraf Erdal Kınacı'ya, naçizane yorum bendenize ait, bu fotoğrafı çok çok beğenmeme rağmen benim Punctum olarak tabir edebileceğim bir şey yoktu içerisinde):



"Fotoğrafın başköşesinde oturan çocuğun, Rönesans dönemi sanat eserleri içerisinde -Hristiyan’lar için ayrı bir önemi bulunan şarabın özü olması nedeni ile de- kendine sıkça yer bulan üzüm meyvesini tutuyor oluşu ve bir heykeli andıran aristokrat estetiği ile, mütevazi üst başı ve sakinlerinden birisi olduğu, samimiyet ve misafirperverliğin simgesi Anadolu evi arasında etkileyici bir kontrast söz konusu. Bize "Sanat için sanat" anlayışını anımsatan bu dönemin değer gören simgelerinden birisi olan üzümün yenmiş ve çöplerinin beyhude şekilde ortalığa saçılmış olması da ayrı bir espiri.

Ayrıca bu ironiye dayalı çocuk karakterinin, Mısır tanrıçalarınca güzelliğin, asaletin ve özgürlüğün simgesi haline getirilmiş ve uzun yıllar boyu saygı görmüş olan, Hristiyanlığın yayılmaya başlaması ile beraber ise uğursuz olduğu ortaya atılan kara kedilerden birisine sahip olması ve onunla aynı evi paylaşması da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı"


Öte yandan aşağıdaki fotoğrafta benim için bir Punctum mevcuttur ve o da sol üst köşedeki ağaçtır (Bu güzel Haydarpaşa Tren Garı fotoğrafı A. Selman Nur'a ait). Elbette Barthes'in Camera Lucida'da bir hata olduğunu itiraf etmesine rağmen yapmaya çalıştığı gibi bu ağacın benim üzerimdeki Punctum etkisinin nedenlerini irdelemeye çalışmayacağım :)



Söylenecek pek çok şey olmasına rağmen yazıyı daha fazla uzatmamak adına burada kesiyorum, belki daha sonra bu konunun devamı niteliğinde bir şeyler karalayabilrim.