Meren’in -özet- Fotoğraf Tarihçesi ve 50mm. Lensin Önemi
23/04/2008, 19:22
Bir süredir güzelim Nikon D200 gövdemi satıp, üstüne biraz para koyup yeni bir fotoğraf makinesi alma planları yapıyordum. Bir türlü uygun bir alıcı bulamadım ve en sonunda bu sevdadan nitelikli bir kararla vazgeçmeye karar verdim. Bazılarınız bu yazıda bu nitelikli kararın gerekçesini okurken bazılarınız da bir kaç saniye önce bu sayfayı terk etmiş olacak. Hayat ne garip.
Yoğunluktan fotoğraf çekmeye eskisi kadar vakit ayıramayan bendeniz, araçları amaçlardan daha fazla sevmeye başlayan tüketim toplumunun bir bireyi gibi hareket etmeye başlamış olduğu ihtimalinden çekinmeye başlamıştı. Bir nevi kendi ruh sağlığımın selameti için bağrıma taş basmaya karar verdim ve tüm insanlığa haykırdım: “Satmıyorum D200′ümü, mis gibi fotoğraflar çekeceğim bu makine ile” (kimsenin duyduğunu tahmin etmediğim bu haykırış esnasında muhtemelen Cine 5′in yeni olduğu dönemde sürekli Show TV’de reklamı yapılan ve içerisinde muhtemelen ayıp sahneler bulunan “Nefes Nefese” isimli filmin VTR’sinde ellerini semaya açan adama benziyordum).
Ekipman kalitesi insanın icra ettiği işi muhakkak etkiliyor. Fotoğrafa ilk başladığımda Kodak DX4330 model bir fotoğraf makinem vardı. O makine ile çektiğim bazı fotoğrafları halâ çok beğeniyorum. Aşağıda bir tanesi var:

Geçmiş zaman, unuttum, fakat o makine ile çektiğim fotoğrafları başkaları da beğeniyordu ki beni birileri Sony DSC F717 almaya ikna etmişti. Gelecek vaat eden bir fotoğraf insanı olarak daha iyilerine layıktım onlara göre. Büyük zorluklarla sonunda aldım bu Sony’yi (gelecek vaat eden bir fotoğraf insanı olarak bu makineye layık olsam da onu kolayca almaya layık değildim, biraz sürünmeliydim). Kodak’ın ardından bu makineye geçmek eşekten inip ata binmeye tekabül ediyordu tam anlamı ile. Daha kaliteli fotoğraflar, daha canlı renkler, vs. vs. Öte yandan bu geçiş, çektiğim fotoğraflara ve benim fotoğraf anlayışıma ne katmıştı pek emin olamıyordum. Bir kere, artık daha önce Kodak’ın teknik kısıtlarından ötürü çekmeye alıştığım siyah beyaz ağırlıklı ve anlatım açısından yoğun fotoğraflar Sony’nin getirdiği özgürlük nedeni ile yerlerini canlı gün batımlarına, sokak fotoğraflarına filan bırakmıştı. Aşağıda bir tanesi var:

Diğer taraftan Sony ile çektiğim fotoğrafları daha geniş kitleler beğenmeye başlamıştı. İtalya’dan, Fransa’dan, Amerika’dan arkadaşlar edinmeye başlamıştım. Hepsi de bana neden DSLR bir makine kullanmadığımı soruyorlardı. Ne de olsa biraz daha sürünerek dijital bir SLR kamera sahibi olmam işten bile değildi. O günlerde Türkiye dolaylarında ikamet eden gençlerin mottosu -muhtemelen bu günlerde de olduğu gibi- “Yeterince sürünürsek hayatta istediğimiz her şeyi elde edebilir, yeteri kadar telkin edilirsek hayatta bir sürü şey isteyebiliriz” idi. En sonunda o sıralar pek popüler olan Nikon D70 sahibi olmayı kafaya koydum ve elimdeki Sony’yi bir kaç günde sattım. Fakat o esnada bu Nikon D70 macerası ile ilgili henüz bilmediğim üç kritik şey vardı:
- Nikon D70 almak için bu paranın üzerine yeterli parayı koymam bir yıldan uzun sürecekti ve ben fotoğraf makinesi olmayan bir fotoğraf aşığı olarak acılar içerisinde kendimi son zamanlarda boşladığım müziğe verip onlarca konser verecek, elektrik basımı sırtıma alıp şehir şehir gezecektim.
- Nikon D70 almanın işin yarısı olduğunu, sırada lens parası biriktirme süreci sürüncemelerinin olduğunu öğrenecektim.
- Aldığım Nikon D70′i bir süre kullandıktan sonra kendisini -bunlar olurken henüz tanımıyor olduğum- Duygu isimli bir bağyana verip yeni bir makine alacaktım (ve bunlar olurken pek aklımda olmayan bir işe kalkışıp Duygu kişisi ile aslında kısa bir süre önce evlenmiş filan olacaktım).
Her neyse. Nikon D70′e sonunda sahip olduğumda Sony ile yakaladığım performansı ve rahatlığı bu SLR ile yakalamam biraz zaman aldı. Yine, Kodak – Sony geçişinde olduğu gibi bu geçişin fotoğraf ile ilgili vizyonuma pozitif bir katkısı olup olmadığından emin değildim. Fakat bir süre sonra beğendiğim fotoğraflar çekmeye başladım. Bir tanesi aşağıda:

Nikon D70′imi Duygu‘ya vermeme sebep olan şey ise piyasaya bir süre önce çıkmış olan Nikon D200, yani şu anda kullanmakta olduğum makinem idi. Yine öncekilere benzer bir tıkanıklık ve fotoğraf çekememe süreci yaşadım. Yine bu değişikliğin bana ne kattığından emin olamadım. Yine öncekilerden bir şekilde farklı, yine beğendiğim fotoğraflar çektim. Ve yine bir tanesini aşağıya koyuyorum:

Ve şimdi de D200′ümü satmaya çalışıyordum. Neyse ki satamadım. Bu vesileyle durup az önce okuduğunuz şeyleri düşündüm..
Değiştirdiğim onca fotoğraf makinesi tüketim toplumunun saygın bir bireyi olmayı garantilemem ve bu düzendeki yerimi sağlamlaştırmam dışında bana ne katmıştı? Biraz zorlanarak da olsa yanıtın “hiç bir şey” olduğunu gördüm. Elbette her makine ile sensör kalitesi, baskı çözünürlüğü gibi önemsiz şeyler dışında değişen bir şeyler de vardı ve bu da benim vizyonumdu aslında. Sahip olduğum ve bir öncekinden daha iyi olan her makine vizyonumu daha öncekinden daha iyi olacağı garanti olmayan bir yönde, çektiğim fotoğrafları daha öncekilerden daha çok beğeneceğim garanti olmayan bir şekilde değiştirdi. Ekipman önemli idi, fakat o kadar da önemli değildi aslında. Kıt olmasına rağmen bize kadar ulaşmayı başarmış o meşhur analoji bir kere daha kafamızı emme basma tulumba gibi sallamamıza sebep oluyordu, “daha iyi daktilo ile daha iyi yazar olunmuyordu”. Daha iyi daktilo ile daha hızlı yazılabiliyordu, hatta yerine bir bilgisayar konuluyor baskı dizgi işleri ile uğraşanların imanı gevretilmiyordu, vesaire. Fakat yazar yazarlığına pek bir şey katmıyordu fani şeylerin yanında.
Ben de tüm geçmişimi cezalamak ve ciddi bir sorun çıkarmadığı sürece hiç bir şekilde değiştirmemeye karar verdiğim Nikon D200′ümü daha çok sevmek için 50mm. f:1/1.8 bir lens aldım. Hepinizin huzurlarında kendimi tebrik ederken buraya kadar okuyanlarınızın gözlerinden öpüyor, bu yazıya bir Google araması ile ulaşacak ve aradığını bulamayacak olanlardan şimdiden özür diliyorum.



May 5th, 2008 at 14:13
Sadece body mi vardı, neden variable bir lens almadın?
May 5th, 2008 at 14:14
söylemeyi unuttum, ben en çok ilk fotoyu beğendim:)
May 5th, 2008 at 14:54
“Sadece body mi vardı, neden variable bir lens almadın?“
Başka lenslerim zaten hali hazırda vardı (bir adet 10-20mm Sigma, bir adet 17-70mm Nikkor).
Değişken odak uzaklıklı, yani zoom’lu lensler avantajlı görünseler de lensin içerisindeki hareketli parça sayısı azaldıkça diyafram, yani lensin içerisinden makineye ulaşabilecek ışık miktarının maksimumu ve minimumunu belirleyen kısım daha büyük olabiliyor (lensten makineye daha çık ışık ulaşabiliyor). Örneğin bu lensin diyaframı 1:1.8; bu hem az ışıklı ortamlarda daha rahat fotoğraf çekmeye hem de -istenirse- alan derinliği çok düşük fotoğraflar çekebilmeye olanak sağlıyor (alan derinliği de şu fotoğraf içerisinde bazı objelerin net olup diğerlerinin flu olması hadisesi, ne kadarlık kısmın net olacağı direk diyafram ile ilgili bir şey).
Ayrıca diyafram dışında, lens içerisindeki hareketli parçaların sayısı azaldıkça lensin optik olarak mükemmele yaklaşması da daha kolay oluyor.
Bir de bu arkadaşın fiyatı çok uygundu, ne zamandır da aklımda idi. Özetle “Madem bir şey almaya bu kadar heveslendim, lens alayım oturayım aşağıya” dedim.
“söylemeyi unuttum, ben en çok ilk fotoyu beğendim:)“
Her birinin arkasında bir hikaye olduğundan ben hepsini ayrı ayrı seviyorum, fakat evet, ilk fotoğrafın benim için de yeri ayrı :) İsmi de “Comfortably Numb” kendisinin.
Selamlar,
Saygılar.
May 10th, 2008 at 16:37
Hikayenin yeni bir alış veriş ile sonlanmış olması manidar. Özellikle de yorumunuzdaki “ne zamandır aklımdaydı” cümlesi.
İyi çalışmalar.
May 10th, 2008 at 19:00
Lens başka, onu bir kere alıp ömür boyu kullanıyorsunuz :)
May 12th, 2008 at 04:43
Keyifle okudum yazinizi. Ne zamandir bende icten ice, kendi kendimle ayni tartismayi yapiyorum. Sizinle paralel dusuncelerle yine kendimi ikna ediyorum. Bu sayede yalniz olmadigimi anlayip daha bi rahatladim. Selamlar…
Ozgur Tekinsen.
June 25th, 2008 at 11:04
50mm f/1.4 daha da iyidir.
insan gözünün odak uzaklığına en yakın lens değil mi zaten bu?
September 1st, 2008 at 06:53
f/1.4 veya (varsa) 1.2 alsaydin daha keyifli olurdu. 50 mm cok keyifli bir objektiftir, filmli makinamda (Canon A1) sürekli o takili durur. Gördügünü cekersin, göremedigini makina da göremez. Isik aynaya gözüne dolar gibi dolar, “ben böyle görüyorum ama acep film ne der?” diye düsünmeye gerek kalmaz. Bu sözlerimin arasinda “daha iyi makina neden daha iyi fotograf demek degildir?” sorusunun cevabi da var sanirim. Makina umdugunu degil gördügünü ceker. Gördügümüzü degistirmek de kendimizi degistirmeye bagli bir sey, makinayi degistirmeye degil. :)
February 28th, 2009 at 13:55
foto essay hakkında bilgi verebilirmisiniz acaba?hocamız bununla ilgili bir ödev verdi sizin sitenizi önerdi bu konu için sizi tanıyormuş.ama ödevime yardımcı olabilecek bişey bulamadım.teşekkürler…
February 28th, 2009 at 17:46
Gizem,
http://www.meren.org/blog/2006/08/photo-essay-nedir/ adresindeki yazıyı okumak isteyebilirsin.
Ayrıca http://www.meren.org/blog/category/photo-essay/ adresinde benim yazdıklarımın bir listesine ulaşabilirsin. Tam olarak ne aradığını bilmediğim için iki bağlantıyı da vereyim dedim.
Selamlar.
June 18th, 2009 at 04:43
Aslında düşünce olarak katıldığım ama şu 2 yıldır biraz uzaklaştığım konuya biraz vurgu yapınca farkettim ki devamlı daha iyisini alma isteğimin önüne gecemiyormuşum. Aslında Olympus c-725zu (modelin ismini duyan sanki uzay aracı, mekiği sanır) ile o kadar iyi kareler cekmiştimki. Sadece teknik açıdan zayıftı.
Ve ben onu bile aşıyordum. zor koşullardı benim için.
Ve yine farkettimki koşullar zor ve çetin oldukça benim için yaratıcılık o zaman başlıyordu (mutlaka birçok kişi için de böyledir) Zor koşullarda daha yaratıcı olmak konusunda ciddi bir bilimsel araştırma getirecek deneyimler yaşıyorum, belki yaşıyoruz. Kaybedecek birşeyin olmaması belki de, daha fazla risk alabiliyorsun… bilemedim şimdi.
Bu fotoğrafları o zaman çekmiştim
http://www.gaxxi.com/fotoritim/fotoritim/gorsel/dosya/1185922509sina-demiral-banner.jpg
http://www.maxionline.net/istanbulgeceleri/200×150/gece_sina_kizkulesi_200×150.jpg
teknik açıdan o kadar kısıtlı idi ki, gece cekimi için yanıp tutuşuyordum ama en fazla 8 sn pozlayabiliyordu :)) ve pozlama sonrası böyle 1000lerce ölü piksel oluyordu. Tek tek temizlemeye çalıştığımı hatırlıyorum (ikinci fotoğraf kız kulesi)
Bu arada daha sık yazı yazmanı istiyoruz. Öğlen yemeğe çıkmadan bir adet meren iyi geliyor ruhen bünyeye.
June 18th, 2009 at 12:17
İnsanı, “yaratıcılığı” değil de “ekipmanı” kısıtladığında durum daha bir heyecanlı oluyor (diğer türlüsü de ekipmanın her türlüsüne parayı basıp, yaratıcılığın sınırları ile tanışmak olabilir, ki hiç keyifli olacağını sanmıyorum :p).
Olympus c-725 ile de sürdürebilirmişsin her şeyi, fakat o makine senin yapmak istediklerin için değilmiş. O değişiklik bence yerinde olmuş ama insan bir yerden sonra dur demeli kendisine :)
Ben de daha çok yazmayı istiyorum (iltifat için çok da teşekkür ederim), fakat iş güç fırsat vermiyor. Keşke tek işim fotoğraf çekmek ve fotoğrafla ilgili yazmak olsa (belki ilerde o da olur, kim bilir).
Sevgi, selam.
August 12th, 2009 at 04:26
Şimdi d300 kullanıyorsun, noldu d200 e merak ettim.
August 12th, 2009 at 09:31
D200′ü satmaya çalışmayı bırakıp uzun süre kullandım, sonra bu D200 için geri çeviremeyeceğim bir teklif alınca sattım ama ;) Üzerine de D300 aldım.
September 22nd, 2009 at 22:46
Bir soru da ben sorayim; peki neden Full Frame almiyorsun? 50mm carpan marpan derken oluyor 80mm nerdeyse. Ben de bunu merak ettim ( bloguna yazicam deyip de bu konuya bu yorumla geldim ya allah tepemden baksin ahaha)
September 22nd, 2009 at 23:00
Aslında full-frame almama sebeplerim zaman içerisinde değişti, başta teknoloji yetersizdi, sonra maddi durumum yetersiz kaldı, en son alabileceğim seviyeye inmişti, fakat biraz araştırmadan sonra çok akıl kârı olmadığını fark ettim.
Full-frame aldığımda elimdeki lenslerden sadece bir tanesini full-frame ile kullanabilecektim. Geri kalan lenslerimin hepsi DX olduğu için değiştirmek zorunda kalacaktım. Öte yandan orta ve üzeri kalitedeki full-frame lensler çok pahalılar. Kendimi kötü ve sınırlı lenslerle ile full-frame batağına sokmaktansa iyi ve geniş bir lens yelpazesi ile DX kalırım diye düşündüm :) Profesyonel olsam, fotoğrafı bir meslek olarak icra ediyor olsam bir full-frame makine alırdım D300′ümün yanına.
Selamlar.
PS: ne yazacaktın blog’a merak ettim, onu da yaz ;)
October 22nd, 2009 at 17:50
Tebrikler kardeşim sende benim gibi ekipman birikltirme yerine fotoğraf üretmeye yönelmişsin…
Nikon d200 fiyatına göre en iyi performansı veren makina önemli olan makina ile hava atmak değil fotoğraflarınla ön plana çıkmaktır…
Bir işi yapmadan önce bana kimse nasıl makinan var diyi sormuyor sen ne yaptın diyi sormakta ve ne yapabilirsin…
Senin tavsiyen üzerine en yakında 85.f1,8 alıcam zoom var ama asla sabit objektif gibi olmamakta…
Şans seninle olsun…
December 9th, 2009 at 00:50
Biz de en yakın arkadaşımla eskiden fotoğraf çekme seansları düzenlerdik (hatta o aralar kendimizi video vs olaylarına da adamıştık her neyse). Ancak elimizdeki makina o kadar kötüydü ki yani compact makinaların en kötüsüydü herhalde, bir türlü istediğimiz teknik kaliteyi yakalayamıyorduk. Ne güzel demişsiniz “İnsanı, “yaratıcılığı” değil de “ekipmanı” kısıtladığında durum daha bir heyecanlı oluyor” diye sevgili Meren… Bir yıl sonra az biraz ekipmankolik olan babacığımın da iyice sıkıştırmasıyla bir D80 edindik (tabi kendisi aldı yine ben değil=)). Benden hemen sonra da arkadaşıma geldi aynısından bir kit. Efenim sonra bizde bu seanslar bitiverdi. Artık biz de “herkes de fotoğrafçı oldu yeaa” diye gezen ama tek kare fotoğraf çekmeyen “salatalıklar” olmuştuk. Nasıl olsa makinelerimiz var ooh diye saldık(nasıl bir mantıksa artık bu). Arkadaşım o şekilde kaldı. Ben ise 13 yaşındayken küçük Agfa Silette’m ile hevesle çektiğim fotoğrafları bile çekemediğimi farkettim. Değişme kararı aldım =)
Şimdi ise kendimi ekipmandan çekip fotoğrafa verdim; bakıyorum, görüyorum, izliyorum, okuyorum.
Yorumun sonu yazının sonu gibi olacak ama ben de bugün Nikon 50 mm f/1.4 lens aldım. =)))
March 2nd, 2010 at 18:28
Teknik imkan kısıtlı olduğunda yaratıcılığın körüklendiğine kesinlikle katılıyorum, benim de fuji S5600üm vardı.
Öyle ki en uzun odağında ve en açık diyaframında bile arka plan benim istediğim kadar flu olmuyordu (bunda 1/2,5″ (yani hap kadar) sensörün rolü büyük). Bu sebeple arka plan ayarlama ve seçme konularında kendimi öyle zorladığımı hatırlıyorum ki artık bi DSLR alsam diye parasız 3 yıl geçirdim.
Şimdi D90′ım var ama şimdi kameranın güzelliğine kapılmaktan çektiğim fotoğraflara aynı özeni göstermediğimi farkettim. ama bunu farketmem çok kolay oldu çünkü D90 almadan Meren Bey’in yazılarını okumuştum :D
Yine bu sebeple ilk işim 18-105 kit lensimin yanına 50mm f:1.8 almak oldu, ve şimdi kendimi bu yeni ve -eskisine göre- kocaman kameraya sığacak kadar genişletmeye çalışıyorum :)