Avrupa’da 3800Km – Bölüm 1 (San Sebastian).

Duygu ile beraber 3 hafta süren Fransa-İspanya gezimizden yeni döndük. Her şey Duygu’nun Madrid’e 45 dakika uzaklıktaki -iki İspanyol kralına ev sahipliği yapmış ve 1500′lü yıllarda inşa edilmiş olan Manastırı ile ünlü olan- San Lorenzo de El Escorial’de katılacağı Limb Development and Regeneration konferansına katılmasından iki hafta önce İspanya’ya gidip, konferans tarihine kadar orada burada sürtmeye karar vermemiz ile başladı. Bu da ne yazık ki bu yaz yapmayı uzun zamandır planladığım Türkiye’de tanıdığım tüm aklı başında tipleri Artvin’de toplama ve dünyayı ele geçirme planlarımı kendilerine açma etkinliğimi otomatikman sonraki bir yıla erteledi.

Her neyse. Başta, Duygu’nun ince ince yaptığı planlara istinaden Madrid’ten Milan’a gidecek, iki hafta boyunca yine Duygu’nun ayarladığı Couch‘larda surf yapa yapa Madrid’e kadar gelip konferansa katılacaktık. Fakat daha yolculuğun ilk gününde uçağımızda meydana gelen bir arıza nedeni ile New Orleans’tan bir gün geç çıkmak zorunda kalışımız bütün planlarımızı alt üst edince Biz de -Duygu’nun baktığı rün falından da cesaret bularak- “öyle başa böyle tarak ulan” diyor ve plansız programsız bir geziye yelken açıyorduk.

Madrid’e gittikten sonra bir araba kiralamak ve San Sebastian’a doğru yola çıkmak yeni hedefimizdi. Fakat San Sebastian’dan bahsetmeden önce tüm gezinin yaklaşık gidişatını göstermek isterim:

San Sebastian İspanya Fransa sınırının en Batı noktasında, tarih, doğa ve denizi bir arada sunan, 10. yüzyılın başlarından beri varlık gösteren müthiş bir Bask şehri. Eğer Endülüs’ün Granada’sını görmeseydim şu anda size tüm gezi boyunca beni en çok etkileyen şehir olduğunu söylüyor olacaktım. Neyse, sıra Granada’ya da gelecek.

Üzülerek San Sebastian’ı geride bırakıp kiralık arabamızı Fransa’ya doğru sürdük. İspanya Fransa sınırından geçtiğimizde artık radyomuz İspanyolca’dan Fransızca’ya dönmüş, gözlerim otoyol levhalarında Salida yerine Sortie arar olmuştu. Bir sonraki durağımız Fransa’nın küçük sahil şehri, Avrupa’lı surf’çülerin cenneti Biarritz idi. Şansımıza Biarritz’de hava o kadar kapalıydı ki, 10 milimetre lensim, gökyüzünde florasan etkisi yaratan bulutlar yüzünden neredeyse tamamen işlevsiz hale gelmiş, bu talihsizlik güzelim Biarritz sahilini bana zehir etmişti.

Viking kardeşlerimizin 840 yılında yerleştikleri ve şu anda zengin tatilcilerin mekanı olan bu Fransız Bask şehrinde (evet, Fransa’nın güneybatısında da bir Bask bölgesi varmış) çok fazla vakit geçirmemiş olsak da hastası olduk kendisinin (bir de yine bu şehirde yer alan ve içine girmekten kapısında vazgeçtiğimiz Çikolata Müzesi biraz daha ucuz olsa idi tam olacaktı).

Bir sonraki durağımız Biarritz’in hemen dibindeki Bayonne idi. Bizi bir Bask festivali ile karşılayan bu nazik şehir, park yeri konusunda çok cimri davranınca 4 şeritli bir yolun tam anlamı ile ortasına park ettik (ortada kalan refüje çıkıp, arabayı da aslanlar gibi orada bırakıp şehri dolaşmaya gittik) (öte yandan muhtemelen Madrid’te ilk gün yediğimiz 90€’luk park cezasının yarattığı travmadan olacak, arabayı bırakmadan önce etrafında köpek yavruları gibi endişe dolu, anlamsız turlar attık).

Leziz şehirler olmalarına rağmen açıkçası ne Biarritz, ne Bayonne ne de etrafta Fransızca konuşan tatlı insancıklar bizim San Sebastian diye inlemelerimize merhem olamamışlardı. Nitekim kalbimizi çalan başka şehirlere rağmen San Sebastian’ın o pötiliğini ve sevimliliğini yol boyunca unutamayacaktık..

Evet. Eğer cazdan, sinemadan hoşlanan, tarihe, mimariye hak ettiği değeri verebilen ve kıymetini bilen, gece yaşantısının hoplamalı zıplamalısını değil de nispeten sakin ve içerikli olanını, denizin kenarı barlarla ve envai çeşit eğlencelerle dolu olanını değil de nispeten sakin ve huzurlu olanını, sabahın köründe kalkıp doğayla iç içe yürüyüşler yapmayı seven, maddi anlamda hali vakti yerinde, orta yaşlı bir kişiyseniz bir yazınızın 2 haftasını San Sebastian’a ayırmayı düşünebilirsiniz. Öte yandan yukarıdaki paragraftaki kişinin henüz maddi anlamda hali vakti o kadar da yerinde olmayan ve daha genç versiyonları da San Sebastian’da çadırlarını kurup günde 14€’dan başlayan fiyatlarla barınabilecekleri müthiş ötesi bir kamp yeri ve karınlarını doyurmak için istifade edebilecekleri süpermarketler olduğunu bilmek isteyebilirler.

Blog Widget by LinkWithin
  • Share/Bookmark

“Avrupa’da 3800Km – Bölüm 1 (San Sebastian).” için 5 yorum yapılmış.

  1. Hüseyin Berberoğlu

    fotoğraflardan anlaışan güzel bir gezi olmuş. darısı başımıza :)

  2. nurvenur

    Sanirim en cok haritanin altindaki ilk iki fotografi sevdim. Mapin altindaki ikinci row, birinci columndaki fotografta kesinlikle denizlerin sahi Akdeniz\’dir diyor.

  3. bora

    cezayı ödediniz mi?

  4. A. Murat Eren

    cezayı ödediniz mi?

    Ödemedik :)

    Öğrendik ki arabayı kiraladığınız şirketin devlet adına sizin hesabınızdan para çekmeye yetkisi yokmuş.

    Fakat İspanyol mercileri eğer “bu ceza bu plakaya kesilmiş, ödeyin bakalım” derse eğer kendileri hemen “ah biz o arabayı kiralamıştık, kiralayan kişinin pasaport bilgileri bunlar, hatta adresi de şurası” diyerek gerekli bilgiyi karşı tarafa iletiyorlarmış. Bu işlemin kendilerine getirdiği külfet(!) karşılığında hesabımızdan 25$ civarı bir para düşülüyormuş (İspanyol makamları da “şu şirket tarafından kiralanan araba ile bizden ticket yemişler” diyerek bizim hesabımızdan parayı çekemiyorlarmış).

    Nerede 90€ nerede 25$ diyerek -ve ileride İspanya vatandaşlığına filan başvurmayı da düşünmediğimiz için- ödemedik. Ben de ticket’ı tatil Moleskine’imin bir sayfasına “işte bunu da ödemedik” diye ağız tadı ile yapıştırıverdim, duruyor öyle.

  5. bora

    bize de 30 euro mu ne bir park cezası yazdılar da ondan sordum.
    ben de ödemedim, arabayı kiraladığım kredi kartımı da iptal ettirdim.
    ispanyol araba kiralama şirketleri türkleri kara listeye alacak:)

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün