Geez Magazine

16/03/2009, 20:51

Geçenlerde Kanada’da merkezli Geez Magazine isimli bir derginin editöründen bir e-posta aldım. Aiden Enns isimli kişi e-postasında dergiyi “tinsellik, sosyal adalet ve sanat üzerine yazı ve eserlerin yayınlandığı reklamsız bir dergi” olarak tanıtıyor, fotoğraflarımdan birisine gelecek sayılarında yer vermek istediklerini söylüyor ve kullanım izni istiyordu. Söylediğine göre gelecek sayının teması “Kuzey Amerika toplumunun bireylerinin hayatı değişik yollarla yaşamaları için çeşitli deneyler” olacaktı ve seçtikleri fotoğraf kafalarındaki şey için çok uygundu.

Şans, aynı fotoğraf Lübnan ile Dayanışma Sergisi‘nde de yer almıştı:

Bu tip çalışmalarda yer almayı çok seviyor olduğum için hiç düşünmeden “tabi” dedim. “Topluma sanat yoluyla ulaşmak ve anlatmak” amacı güden hiç bir girişimden para filan beklemiyorum zaten, eğer bir katkım oluyorsa ne mutlu bana. Fakat kendilerinden eğer mümkün olursa derginin üç sayısını göndermelerini rica ettim. Bu gün eve döndüğümde dergileri posta kutumda beni beklerlerken buldum.

Öncelikle bu kadar harika bir dergi ile karşılaşmayı beklemiyordum, içerik olarak muazzam bir dergi:

Beklemediğim diğer şey ise fotoğrafımla 3. sayfada karşılaşmak idi, uğradığı haşin yeniden çerçevelemeye (crop) rağmen pek güzel çıkmıştı kerata:

Fotoğrafın üzerinde derginin bu sayısını şekillendiren motivasyon yazıyordu:

Anyone can observe that the world is desperate for change. We can see it, hear it, smell it, taste it and feel it.

Dünyanın değişime ne kadar ihtiyacı olduğunu hepimiz farkedebiliriz. Bu ihtiyacı görüyor, duyuyor, hissediyor ve onun kokusunu alıyoruz.

Derginin içeriğine hasta oldum ve çok özendim. Bir konu belirleyip derginin başından sonuna kadar çizimler, fotoğraflar, yazılar, resimler, vintage grafikler ile onu desteklemek, “o şekilde anlamayan bir de bu şekilde baksın”, “onu beğenmeyen bir de bunu denesin”, “buna kafası basmayan bir de şuna şans versin” tadında, bir konu etrafında yer yer geniş, yer yer dar kavisler çizerek dönüp dolaşmak fikri çok etkileyici geldi..

Zaten iletişim kurmak bir hayal. Dil dediğimiz araç ise iletişim formları arasında belki de en güçsüz olanı. Bir şeyi bir başkasına yazarak, konuşarak anlatmak mümkün değil. Birisine anlattığın bir şeyi bir diğerinin ilk anlattığın kişi gibi anlaması da mümkün değil… Bu insana atılmış en büyük kazıklardan birisi bence. Çok daha etkin bir iletişim yolu olduğuna inandığım sanat dahi bu kazığı tazmin edecek bir kıyak değil…

Fakat yine de ona güvenen, ona sığınan, onun sayesinde anlatmaya çalışan her türlü girişime saygı duyuyorum.

Blog Widget by LinkWithin

“Geez Magazine” için 10 yorum yapılmış.

  1. bizans

    bu fotoğraf zaten müze duvarlarında sergilenecek cinsten bir şaheser, çok seviyorum.
    Çok güzel dergiler çıkıyor, bazılarının kapaklarını çerçeveletip duvara asmak istiyorum (http://www.lacan.com/covers2.htm veya http://www.foto8.com/home/content/blogcategory/20/171/).

    Sanat en hakiki iletişim yollarından biri, ancak dil ile aynı sıkıntıyı ve güzelliği yaşıyor. Turgut Uyar’ın unutulmaz denemelerinden biri “Çıkmazın güzelliği”nde (1963) aynı endişeyi taşımakla birlikte bir ümit ışığı da görür (şiir kelimesinin olduğu yere dil veya sanat yazarak okuyalım):

    “Evet şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda. Ama bütün sorun bu çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz. Çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkândır.”

  2. DeadSea

    Uzun zamandır bloglarınızı takip ediyorum. Fikirlerimi sunmak bile yetersiz kalıyor açıkçası.. Teşekkürler.

    Fotoğrafınız hakikaten, dünyanın değişimdeki huzursuzluğunu ve kararsızlığını kompoze eden somut/soyut çizgilerin doğru ve etkileyici bir şekilde tasarlanmış hali. Dünyanın içinde bulunuğu bu durum, herkesin farkında olduğu ama değişime katkıda bulunamayacağını düşünmesi bence bunda önemli etken. Ancak bir çocuk merakındaki, cesaretindeki ve tecrübesizliğindeki bir algı değişime bu kadar hazır olabilir ve ancak bu tip bir dimağ böyle bir çaba gösterebilir. Kendimizi suçlamalı mıyız, yoksa bir sonraki nesli bu gayrete hazır hale getirmemiz mi gerekmekte.. tabii ki en önemli sorulardan birisi de bu..

    Dil konsundaki fikrim sizinle hemen hemen örtüşmekte. Dil iptidaii bir iletişim aracıdır, sembollerin gramatik düzenidir. Doğuştan getirdiğimiz bir kabiliyettir. İnsanın içinde bulunduğu çıkmazın dile addedilmesini açıkçası çok doğru bir çıkarım olarak da görmüyorum. Şunu da iyi düşünmek gerekir ki, sanatın herhangi bir dalı, ve aslında sanatın kendisi, bir dildir. İnsanın mükemmel bir iletişim içerisinde olmasını zaten beklemiyorum. Zira konstrüktüvist psikolojik terminolojide ilişkilerin ilişkilerle olan ilişkileri bile konu edilirken, acaba insan mükemmel iletişimi kunabilmek için yeterli donanıma sahip değil midir sorusunu da soruyorum..

    Varoluşçu da düşünseniz, Darwinist de olsanız elbette bu soru çok önemli bir noktada hala ehemmiyetini koruyacaktır..

    Bu ilham verici ve bilgilendirici blog yazılarınız çin tekrar teşekkürü bir borç bildiğimi söylemek isterim..

  3. A. Murat Eren

    Çok güzel dergiler çıkıyor, bazılarının kapaklarını çerçeveletip duvara asmak istiyorum (http://www.lacan.com/covers2.htm veya http://www.foto8.com/home/content/blogcategory/20/171/).

    foto8.com’un eight isimli dergisini çok beğendim. Herkes varsa takip ettiği dergileri, neden beğendiğini filan yazsa, bir referans noktası oluştursak diye düşündüm. Belki sırf bununla ilgili bir günlük girdisi yazmak daha yerinde olur. “Takip edilesi fotorğaf dergileri” diye mesela, yanlarında da açıklamaları olur..

    Sanat en hakiki iletişim yollarından biri, ancak dil ile aynı sıkıntıyı ve güzelliği yaşıyor.

    Bunun sebepleri hakkında bazı fikirlerim var aslında. Fakat bu fikirlerimi paylaşmaya çalışmam, 200-300 kelime ile sınırlı günlük kelime haznesine ve onun kabiliyetine benzer esaslar ile vücut bulup karşımıza çıkan “günlük sanat” kavramına girip önce onu tanımlamamı gerektireceğinden ve bunun da konunun bir hayli dallanıp budaklanmasına sebep olacağından ötürü bu işi şimdilik erteleyeyim diyorum :) Zaten çok kişiyi sinirlendirme hakkımı önceki yazımda kullandım, biraz kredi biriktireyim şimdilik :p

    Bu arada fotoğraf ile ilgili iltifatlardan ötürü teşekkür ederim :)

    Zira konstrüktüvist psikolojik terminolojide ilişkilerin ilişkilerle olan ilişkileri bile konu edilirken, acaba insan mükemmel iletişimi kunabilmek için yeterli donanıma sahip değil midir sorusunu da soruyorum..

    Enteresan bir bakış açısı, DeadSea. Belki de gerçekten gerekli donanıma *henüz* sahip değiliz.. Sonuçta insanın gelişimi tarihine baktığımız zaman iletişim kurma yetisi diğer temel kabiliyetlerden daha genç olan, daha sonra ortaya çıkmış bir kabiliyet. Dolayısıyla sahip olduğumuz diğer fonksiyonların geldiği noktaya henüz gelmemiştir belki de. Biyolojik enstrümanların evriminin bu tip doğrusal bir ilerleme ortaya koymasını (yani daha sonra ortaya çıkan fonksiyonun daha önce ortaya çıkana göre daha az gelişeceğini) beklemek de tamamen yanlış duyuluyor öte yandan, bilemiyorum. Bu konuda yazılmış çok sağlam makaleler olduğuna eminim.

    Yine de iletişim konusunda alacak çoook yolumuz olduğu ve şu anda sahip olduğumuz yöntemlerin yeterli olmaktan çok uzakta olduğu zaten dünyanın şu anki halinden fena halde belli bence. Biz çoktan moleküllerimize ayrışmış olacağız fakat 10.000 yıl sonra dil, sembolik ifade ve iletişimin etkinliği kim bilir nasıl bir noktada olacak.

    Yorumlar için çok teşekkürler.

    Selamlar.

  4. Koray Löker

    Ben geçen gün “düzgün dergi bulmak istiyorum” diye twit edince, o twit’in facebook’taki yansımasına bir arkadaşım yanıt yazıp “Fotoğraf dergisi değil, ama taş çıkarır” diye Colors’u önermiş. Fotoğraf dergisi kavramını nasıl algıladığımızı tanımlamak da önemli. Ben fotoğraf gördüğüm değil, Barthes okurken yaşadığım duygular gibi, kafamı kurcalayacak, gözümün önünde canlanan ya da canlanamayan yüzünden beni peşinden koşturacak bir şeyler “okuyabileceğim” bir “fotoğraf dergisi” de arıyorum. (hiç yok değil, ama aramanın sonu da yok) yapalım bir liste gerçekten…

  5. bizans

    “Geniş Açı” dergisini hala okuyorum. Daha önce dikkat etmediğim ayrıntıları keşfediyorum. Fotoğraf konusunda en iyi Türkçe içerik Geniş Açı’daydı. Türkçe daha iyi bir dergi göremedim daha. İngilizce olarak ise 8 dergisinin üstüne dergi tanımıyorum. Bir fotoğraf dergisinde yazı da olmalı. Sadece fotoğraflardan ibaret bir dergi bence hakiki bir fotoğraf dergisi değildir, iz gibi. Colors ise yerinde bir tespit olarak fotoğraf dergisi değil fakat iyi bir dergi. Kimi sayıları vasat kimi sayıları harika.

    Bir de çok beğendiğim OjodePez var: http://www.ojodepez.org/cgi/php/index.php?lg=en

    Imago’yu unutmayayım, dolu dolu bir dergi: http://www.fotofo.sk/imago/

    Exit dergisi (bir keresinde Nazif Topçuoğlu’nun bir işini kapak yapmıştı): http://www.exitmedia.net/prueba/eng/index.php

  6. A. Murat Eren

    Bir fotoğraf dergisinde yazı da olmalı. Sadece fotoğraflardan ibaret bir dergi bence hakiki bir fotoğraf dergisi değildir, iz gibi.

    Aynı fikirdeyim.. Bu gelen dergi önerileri üzerinden bir yazı yazacağım, yeni öneri geldikçe de genişleteceğim. Belki böylece herkes bilmediği, takip edilmeye değer bir-iki ekstra derginin varlığını öğrenir zaman içerisinde. Benim gibi dergi cahili insanlar için de bir hazine olur :)

  7. Arzu F. Gungor

    Merhaba,
    ‘iletisim kurmak hayal’ vurgunuza ‘iletisim bir ihtimal’ diye kendi duzeltmemi yapip :) bir katki saglar belki diye paylasmak istedim…

    (Bir zamanlar uye oldugum bir yazisma grubunda bir anlasmazlik uzayip gidince gundeme ilac olur umuduyla Bilge Karasu’dan asagidaki denemeyi her gun birer sayfa dizip dizip arkadaslara yollamaya basladimdi, bu birlesmis hali..hem yayincisindan izinsiz paylasiyorum, hem de turkce karaktersiz dizmistim, yazarinin dil konusunda ne kadar titiz bir insan oldugunu da dusununce bu nedenler biraz yuzumu kizartiyor ama, ‘kitabi edinin, kaynagindan okuyun arkadaslar!’ onerisi yapilabilir belki bahanesi ile :))

    http://www.metiskitap.com/scripts/catalog/book.asp?id=978

    izmir’den selamlar,
    Arzu F. Gungor

    iLETiSiMiN GUCLUKLERi UZERiNE YERLi YERSiZ SOZLER
    (Bilge KARASU/ ‘Ne Kitapsiz Ne Kedisiz’/Metis Yayinlari)

    Saglam belledigimiz birtakim temel “dusunceler”imiz vardir; yillar boyu
    dusunce, inanc, bilgi yapilarimizi bu temeller uzerine kurar dururuz.

    Ama bunlarin da altinda, “dusuncemsi” adini vermekten baska cikar yol
    bulamadigim birtakim ogeler var saniyorum. Bu “dusuncemsi”leri anlatmak icin
    soyle diyecegim: Bunlar, bilgilerimizin, inanc ya da dusuncelerimizin
    temelini olusturdugunu bildigimiz ana dusunceler degil; ulasilmasi kolay
    sayilabilecek bu bildiklerimizin de altinda yatan, o temellerin temeli olan
    birtakim ogelerdir. Dusunsel davranislarimizi en cok belirledikleri zaman
    bile varligini usumuzdan gecirmedigimiz, “kendimiz”den ayirt etmedigimiz,
    dusunus bicimimizi eselemeyi is edinmedikce belki bir yasam boyu farkina
    varmayacagimiz birtakim ana gerecler; ham topraktan secilmesi guc, parca
    parca birtakim cekirdekler…

    *

    Yasadikca, gorup gecirdikce, bunlari once sezmege, sonra da, azar azar,
    secmege baslayabiliriz. Bunlari biraz daha iyi kavramaya calisinca da,
    saglam sanip uzerine, o gune degin neler neler kurdugumuz temellerin, yer
    yer, sarsildigini duymamiza sasmamali. O “neler neler”i kurarken
    okumuslugumuzun, dusunmuslugumuzun, aydinligimizin en incelmis yontemlerini,
    tekniklerini, aletlerini kullanmis, isi saglam tutmusuzdur ya, bunlarin en
    altindakini, yani kendimizden ayirt edemedigimizi arastirmak, usumuzun
    kosesinden bile gecmemistir cogu zaman. Ansizin, o saglamliklarin altinda,
    dayanagini kolay kolay bulamayacagimiz birtakim cocukca “kesinlik”ler,
    nereden edindigimizi kestiremeyecegimiz birtakim “ilksel” kavramlar buluruz
    karsimizda. (Nasil yurudugumuzu, nasil soluk aldigimizi, basariyla(?),
    eksiksizce(?) anlayip anlatabilir miyiz? Yurumemiz bozulunca, solumamiz
    guclesince farkina vardigimiz birtakim seyler vardir. “Dusuncemsi”lerin
    farkina varmak icin de, galiba, kimi islerliklerin aksamasi gerekiyor.)

    “Baska turlu dusunmek olanaksiz” diyerek boguntular gecirdigimiz bir anda,
    karsimizdaki baska turlu dusunebiliyor, soyleyebiliyorsa; bu baska turluluk
    de, “dusunce ayriligi” diyebilecegimiz her seyin cok otesinde, bizim
    dusunemedigimiz bir “bulus” olmanin cok otesinde, “dusunulmesi olanaksiz”
    demekten baska bir sey bulamadigimiz bir bicimde ortaya cikiyorsa, bu
    sarsilmayi, dagilmayi yasiyoruz, donakaliyoruz demektir.

    *
    Dil, yeni kavram obeklerini, degisen yasami, degisen ‘dunyaya-bakis’lari,
    elbette, soyler olacaktir; dil bu yeniliklere de, degisiklere de yetissin,
    onlari da kusatsin, icine alsin diye ugrasilacaktir (degisik duzeylerde,
    degisik bicimlerde); ama bu arada dilin varolan kaliplarina uyarlanan yeni
    ogelerde ufak ufak birtakim degisiklikler olacak, dilin kaliplari da bunlara
    gore genislerken, ufak ufak birtakim degisikliklere ugrayacaktir.

    Bu surec dile ozgu degil elbet. Dilde olup bitenlere, ayrintilara inerek,
    bakacagimiz yer de degil burasi. Ama bu surecin temel anlamini kavramamiz
    gerekir ki oteye gecebilelim. Dilin, dilin yarattigi bir dunyayi-kavrama
    biciminin, yeni ogeleri etkilemesi, onlari belli bir dilin acisindan dile
    getirilir kilmasi kadar, dilin de bu yeni ogelerin etkisiyle, bir olcude,
    degisiklige ugramasi, surekli olarak goz onunde tutulmali sanirim. Ancak,
    yeni ogeler gitgide buyuyen, genisleyen kavram cerceveleri ya da yasanti
    yorumlari bicimini aldikca, yani dusunce dili, sanat dili gibi ozel
    alanlarda devinilmeye baslandikca, soylem ozellestikce, bildigimiz kaliplar,
    yapilar yetmemeye baslar.

    Gucluk de burada baslar.

    *

    ‘Tadina varmak’, karsilastirmalar yapabilmektir, tarih bilmektir. Nerelerden
    nerelere geldigini bildigimiz bir dil, hangi dunyayi dile getirmekle
    baslayip bugune nasil ulastigini, bugun hangi dunyayi ne olcude dile
    getirmekte oldugunu bildigimiz bir dildir. Hangi cerceveyi, cerceveleri dile
    getirmekte basarili oldugunu bildigimiz bir dil. Hangi cerceveyi iletmekte
    daha az basarili oldugunu, hangi cerceveye yabanci kaldigini, ilgi
    gostermedigini-ya da, kalmis, gostermemis gorundugunu-bildigimiz bir dil…

    Turkcenin kimi seyi dile getirmekte gucsuz (sinirli, basarisiz, olanaktan
    yana yoksul v.b.) oldugunu soyleyen ‘akli basinda’ aydinlarimiz o kadar da
    az degildir. (‘Akli basinda’ olmayanlarla ‘bilisiz’leri hic katmayalim
    hesabimiza.) Bu cesit savlar, Turkceyi sevenleri incitir. Savi ortaya
    atanlarin da, incinenlerin de yanildigini, soyleyebiliriz: Turkce, yeterince
    gelisememis, ya da, sevdigimiz icin kendisinden umudu kesmeye kiyamadigimiz
    bir delikanli degildir ki!

    Ama biraz baska bir acidan dusunulurse, savi ortaya atanlar da hakli
    gorulebilir, incinenler de: Berikiler, su anda, Turkcenin anlatim
    olanaklarinin (belli bir erek-soylem acisindan) yetersiz oldugu gozleminde
    bulunuyorsa, hakli olabilir; otekiler de incinebilir cunku Turkcenin
    yetersizligi gozlemlenip soylemekle ortadan kalkmaz; bu yetersizligin
    giderilmesine calisilmasi gerekir. Yetersizligi gordugu halde bunu yeterlige
    donusturmek icin ugrasmayan kisi bu isle kimi ‘gorevlendirmektedir’ acaba?
    Sorulmaz mi bu soru?

    Dili durmadan kurmak zorundayiz. Yasamla, dusunceyle surekli bir etkilesim
    icinde olan, var ettigimiz, bizi var eden bu araci, durgu durak bilmeden
    kurmak zorundayiz. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.

    Dil yalniz bir kurallar dizgesi, daha dogrusu, belli kurallar uyarinca
    olusmus bir dizge degildir; bir esneklikler dizgesidir de: Bu esneklikler,
    kurallarin yanisira gelismis bir ‘kacamaklar’ dizisi degil, bu kurallarin
    obur yuzudur, bu kurallarin getirdigi olanaklardir. Kurallar bilinebilir,
    esneklikler ise arastirilabilir, aranir, bulunur. Her bulus yeni bir kural
    ogesi olustururken yeni bir olanak hazirlar. Kurmak dedigimiz, islemek
    dedigimiz, bu!

    Ama bunu soylersek, ardindan bircok sey daha soylememiz gerekecektir.

    Anlama kaliplarinin (anlam-sinirlarinin) alabildigine zorlandigi,
    zenginlestirildigi cagimizda (*) sanat alani, ozellikle soz sanatlari alt
    alani, insani saskina ceviren bir cesitlilik gosteriyor. Genellikle gunluk
    konusma diline oldukca yakin gorunen bir yazi dili, en degisik gorusler
    adina benzesen, en benzesen gorusler adina da sovusen kiliklara girebiliyor;
    belirsizligi azaltma cabasi, bir yanda, az yaygin sozcugu arayip bulma
    sonucunu verirken, bir yanda yayginligi olcusunde belirsizlikle ‘yuklu’
    sozcugun kullanimi, yaniltici bir ‘anlama rahatligi’ sagliyor. Genellikle
    alt-yazin adi verilen bir yazi turleri toplulugu, bir yandan alabildigine
    hosgoruyle karsilaniyor, bir yandan da ‘yazin’in yerini almak icin her
    olanaktan -cogu zaman saldirganca- yararlaniyor. Bir boluk okur, gitgide
    daralan vakitler icerisinde ‘zahmetsizce’ okumak isteyenlerin safina
    katilmak durumunda kalirken, uyarilmaktan kacinmanin kisir dongusune
    kapilirken, dilini birkac deyimle birkac yuzu asmayan sozcuge indirgerken,
    yaraticilik adina (zaman zaman yayginlasan, birkac hafta ya da ay icerisinde
    eskitilesiye de birkac anlam degistiren) ‘yeni’ deyimlerle yetinirken,
    anlayamadigi yazilarin, metinlerin cogalmasi karsisinda kizginliktan baska
    bir sey duymuyorsa sasmamali. Buna karsilik bir baska boluk okur, anlam
    sorunlarinin cetinliginden habersiz, terimleri gunluk dile aktariyor, acik,
    belirsizligi giderilmis bir soylem kurabildigi duygusu icinde iletisimi,
    neredeyse bosalmis kaliplarla yurutmeye cabaliyor. insanlarin
    ‘anlamadiklarini bilmeleri ama anlama yolunda hicbir caba harcamamalari’
    durumu ile, ‘hic anlasamadiklarini anlamamalari, buna karsilik
    karsilarindakini anladiklarina, kendilerinin de karsilarindaki insanlara
    apacik seyler soylediklerine sarsilmaz bir inanc beslemeleri’ durumu
    karsikarsiya getirildiginde, kotuler arasindan en az kotusu diye hangisini
    secmeli ki?

    (*) Kimi cagin, ozellikle, bu niteligi tasimis
    oldugunu saniyorum; gene de sunu eklemeli: tarih boyunca kimi cagin anlama
    cabasina olaganustu onem vermis oldugunu dusunduren ipuclari kendi cagimizin
    bir kurmacasi degilse…

    *

    insanin duyup dusunebilecegi, dile getirmek, yani iletmek isteyebilecegi
    seyler, cok cesitli.

    Bunlari iletmek, yani baskasinin da kavrayabilecegi, anlayabilecegi kaliplar
    icerisine sokmak cabasinda, bilineni secmek kadar esnekliklerin sagladigi
    olanaklardan yararlanma yollarinin yaratma ya da ogrenmenin de buyuk yer
    tuttugunu, er gec gorur, anlariz.

    Daha iyi bir verici olmak da ogrenilen bir sey, daha iyi bir alici olmak
    da…ilettigimizi daha iyi kurmak, iletileni daha iyi acmak, anlamlandirmak,
    elbette ogrenilmek ister, caba gostermege hazir olmamizi gerektirir.

    Verici, iletisini, kendi secimini, ayiklamasini yaptiktan sonra verir.
    iletisini alacak bir alicinin bulundugunu varsayarak… Alici da, secimini
    yaparak, ayiklayarak alacaktir iletileni.

    Her ileti, alici olabilecek herkese yoneltilmis degildir. Her alici her
    iletiyi almak zorunda degildir; almak olanagini da bulamaz zaten.

    Her iletinin yorumu, cozumu, acimi, ayni bicimde, ayni tutumla yapilmaz.
    Alici olarak, cok degisik vericilerin ilettigini anlayabilmek icin
    yontemlerimizi cesitlendirmek, esnek kilmak, her duruma uydurmak zorundayiz.

    imdi, zorlandigimiz zaman, dile getirme ya da anlama cabamizda bir engele,
    bir sinira dayandigimizi duydugumuz zaman, dilin sinirlarindan
    (sinirliligindan, sinirli olanaklarindan, baska dillere oranla
    yoksullugundan) ya da vericinin (soyleyenin, yazanin) beceriksizliginden
    (bilgisizliginden, kafasindaki karisikliktan, kotu niyetinden (**) ) soz
    edebiliriz. Sucu, once, ‘baskalari’nda arayanlardan olabiliriz. Blli bir
    anda, belli bir yerde hakli olabiliriz de boyle dusunmekle…Sucu once
    kendinde arayanlardan olabiliriz; ‘ben beceremiyorum’, ‘ben anlayamiyorum’
    diyenlerden olabiliriz. Bu durumda da hakli olabiliriz elbet, belli bir
    anda, belli bir yerde…

    Ama ille de suc arayacak yerde, dile getirmek ya da anlamak icin neler
    yapabilecegini dusunenlerden, arastiranlardan da olabiliriz; bu yol da var
    cunku…Elimizdeki aletleri, bilgileri kullanir, yetmedikleri yerde yeni
    aletler gelistirmege, yeni bilgiler edinmeye calisiriz; dusunebildigimiz
    herseyi denedikten sonra da engeli asamiyorsak ‘dile getiremedim’ deriz,
    anlayamadim’ deriz. Verici ya da alici olarak basari gosteremedigimizi
    soyleriz. Bir oyunu kurallarinca oynamis ama kazanamamis
    gibi…Gerceklenmeyen ‘temel’ varsayimlarin aciligi olmayacaktir bu
    basarisizlikta. Olsa olsa soyle bir sonuca variriz: ‘Sinirli olan, engel
    yaratan, dil degil, vericinin kafasi; metin degil, alicinin kafasi…’ Bizim
    dile getiremedigimizi bir baskasi dile getirebilir, bizim anlyamadigimizi
    bir baskasi anlayabilir. Cok gorulmustur bu; biraz tarih bilmek yeter.

    1982

    (**)’Kotu niyet’ tasima suclamalari, cogu zaman,
    karsimizdakini beceriksizlikle suclama anlamina gelir. ‘Kotu niyet’, ancak
    fark edilmedigi zaman etkili olur. karsimizdakinin ‘kotu niyet’li oldugunu
    anliyorsaniz, ya beceriksizdir, bu kotu niyeti gizlemeyi basaramamistir,
    aliklik etmistir; ya da, sizin capinizi kestirememistir ki, ayni kapiya
    cikar…)

    BiLGE KARASU
    ——————

  8. A. Murat Eren

    ‘iletisim kurmak hayal’ vurgunuza ‘iletisim bir ihtimal’ diye kendi duzeltmemi yapip :) bir katki saglar belki diye paylasmak istedim…

    Okudum, bitti :) Teşekkürler. Güzel yazmış Bilge Karasu. Fakat beni en çok etkileyen okuyacakların belki de onbinde birinin işine yarayacak bir metni kaleme almakta gösterdiği sabır oldu :)

    Nitekim burada yazanları anlayabilecek kişiler zaten bunları kendi kendine keşfetmiş ve bunlar üzerinde düşünmüş kişiler arasından çıkacaktır bence. Hayatın bu üzünç detaylarından bi’ haber yaşama başarısı gösterenlere ise bu metnin pek bir şey vaad ettiğini sanmıyorum: eğer insanlar üzerinde daha önce düşünmedikleri şeyleri başkalarının düşüncelerinden yola çıkarak idrak edebilecek, anlatan kişinin anlamalarını istediği şekilde anlayıp değerlendirebilecek olsalardı, onca filozofa ev sahipliği yapmış bu gezegenin bu yaşında Bilge Karasu halâ insan iletişiminin en temel sorunlarından birisini tartışıyor olmaz, daha önce defalarca kaleme alınmış bir konuyu farklı kelimelerle yeniden kaleme almazdı muhtemelen :)

    Selamlar, saygılar.

  9. Ata Haluk Enacar

    Fotoğrafı hobi olarak edinmeye(edindim mi bilemiyorum) karar verdiğim günlerde fotokritik adı verilmiş ama eleştirinin unutulduğu sitede görmüştüm bu fotoğrafı ilk. Fotoğrafa baktım. Bana düşündürdüklerini kelimelere dökmek zor geldi, hissettirdiğini ortaya koymakla yetindim.

    Tek kelime ile;

    “Nefis”

    Aradan geçen sürede fotoğraf baz alındığında kaç arpa boyu yol aldım bilmiyorum ama gene aynı kelimeyi kullanabilirim hiç düşünmeden.

    Gene o fotoğrafın altında ikilemde kaldığım bir başka konu olmuştu;

    Yorumlayanlardan biri “Pencerenin çerçevelerini görmesem daha iyi olurdu” türünden Fk üstünde çok yapılan türde ve ezbere bir görüş gelmişti. O noktada fotoğraf sahibinin yani sizin çok da takdir ettiğim bir cevabı geldi; ” Fotoğrafı nasıl görmek istiyorsam öyle çektim” ana fikirli.

    Bu bağğlamda merak ettiğim bir şey var Murat bey; Yayınlamak isteyen dergi crop yapmak istediğini izin alırken size bildirdi mi?

    Saygı ve Sevgilerimle

  10. A. Murat Eren

    Bu bağğlamda merak ettiğim bir şey var Murat bey; Yayınlamak isteyen dergi crop yapmak istediğini izin alırken size bildirdi mi?

    Aslında hayır, bana bu konuda bir şey sormadılar. Fakat dergi yayıncılığının kolay bir şey olmadığını, bazen zaman kısıtları yüzünden insanların insiyatif kullanmak zorunda kalabileceklerini filan hesaba katarak bu duruma anlayış göstermeye karar verdim :) Fakat normalde böyle bir durumda izin alınması daha doğru olur diye düşünüyorum.

    Bu arada siz hatırlatınca gidip baktım o eleştiriye (başkaları da bakmak isterse bu sayfada KemalGul isimli kullanıcının eleştirisi), eleştiren kişinin fotoğraftan bir şeylerin silinmesini salık vermesi ve ardından insanların takındığı tutum çok şaşırtıcı gerçekten (mesela Koray olsa kendini tutamayıp terbiyesiz bir yanıt yazar sonra da siteden atılırdı).

    Fotokritik’te benzer bir öneriye sert tepki gösteren birisinin, bir derginin önerilen şeyin bir benzerini yapmasına sakin yaklaşıyor olması saçma duyuluyor, biliyorum. Bu farkın sebebi üzerine düşününce aklıma iki şey geldi. Birincisi fotoğraftan “bir şey silmek” ile fotoğrafı kesmek arasında bir fark var bence (ilki hoşuma gitmiyor ve itici geliyor, ikincisini ise lens’lerimi takıp çıkarırken zaten optik yollarla yapıyorum bir anlamda (yani bu fotoğrafı 17mm ile değil 22mm ile çekse idim dergide basılan halini çekmiş olacaktım bir nevi (bu “fotoğraftan bir şey silmek/fotoğrafa bir şey eklemek yanlıştır” dediğim anlamına gelmesin, sadece ben sevmiyorum))). İkincisi ise sanırım o olayda KemalGul’ün cesaretine biraz sinir olmuşum :)

    Selamlar.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün