Barhal’da 7 Gün

25/07/2009, 13:55

Nasıl geçtiğini anlayamadığımız bir kaç günlük Barhal rüyasından ne yazık ki uyandık ve gidişimiz kadar çetrefilli yollardan dönerek gerçek dünyaya geri döndük. Barhal’da geçirdiğimiz 7 gün boyunca Toplam 715 fotoğraf çekmişim. Aslında en başından beri aklımda uzunca bir gezi yazısı yazmak vardı, fakat şimdi bunun mümkün olmadığını görüyorum.

Düzenli bir yazı yerine yolculuk boyunca çektiğim fotoğraflardan rasgele bir kaç tanesine çekilme sırasına göre yer vereceğim. Belki bu yazıda üzerinden çok kısaca geçeceğim detaylar ile ilgili ayrı yazılar yazarım fırsat bulduğumda, bilemiyorum. Zira bu yazıda göreceğiniz fotoğrafların bir çoğu başlı başına birer yazı konusu olabilir aslında (yüklenme süresi uzun olmasın diye kaliteyi mümkün mertebe düşük tuttum, üzgün ve süzgünüm).

Yolculuğumuz şanssızlıklarla başladı esasında. Yolumuzdan fırtına eksik olmadı. Öyle ki New York’ta pistte hazır bekleyen uçağımıza, gideceğimiz yöndeki fırtına sebebi uçuş izni verilmeyince hep beraber 4 saat boyunca uçağın içinde öylece oturduk. Tüm uçak daha yolculuk başlamadan turşu olmuştuk. Ki biz hali hazırda Duygu ile New Orleans’tan Houston’a kadar 6 saat direksiyon sallamış, oradan da rötarlı bir şekilde New York’a uçmuştuk zaten. Dolayısıyla uçakta turşu olmak konusunda en birinci muhtemelen bizdik.

İstanbul’da uçaktan indikten sonra apar topar otobüsle Ankara’ya geçtiğimizde doğru düzgün uyumadan yollarda geçirdiğimiz süre artık 44 saati bulmuştu. Ertesi sabah da Araba ile Ankara’dan ayrılıp Artvin yoluna düşecektik. Aklı başında olan herkes “bir gün dinlenip öyle gitsenize” diyor, ben ise bizimkiler yumuşayacak gibi olup “hakikaten öyle mi yapsak acaba” dedikçe bütün gücümle “olmaz, en kısa sürede Artvin’de olmalıyız” diyordum.

Ankara’dan erken sayılabilecek bir saatte, -benim planlarıma göre ise 3 saat gecikmeli olarak- yola çıktık. Bu 3 saatlik gecikme sebebi ile artık uykumuz gelip de araba kullanamaz hale geldiğimizde Trabzon dolaylarındaydık ve mecburen Trabzon’da konakladık. Trabzon’da konaklamayı katiyen istemiyordum ve bunun iki sebebi vardı. Birincisi, Trabzon kalabalık bir şehir olduğundan yer bulmakta sıkıntı çekecektik (nitekim öyle oldu), ikincisi ise Sümela Manastırı’na, Ayasofya Müzesi’ne, Uzungöl’e ev sahipliği yapan Trabzon’da insanlar kolayca asıl amacımızı unutup “onu da görelim, bunu da görelim” demeye başlayabilirlerdi (nitekim öyle oldu). 6 kişilik kafilenin %66′sı Sümela Manastırı’nı görmek istediği için Artvin’e doğru yola çıkmadan evvel manastıra gitmeye karar verdik. Fakat çok erken gittiğimiz için manastır kapalı idi. Sadece manastıra kadar yürüyüp geri dönmüş olsak da bu 3 saatlik rötar boşa gitmedi ve yolculuğun benim açımdan en tatlı taraflarından birisi olan, pek az zaman geçirebildiğim kız kardeşimin manastır yolunda çektiğim bu fotoğrafı yanıma kâr kaldı.

Artvin’e Karadeniz Otoyolu’ndan gidiyorsanız Borçka-Artvin arasında aşağıdaki müthiş yerden muhakkak geçiyorsunuz. İnanılmaz bir manzara. Bu arada sağ tarafta görünen kamyonlar vadinin derinliği ile ilgili bir fikir verirler sanırım:

Daha önce de başıma geldi: Trabzon, Rize, Arhavi, Borçka gibi insanı yeşil manyağı yapan güzide il ve ilçelerin ardından Yusufeli yoluna sapmak ilk kez gelenler için büyük bir hayal kırıklığı yaratabiliyor. Çünkü Artvin-Yusufeli arasında uzun bir süre yeşilin emaresine rastlamak mümkün değil. Her yer -çokafedersiniz- taş, kaya. Arabada insanların suratları asılıyor, “aslında çok güzel yerlerden de geçtik… Dönsek mi acaba Meren’cim?” der gibi bakıyorlar. Ben ise Yusufeli’ni geçip de Altıparmak (Barhal) yoluna girince herkesin yeniden camlara yapışacağını bildiğim için kararlı bir şekilde ilerliyorum.

Ankara’dan yola çıktıktan bir buçuk gün (32-33 saat) sonra vardık Barhal’a. Hem çok yorgun olduğumuz hem de Barhal’a biraz geç vardığımız için hiç bir yere çıkamadık ve kendimizi içi müthiş insanlarla dolu olan Marsis Otel‘in misafirperverliğine teslim ettik. Bu arada aslında asıl amacımız köydeki evimizde kalmaktı. Fakat kışın kar sebebi ile çatı zarar gördüğü için evin içine su girmiş olması, evde elektrik olmaması gibi problemler varmış. Herkes birlik olup bizi 3-5 günlük Barhal ziyaretimizi ev ile ilgili problemler yüzünden zehir etmemeye ikna ettiği için tüm vaktimizi Marsis Otel’de geçirdik.

Ertesi gün uyandığımızda benim ilk hedefim Doleys’e gitmekti. Fakat çok şanslı olduğumuz için bir Arifana’ya denk gelmiştik ve katılmak üzere Cateller’in yaylası Samceliyat’a gitmeye karar verdik (Arifana, Artvin yöresine ait bir piknik eğlencesi, birisi çıkıp sürüsünden bir hayvan kesiyor, erkekler bir araya gelip eti pişiyor, yanına pilav yapıyor, hep beraber yenilip içildikten sonra horon oynanıyor, hep birlikte şarkılar söyleniyor).

Samceliyat benim çocukken kaldığım, sabahları Satibe’ye öküzleri çıkardığım, ot taşıdığım bir yer. Hatta burada benim ailemin de -şimdi bakımsızlıktan yıkılmış olan- bir yayla evi vardı. Olay mahalli uzaktan şöyle görünüyor:

Vadinin Samceliyat tarafına geçince Amanesket tam karşıda kalıyor. Duygu’ya bakıyorum, son derece keyifli, elinde kamerası ortalığı çekiyor.

Yemek faslının ardından bir usta tulum çalmaya başlıyor. Tulum Artvin ve Rize taraflarında bolca çalınan nefesli bir halk çalgısı, Türkçe kaynaklarda İskoç’ların gaydasının atası olduğu söyleniyor, hatta Roma’lılar tarafından Anadolu’dan Avrupa’ya taşınmış.. Bilemiyorum. Fakat gayda ile tulumun sesi neredeyse aynı, arada bir bağ olduğu kesin.

Tulumun sesinin duyulması ile insanlar bir araya gelmeye başlıyorlar. Bir noktada tulumcu ortaya alınıyor ve horon başlıyor. Dans mevzularına yatkınlık genimi talihsiz bir mutasyon ile daha bir-iki hücre iken yitirdiğimden tüm ısrarlara ve horon davetlerine vakur bir şekilde göğüs geriyor, kendi köyümde iki paralık olmaktan böylelikle kurtuluyorum. Benim için izlemesi gerçekten çok daha zevkli.

Barhal çok enteresan bir yer. 1930-1940′lı yıllara kadar Barhal’dan Artvin’e ya da Yusufeli’ye yol yok ve tek ulaşım yolu iki üstteki fotoğrafın sol üst köşesinde görebileceğiniz, 3400 metrelik Altıparmak Dağları üzerindeki bir geçit. Bu geçit yoluyla Rize’ye geçiliyor, Pazar ilçesindeki limana iniliyor imiş. Bu sebeple yol geçen hanına dönmeyen bu yöre tam anlamı ile endemik bir kültürün beşiği haline gelmiş. Barhal’daki aydınlığa inanın pek az yerde rastladım. Nüfusunun %90′ının İstanbul, Bursa, Ankara gibi büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmasına sebep olan devlet politikalarına ve yaşam şartlarına yazıklar olsun. Bu toprakları ekip biçen insanların torunlarının bu vadiyi artık sadece bir tatil mekânı olarak görmeye başlamış olması, benim de yakın bir zamana kadar içinde olduğum bir kısmının kültüründen, geleneklerinden bi’haber yetişiyor olması hep yakındığımız kültürel yozlaşmanın küçük bir örneği. Neyse. Bu konuda uzunca bir şeyler yazmaya niyetliyim zaten.

Bendeniz aşağıdaki afacanların amcası sayılırım (Havva ve Emre). Normalde çocukları pek sevmem. Sevmemek için tonla sebebim var fakat en önemli iki tanesi şunlar: anlattığım şeyleri anlamıyorlar, anlattıkları şeyler ilgimi çekmiyor (eminim onlar da benim için aynı şeyleri hissediyorlardır). Fakat bu küçücük veletlerin Barhal şivesi ile bır bır konuşmasını duydukça yiyesim geldi kendilerini. Bu taşkın sevginin kaynağı sırf genetik olarak birbirimize yakınız diye devreye giren içgüdülerim mi acaba diye düşünmedim de değil hani… Hayatında duygulara yer vermeyen bir bilim insanı olduğum için hep böyle şeyler düşünürüm ben.

Bu arada bu ziyaretimizin en büyük sürprizlerinden birisi Gülinaz Büyükanne idi (aşağıda, solda). 80′li yaşlarında olan bu büyükannemiz ninja emeklilerine taş çıkaracak atikliği ve 12 kuzu sevimliliği ile kalbimize taht kurdu (kendisi gözümüzün önünde bir engeli duvara doğru zıplayıp, tek ayağı ile duvardan destek alarak tekrar zıplamak sureti ile aşarak ağzımızı bir karış açık bıraktı). Duygu ile daha dönüş yolundayken Gülinaz büyükanneyi ne kadar özlediğimizden bahsediyorduk. Hikayelerde geçen, hep özlü sözler söyleyip manidar şiirler okuyan yaşlı bilgelerin sevgi dolu olan, sarılan, öpen sürümü idi Gülinaz büyükanne. Şimdi ben söyleyince hiç bir anlamı olmayacak ama o kocaman, nasırlı elini savura savura söylediğinde çok etkileyici idi şu sözler:

Gençlik bir kuş imiş, uçurdum tutamadım,
Yaşlılık bir top kumaş, gezdirdim satamadım.

..

Bu arada Barhal’da 900′lü yıllarda inşa edilmiş bir Gürcü Kilisesi de var. Bora Bilgin ve ailesinin de bizimle olduğu günlerden birisinde bu kilisenin bulunduğu dağın karşı yamacına inşa edilmiş ve derenin altından geçen bir tünel ile bu kiliseye birleştirilmiş Küçük Kilise’ye yürümüştük. Bu da o günden kalma bir fotoğraf:

Kilise yakından neye benziyor merak edersiniz belki diye bu fotoğrafa da yer vereyim dedim (köylüler 1700′lü yıllardan sonra cami olarak kullanmaya başladıkları için ziyadesiyle bakımlı ve sağlam bir yapı):

Barhal ziyaretimizin benim için en kıymetli anlarından birisine ise kurduğu müthiş sofra ile Fatkıme Hala vesile oldu. Bir önceki gidişimde kendisini ziyaret ettiğim evi bir kaç ay önce yanmış. Son bir kaç aydır yeni bir ev yapmakla uğraşıyorlarmış. Kalıp yardım etmeyi ne çok isterdim gerçekten. Bir ara söyleyecek gibi oldum, sonra utanıp susmayı tercih ettim.

Bir başka gün de hep beraber babamın doğduğu yere, Doleys isimli mezraya gittik. Burada bir yangının ardından büyükbabam tarafından yeniden inşa edilmiş olan ve hala ayakta olan bir evimiz var, bu evin aşağıdaki fotoğrafta görebileceğiniz merdivenleri ise bir efsane. Köydeki tek dönerek çıkan merdivenler bunlar. Bunun da ötesinde merdivene kavisli şeklini veren destekler “tek parça”, yani tek bir ağaç gövdesinden yapılmış. Büyükbabamın bunları nasıl büktüğünü bu ev yapılırken genç yaşta olanlar da bilmiyorlar/hatırlamıyorlar (pek katılmadığım bir görüş olarak büyükbabamın bu ağaçları hususi olarak aradığı ve bulduğu da ortaya atıldı). Her koşulda ortada, her gün kullanılacak ve etkileşim içerisinde olunacak olan eşyaya ilgi, saygı var. Bu merdiven entelektüel bir itki ile ortaya çıkmış bir sanat eseri değilse nedir, bilemiyorum. Bir çok şey öğrenebilecekken büyükbabamı da dedemi de henüz küçük yaşta iken kaybetmiş olmam zaman zaman aklıma geliyor ve beni üzüyor.

29 yaşındayım ve yarışmaya New Orleans’tan katılıyorum. Kitap okumak ve spor yapmak hobilerim arasında yer alsın istiyorum. Arada bir, köydeki yaşantının koşuşturması esnasında bu merdiveni bu şekilde yapmak için kendince makul gerekçeler bulmuş birisine bu kadar yaklaşıp da onun sırrına mazhar olamamış olmanın üzüntüsünü hissediyorum. Ayrıntılara girmek zor olduğu için yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyor, teşekkür ediyorum.

Hayatta olsalardı karşılarına oturur, akşama kadar söyleyeceklerini dinlerdim.

Doleys’teki eve sırtımı verip önündeki manzaraya bakıyorum. Rize tarafından bulutlar Altıparmak’ları aşmış Barhal vadisine giriyorlar. Her sabah bu evde uyanan babam bir zamanlar çocuk. Şimdi Marsis Otel’i işleten, dünyanın en güzel insanlarından birisi olan Ahmet Pehlivan amca ile her sabah düşe kalka okula gidip okuldan geliyorlar. Bir okuma aşkı, bir çağın ihtiyaçlarına ayak uydurma, bir şehre gitme çabası. Doleys’e inip çıkmak da hiç kolay değil bu arada, her gün inilip çıkılacak yer değil. Ahmet amca ile sohbetlerimizin birinde o günlerden bahsediyor:

Yazın iyiydi de kışın iki metre kar olurdu yerde. Kızaklarla Doleys’ten bir solukta iniverirdik, fakat çıkarken kızaklar sırtımızda, soğuktan buz tutmuş paçalarımız takır tukur birbirine çarpardı. Çok zordu o zamanlar okumak…

Bu manzara bile durduramıyor mu insanı? Nereden gelmiş bu okuma aşkı, anlamıyorum ki. İTÜ’den mezun bir yüksek mühendis babam. Şimdi yurt dışında. Köyünden, babasının inşa ettiği bu evden çok uzakta. Kendisi bir zamanlar çocuk. Her sabah bu evde uyanıyor. Okumak istiyor. Bu manzara bile durduramıyor onu. Henüz Artvin’deyken önceki yazıda yayınladığım fotoğrafları göndermiştim ona. Cevabında şöyle demiş:

Doleys’te o evde doğdum. Çocuk yaşımda şimdi senin gibi Marsis’e, Altıparmak’a Doleys’ten bakarken, başka hiç bir yeri görmediğim halde o eşsiz güzelliğin farkındaydım (o zaman TV ve radyo gibi imkanlar yoktu malum). Yaratıcıya bizlere bunları fark edecek duygu zenginliği ve bakmayı bilme kabiliyeti verdiği için şükür ediyordum.

Halbuki “belki o çocukken benim gördüklerimi göremediği için bu manzaranın kıymetini bilemedi, bu yüzden okumaya karar verip köyünü terk etti” diyebilsem benim için her şey yerine oturacak, yarışmaya neden New Orleans’tan katılıyor olduğumun anlamlı bir mazereti olacaktı.

Belli ki ben bu yarışmadan sıkıldım, bu sentetik hayatı kaldıramıyorum ve günün birinde köyüme dönmeliyim.

Bu yolculuğun benim için en müthiş kazançlarından birisi ise Duygu’nun da benzer şekilde hissetmesi oldu sanırım.

Yağmur bulutlarının şakası kalmadığı için Duygu ile beraber hızlı ve zorlu bir inişin ardından Doleys’ten Cibotikar’a geliyoruz. Yer isimleri çok afilli Barhal’da, hastasıyım. Bir çoğu Gürcüce köklenli. Doleys, Aho, Cibotikar, Mahçetler, Sahsev, Baliyet, Bagadget, Piçankara, Marsis, Catellar, Samceliyat, Perset, Hahortgil, Sanıgil, Söret, Hanzarat, Amanesket, …

Bu arada yukarıdaki fotoğrafta çok net görünmeyen derenin rengini daha iyi görebilmeniz için daha doğru pozlanmış hali aşağıda (yıllar evvel bu dereye kafamı sokup içinden su içerdim, şimdi ise pek tavsiye edilmiyor, yörenin potansiyelini “keşfedenler” sağ olsun):

Yaşar Pehlivan, Ahmet Pehlivan amcanın büyük oğlu (Emre ve Havvanur’un babası olan Mehmet’in de ağabeyi). Süper bir kişilik. Benim arayıp sormama ihtiyacı yok elbette fakat görüşmediğimiz yıllar boyunca ortaya koyduğum hayırsızlık bu karşılaşmamızda ciddi bir utanç kaynağı oldu benim için. Yoğun bir şekilde çalıştığından pek telafi etme şansım da olmadı açıkçası. Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

Bir gün de Piçankara tarafına doğru gittik. Yolda artık kendimi kartpostal fotoğrafları çekmekten alıkoyamadığımı fark ettim. Birleşerek Barhal Çayı’nı oluşturan, sonra da Çoruh Nehri’ne dönüşen küçük derelerden bir tanesi…

Ne yazık ki ilk gün dışında kalan her gün yağmur yağdı ve ilk günkü fotoğraf koşullarını ışık anlamında bir daha yakalayamadım. Biz dönerken güncel hava tahminleri 5 gün daha yağmur yağacağını söylüyordu. Altıparmak ve Marsis tarafında bulutlar varsa yağmur başlıyor, zirvelerin ardından gelen kara bulutlar seyrelip de ışık gelmeye başlayınca yağmur duruyordu. Vadiye dolan nemin yarattığı ışık kirliliği yüzünden fotoğraf çekmenin zorlaşması dışında hiç bir şikayetimiz olmadı yağmurla ilgili. Yerim o yağmuru ben.

Yağmurdan sonra geriye dönmeden evvel bir evin misafiri olduk, civil yedik, çay içtik. Evin küçük kızı Elif bizimle ilgili her şeyi çok sevdi. Hatta bir ara Cokin filtrelerimden bir tanesine el koydu. Fidye olarak Falım sakızı ve bisküvi verdik de her şey tatlıya bağlandı.

Bu da Elif’in manzarası, o da bir çocuk ve her sabah kalktığında bu manzaraya uyanıyor:

O gün yağmur bulutları bir kez daha Piçankara üzerinden bize doğru gelince Piçankara’ya gitmek yerine gerisin geriye dönmeye karar verdik. Yaylanın evlerini aşağıdaki fotoğrafın sağ alt köşesinden seçebilirsiniz. Yazık ki Piçankara’nın 15 yıl önceki şanı ve şöhretinden geriye pek bir şey kalmamış. Eskiden bütün köyün eğlenceler düzenlemek, sabaha kadar horon oynamak için gittiği, 25-30 haneye ev sahipliği yapan yaylada şu anda sadece bir aile yaşıyor.

Bundan yıllar evvel, ben daha küçük bir çocukken Mahçetler’den yola çıkıp 7-8 saatlik bir yürüyüşün ardından Piçankara’ya varmıştık. Nihayet kalan son enerjim ile ağaçların arasından çıkıp da yaylanın yeşil düzlüğüne vardığımda kaderine lanet eden bir öküzün taarruzuna maruz kalmış, gerisin geri ağaçlara doğru kaçıp bir süre kendimi attığım yerden kalkamamıştım. O gece o öküzün beslediği 80-90 kişi sabaha kadar tulum çalıp horon oynamıştı. Rüzgarın bir duvarından girip diğer duvarından çıktığı o evlerin çürüdüğünü görmek ne üzücü.

Yağmurun ardından rengi değişen derenin üzerinde Duygu video kamerası ile oynuyor. Sonunda yıllardır dilimden düşürmediğim Barhal’da. Hayatından çok memnun.

Bu yolculuk aynı zamanda Duygu’nun fotoğraftan videoya doğru kaymasına sebep oldu. Meğersem Duygu’nun içerisinde bir kameraman, bir film yapımcısı varmış. Saatler uzunluğundaki çekimlerinden bir kaç YouTube videosu çıkarmasını bekliyoruz. Sizler de ısrarlarınızla bu süreci hızlandırabilirsiniz (smiley).

Bu yolculukta Kara Göl’e gitmek benim için çok önemli idi. Kara Göl 2600 metrenin üzerinde ve o yükseklikte yağmura yakalanmanın romantik bir tarafı olmayacağı aşikar. Neyse ki bizim kadar gözü kara olan birisi, dünyanın en güzel insanlarından birisi olan Mustafa Aygün ile beraber ne olursa olsun çıkmaya karar veriyoruz. Artık son günümüz filan, Kara Göl’e çıkmadan dönemeyiz.

Altıparmaklar’ın zirvesinden görünen bulutlar aslında pek iyiye haber değil. Fakat bu noktada hiç bir şeyden korkmuyoruz ve yolumuza devam etmeye kararlıyız.

Yolda sürekli mola vermemizin iki sebebi var. Birinci sebep tırmanış dik ve alışık olmayanlar için zorlu. Öyle ki Duygu’nun kardeşi ve benim kardeşim bir kaç kez “bizi burada bırakın, siz devam edin” demeye yelteniyor. İkinci sebep ise muhteşem manzara. Kat kat dağlar görebildiğiniz kadar uzağa gidiyor. Durmamak elde değil, yorgunluk bahane.

80′li yıllarda Ankara’daki 100. Yıl İşçi Sitesi’nin 15 katlı binalarını yaparken, Mustafa abi de o inşaatlarda çalışırdı. Ben 4-5 yaşındayken sürekli onların koğuşlarına gider onlarla yemek yer, çay içer, ayakları altında dolaşır, yerde bulduğum çivileri düzeltip yerde bulduğum başka tahtalara çakmak sureti ile kendilerine Fırat usulü yardım etmeye çalışırdım, onlar da bana kendi çocukları gibi davranır, sabır gösterirlerdi. Bunca yıl aradan sonra Mustafa abi ile tekrar karşılaşmanın, üstüne üstlük beraber Kara Göl’e gidiyor olmanın verdiği mutluluğu anlatmam mümkün değil. Yol boyunca politika, felsefe, psikoloji dolaylarında konulardan konuştuk, bu köye ve insanlarına olan özlemim daha oradayken yeniden güçlendi.

Nihayet Kara Göl’e vardığımızda karşılaştığımız manzara bizi mahcup edecek güzellikte idi. 3-4 saat süren yürüyüş ve tırmanış sonucunda böyle bir yere ulaşmak neredeyse ayıp bir şey. Üstüne üstlük Mustafa abi küçük sırt çantasından ekmek, kaymak, bir kaç çeşit peynir, domates, salatalık, biber, tuz filan çıkarmasın mı. Oysa ben yol boyunca yanımıza aldığımız haşlanmış patates ve yumurtalar ile gurur duymuş, “bunları yukarıda afiyetle yer, Mustafa abinin gözüne gireriz” filan diye hayaller kurmuştum. Su ihtiyacımızı suyu karların arasından gelen gölden giderdik. Bu su dünyanın Doleys’ten sonraki en lezzetli suyu değildiyse neydi…

Yukarıdaki göl fotoğrafı ile aşağıda saçları kurumakta olan Meren fotoğrafını hemen birleştirdiğinizi tahmin ediyorum. Kara Göl macerası fotoğrafları ve videoları ile beraber başlı başına ayrı bir yazı. Bu yüzden detayları geçiyorum.

Yukarıdaki fotoğraf aynı zamanda dönüş yolculuğunun başladığı an olması itibarı ile de önemli. Yüzlerimizdeki buruk ifadenin bir kısmı soğuktansa diğer kısmı da dönüyor olduğumuzu biliyor oluşumuzdan ileri geliyor olabilir.

Dönüş yolculuğunun en güzel sürprizi ise gerçek dünyanın hem en güzel hem de en birinci insanlarından olan İstem ve Uygar’ın bizi geçirmeye gelmiş olmaları idi.

Hem yolculuk yüzünden yorgun hem de gidiyor olmanın verdiği can sıkıntısı sebebiyle asık olan suratlarımıza katlanmakla kalmadılar, üstüne bir de poğaça, simit getirerek bizi hava alanında beslediler (yol boyunca getirdikleri dergileri okurken kendi kendime “nasıl o poğaça paketini aldığımız gibi uçağa kaçmadık, şimdi amma da güzel yerdik be” diye söylenip durdum).

Meğersem Barhal benim evimmiş, insanlarını da çok özlüyormuşum.

Tags: , , , ,


“Barhal’da 7 Gün” için 66 yorum yapılmış.

  1. Muge Cerman

    Meren Üstad;
    Son zamanlarda okuduğum en keyifli, en duygusal ve en huzur verici gezi yazısıydı. Duygu yoğunluğu, hasret, anılarla harmanlanmış keyfili bir paylaşım. Fotoğraflar ise benim amatör gözümün bile anlayabileceği kadar kaliteli. Çok teşekkürler bu paylaşım için. Asla gidemeyeceğim bir memleket köşesini bana oradaymışım gibi tanıttın.
    Sevgi ile kal…

  2. yok ki

    Babanla olan yazismanizdan itibaren gozyaslarimi tutamadan okudum yazini. Ozellikle yagmur ve derenin fotografi bu duygusalligi kontrol edememe sebep oldu. Her sey oyle guzel, oyle derin aktarilmis. Ellerinize, ayaklariniza saglik.
    Hosgeldiniz.

  3. kültür mantarı

    çok içten, çok keyifli bir yolculuk oldu bu sabah bu yazı benim için. hernedense(!) pazar sabahı erkenden uyandım. fb da hakan\’nın bu yazı içi verdiği linke tıkladım. 4 yıl önce yaptığım kaçkar gezisinden sonra oraları çok seven biri olarak tekrar oralaran yüzler görmek iyi geldi açıkçası.

    iyi pazarlar..

  4. kültür mantarı

    bu arada fotoğraflar gerçekten çok güzel. o yükseklikte ve yağmurda d300 taşımanın ödülünü bizlerle paylaştığınız için tşk ler..

  5. kültür mantarı

    bu yazı için bu son yorum.;)
    biliyorsunuzdur mutlaka ama ben yine yazayım.. MARSİS (www.marsis.biz) diye bir muzik grubu var. Ne zaman dinlesem rahmetli Kazım gelir aklıma..

    tamam gittim..

  6. gilad lev

    i looooove your photos!!

  7. A. Murat Eren

    Düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkürler. Bu düşünceler, geri beslemeler günlük yazarlarının tek besini; her biri ne kadar makbule geçiyor anlatamam :)

    Bu arada Düygü yukarıda bahsettiğim video çekimlerinden bir “Barhal börtü böcekeri” videosu derlemiş, YouTube’a koymuş (Pardus üzerinde düzenledi bu videoyu, artık arkası gelir herhalde :)). Merak edenler -ve aynı zamanda YouTube’a ulaşabilenler- buradan göz atabilirler: http://www.youtube.com/watch?v=Oi4zulqe0Es

    Sevgi, selam.

    (PS: Hey, Gilad! I’m glad to hear that ;) I have some pictures of you in my archive. I’ll take care of them in like a couple of days and let you know..)

  8. gayınvaldanım deyze

    şaaaane…en birinci sensin canım benim:))

  9. bora

    Vay be, demek sahiden Karagöl diye bir yer varmış ve böyle güzelmiş:)
    Piçankara küfür içeriyor mu?

  10. A. Murat Eren

    Piçankara küfür içeriyor mu?

    Yok :) Fakat insanların aklına çokça gelmiş olmalı ki devletimiz Piçankara’nın adını resmi olarak “Başyayla” olarak değiştirmiş.

    Sonuçta devletin işgüzar kadroları yatma yeri değil; arada bir yüzlerce yıllık isimleri değiştirmek filan gerekli ki “çalışmıyorlar” diyenlerin yüzü kızarsın.

  11. Caner

    Bağışlayın, şu “Kilise yakından neye benziyor…” ile ilgili fotoğrafta, kilisenin saçaklarının olduğu o basamaklı, ara ara çimli olan kısım ilgimi çekti. Oradaki ışık doğal mı yoksa bir teknik söz konusu mu? (Eğer yazılımsal bir çözümse bunu kendi ufak makinemle çektiğim bazı fotoğraflara da uygulayabilir miyim, öğrenmek istiyorum.)

    Elif’in manzarasındaki taşlar şahane!

  12. Caner

    Emre’nin o bakışı atarken ne düşündüğünü çok merak ediyorum. Onlar ne güzel bakışlar öyle!

  13. A. Murat Eren

    kilisenin saçaklarının olduğu o basamaklı, ara ara çimli olan kısım ilgimi çekti. Oradaki ışık doğal mı yoksa bir teknik söz konusu mu?

    Işık doğal. Kilisenin bahçesi açık sarı renkli bir kum ile kaplı, bahsettiğiniz kısım da aslında güneş ışığının bahçe zemininden yansıması ile aydınlanıyor. Fotoğrafın çekildiği saatlerde zemin bir nevi reflektör işlevi görüyor. Doğrudan güneş görmeyen o saçakları da bu sayede görebiliyoruz zaten :)

    Selamlar.

  14. arpat

    meren.. eline, gozune, lensine saglik.. harika bir yazi.. suya atilmis sandoz tableti misali gezesi geliyo insanin! :)

  15. A. Murat Eren

    Bu ne şeref Arpat, çok teşekkür ederim. Daha bu gün senin son makalenin artçılarından olan bir yazıyı Time dergisinde okumuş saygı ve sevgi ile ismini anmıştım :)

  16. Kenan YALÇIN

    Artık bu topraklarda olamama rağmen, 2 sene önceki gelişinizi dün gibi hatırlarım. Bu kez geziniz biraz daha ıslak olsa da, tadını çıkarmışa benziyorsunuz. Fotoğraflar insanın içini açıyor. Tanıdığım en iyi fotoğrafçı sistem uzmanısın ))

  17. terken

    artvin’e bagliyken galiba 1952′de bir kalem darbesiyle rize’ye dahil ediliveren bir koyun adi da benim nufus cuzdanimda (idi). artik o zaman basbakan kimse… yazdiklarinizi okurken, ben de son gittigimde sizin gibi hissetmistim, onlari hatirladim ve fotograflari da gorunce tekrar gitmis kadar oldum. ne guzel oldu bilseniz.

  18. Eski

    Sakladıysan, küçükken çektiğin Artvin fotoğraflarıyla yenileri karşılaştır. Aynı bakış sanki..

  19. Cengiz

    Bende yazınızın her paragrafına ve her resime ayrı ayrı yorum yazmak isterdim ama malum ki uzun kaçar.Ama bahsettiğiniz gibi ayrı yazacağnız yazılara da yorum yapmak isterim.(meren’in gezi hakkında tekrar yazması için teşvik)
    Memleketinizi, köyünüzü unutmadığınız için ve kalkıp taa amerikalardan gelip gezmiş olduğunuz için bir hemşehriniz olarak size teşekkür ediyorum.Bölgenin tanıtımında katkıda bulunduğunuz için de ayrıca teşekkür ediyorum.Daha önceki pardus uzantılı blogunuzdan bazı resimler alıp barhal köyünde kullanmıştım.Bu fotoğraflardanda bazılarına sitemizde yer vermek istediğimizi belirtir saygılar sunarım.

    Cengiz GÜNDÜZ artvin.biz editörü

  20. Caner

    Ah biz bir de fotoğraflara bakıyoruz sadece. Yazıları okuyun, yazıları. (Yeni okudum yazıları ve sadece fotoğraflara bakıp geçmekle nasıl bir hata yaptığımı anladım)

    Şu göç meselesi hep canımı sıkmıştır. Müsade buyurursanız ben de bir şeyler yazmak isterim:
    Babam. Babamınki de bir göç aslında: çocukken terk et köyünü, ancak sizinki gibi okumak için değil, çalışmak için gel İstanbul’a. Asıl daha acı olanı, babası yani dedem. Onlar ise savaştan ve Sırp zulmünden kaçmışlar. Garip “nene”m, aylarca öküzlerle yol katettiklerini, gavurun varlarını yoklarını aldıklarını, Tekirdağ’daki toprak evi yaparken ne zor günler geçirdiklerini anlatır durur. Bana en zor gelen de, bu güne kadar sevgi ve gözyaşı adına pek bir şey tecrübe edemediğim dedemin, kendisine memleketi Yugovlasya’yı ziyaret edip etmek istemediği sorulduğunda ağlar gibi olup, “Cemil, oğlum, oraya gidersem dönemem!” demesiydi. Şimdi bu yazıları okuyunca bunlar geliyor aklıma, üzülüyorum. İnsanların memleketlerini, şehirlerini, köylerini sırf şartlar yüzünden terk edip yer değiştirmeleri, aslında kendilerine ait ne varsa, orada bırakıyor olmaları anlamına geliyor. (…) Meğer dedemler orada (Yugoslavya) çok mutluymuş. Bir çiftlikleri, bir sürü hayvanları varmış. Köy tipik bir Türk köyü, cami, okul, ağıllar ve ahırlar ve sürüsüyle mısır ve meyve bahçeleri. Varlıklı insanlarmış hem. Ama göç yolunda, karşılaştıkları zorluklar, hapis hayatı, onlara çok ağır gelmiş. Üstüne üstlük amcasının “Müslüman ülkesi”ne gelip de dolandırılması çok zoruna gitmiş. Babam, amcasını anlatır: “Tipik bir Osmanlı erkeğiydi. Hayal meyal hatırlıyorum ama bıyıklarıyla kuşağını hiç unutmuyorum. Tütünü vardı kuşağında. Çarıkları ve şalvarı da vardı. Kuşak rengarenkti, galiba Konya’dan göç eden büyük büyük -yörük- dedelerinden kalma. Ama Türkiye’ye göç ettikten sonra çingenelerin onun babadan kalma bu eşyasını alması çok zoruna gitmişti. “Müslüman ülkesi, Ata, dede ülkesi dedik kızanım ama dolandırıldık, iyi mi?” derdi.” (…)

    Meren, her şey için teşekkürler. Sağ olun…

  21. sina

    Ben de şu klasik gezi yazılanlardan sıkıldım Murat. Her uçağa bindiğimde skylife elim gittiğinde iki sayfa cevirip bırakıyorum. Galiba zamanenin gerekliliği ile gezi yazılarında ciddi bir yeniden yapılanma lazım. Keza gezi fotoğraflarında da…

    Bu açıdan yazı çok hoşuma gitti. Klasik gezi yazıları, tıpkı basmakalıp türk tarh kitaplarındaki belli ezberler ile yazılmamış, olabildiğince spontane ve yaşanılanı da aktarmış. Bu çok guzel bir olay. Belki zamanla bu gezi oalyını işe dönüşterebilirsin ha ne dersin? :P

    Yeni nesil eski nesil ayrımını çoğu zaman doğru bulmuyorum kaldı ki, bu eski nesil dediğin bazen 80li bile olabiliyor. Yeni nesil 95li. Yahut 60lı eski nesil iken 80li yeni falan… Ama bir gercek varki, dijital ile tanışmış, sinema kültürü oturmuş, seçici ve birçok konuda doğru yanlış fikri olan, retro nedir bilen :P buna bayılan yada nefret eden yeni nesil için bence çok daha samimi bir yazı.

    Kaldıki aklıma şunu soktun. Gezi fotoğrafları illaki, oranın en bilindik yerlerini yada en doğru anlatımlarını içermek zorunda değil. Çekilen fotoğraflar üzerinden yazı yazmak daha mı guzel oluyor ne?

    Öperim selamlar istanbuldan…

    Bu arada ben olsam 40-50 yolculuk durmaksızın imkansız :)) onun için ayrıca bravo vallahi :)))

  22. A. Murat Eren

    Ben de “Sina severdi bu yazıyı, nerelerde acaba” diyordum tam ;)

    Yazıyı klasik gezi yazılarının sıkıştığı kalıbın dışında bulmana sevindim. Fakat benim avantajım yöreyi de halkını da biliyor, tanıyor olmamdı aslında. Hasankeyf’e gidip bir gezi yazısı yazacak olsa idim belki ben de herkesin çektiği yerleri çekip herkes gibi klişe bir Hasankeyf yazısı yazardım. Gezi yazısı gezilen yerde şöyle 3-5 ay geçirmeden yazılacak bir şey değil bana kalırsa. Bizim dergilerde sıkça rastladığımız, iki günlük ziyaret ardından yazıverilen gezi yazıları sıkıcı oluyor biraz.

    Hazır gezi yazısı demişken aklıma geçen yukarıda fotoğrafı bulunan şaheser insan Uygar tarafından bize verilen dergilerden birisi olan Geo’nun 43. sayısında Tunç Fındık‘ın 8.167 metrelik Dhaulagiri’ye çıkışını anlattığı bir yazı okudum. Anlatım mükemmel, fotoğraflar mükemmel, yaptığı iş zaten mükemmel. O sayıyı kesinlikle bulup okumanı tavsiye ederim (bu yazıyı okumaya üşenmeyip de buraya kadar gelmiş herkese de şiddetle tavsiye ederim). Dur ben üşenmeyip bununla ilgili günlüğe bir şeyler yazmaya çalışayım bu gün, bilmeyenler duysun.

    Son olarak düğün fotoğraflarını gördüm (1, 2, ), bir ara ne düşündüğümle ilgili bir şeyler yazmak istiyorum, bakalım :)

    Selam, sevgi.

  23. Eray

    Sevgili Meren Bey,

    1-Fotoğraflar ve yazı muhteşem! Tek kelimeyle!!
    2-”Köy adlarını değiştirme mevzusu”nu hiç anlamış değilim ve ve ve… sinir bozucu…
    3-Memleketten, “toprak”tan bir ağaç gibi sökülerek sürgün edilmek ya da göçe zorlanmak çok acı veren bir şeymiş… Herkese Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” üçlmesini okumalarını tavsiye ediyorum. Birinci cildin adı Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana…

    Çok teşekkürler bu güzel blog girişi için!!!

  24. Levent Yaralı

    Ellerine, gözüne, yüreğine sağlık Murat. Gördüğüm en güzel Artvin fotoğraflarından bir kısmı burada.

  25. ElifinGunlugu

    Her şey söylenmiş gibi, hem fotoğraflarda hem yorumlarda… Keyifle ve ilgiyle okudum. Moleschino üzerinden geldim; kalıcı konuk olurum artık:)

  26. Hilal

    Elinize, dilinize, ayaklarınıza sağlk. NE güzel fotograflar. Barhal\’ın doğası başka hiç bir gereksinime yer bırakmamış adeta. Karadeniz gezisi adete bir gereklilik oldu. Şöle uzub soluklu bir gezi. Ekimdeki memleket seyahatimizin arkasına eklesek mi acep? 1 yaşındaki çocukla nasıl olur? Sanırım kar olur o sıralar oralarda. Yazın gitmek gerek sanırım ki sonbahar ya da ilkbahar havasını yaşamak için.
    Tekrar teşekkürler. Ellerinize sağlk.
    Sevgiler.

  27. ismail yazıcı

    yazı süper fotolar süper marsis süper satibe süper samçeliyat süper dabakların harmanda yapılan maçlar süper sahsev süper barhal süper… süper süper süper..meti ismailden selamlar saygılar

  28. Ahmet

    Memleketimden döneli bir kaç gün oldu, sürekli bir burukluk var içimde.
    Oralarda kalmak ayrı bir dünya, ayrılık kararı vermek ise bambaşka.
    Kendimi boğulurken sudan çıkıp şöyle derin bir nefes almış gibi hissediyorum buraları görünce, depresyonda falanda değilim üstelik.
    Yazdıklarınız beni çok duygulandırdı.
    Annemi, Babamı, Dedemi hatırladım, her sabah baktıkları manzara geldi gözümün önüne, görebildiğim her yerin yeşil olduğu zamanları özledim.
    Şimdi beton dolu bir şehrin içindeyim, penceremden sıcak hava ile berabar kalabalıklar, bağırtılar kornalar ve araba sesleri eksik olmuyor.
    Çok özledim “Ceniği” Canik dağlarını.
    Paylaşabilmeyi ve oralarda nefes almayı.

    Bu yazınız ve fotoğraflarınız için size çok teşekkür ederim, bizde gezdik sizin ile beraber üstelik yorulmadık da.

  29. Ulaş D. Karasungur

    Çok güzel yazılar, fotoğraflar ve videolar. Bir kaç defa okudum. Tesadüfen Kazım Koyuncu’ yu dinlerken okudum bir defasında da. Tavsiye ederim. Daha önceki yazılarla ( Bekle Bizi Artvin, Geliyoruz, Artvin Güncellemesi ) bir bütün olarak okunduğunda, aidiyet konusunu içerdiğini bariz bir şekilde görmek, tatmak mümkün. Konu derin, konu güzel.

    Neyse, fazla uzatıp şişirmeyelim bu güzel yazının altını :)

    Teşekkürler.

  30. thetherapytime

    Lutfen bize daha fazla anlat oraları.

  31. elif üzer

    meren ben maalesef yarışmaya istanbuldan katılıyorum bir köyüm yok gidecek, olanları da çok kıskanıyorum hele rizede artvinde köyü olanları daha çok kıskanıyorum :( çok değil 2 sene önce kaçkarlara çıktım ve o dağlara aşık oldum. bu duygu nasıl tarif edilir başka bilmiyorum.

    ve her sabah birbirinden güzel o manzaralara uyanan çocuklar nereye giderler büyürken :(

    bu yazıyla bir bilim insanından çok bir duygu insanı olmuşsun :) (tabii merence bir duygusallık var, kararınca..

    rizeye giderken “bekle bizi artvin” de kalmıştım. bu sabah hopadan döndüğümde aklımda “meren ne yazdı?” vardı.

    çok pek çok teşekkür ederim.

    elif (nuzerel)

  32. Can Devecioğlu

    Fotoğraf makinenizin marka ve modeli nedir acaba?

  33. Meren

    Fotoğraf makinenizin marka ve modeli nedir acaba?

    Nikon D300.

  34. Can Devecioğlu

    Harikaymış yahu :) Güle güle kullanın fotoğraflarınız çok güzel.

  35. Meren

    Harikaymış yahu :) Güle güle kullanın fotoğraflarınız çok güzel.

    Teşekkür ederim, beğenmenize sevindim :)

  36. Nevin Hirik

    Sevgili Meren,

    Fotograflarina, yazdiklarina .. baktikca, sana ne diyeyim, ellerin dert gormesin..

    Aklinla, yureginle, yeteneklerinle en cok da ozgur ruhunla sen cok yasa e mi..

  37. Meren

    Değerli Nevin,

    Yaptıkları ile bana ilham veren bir kişiden bunları duymak onur verici. Çok teşekkür ederim :)

    Sevgi,
    Selam.

  38. mustafa tekin

    merhaba murat yeğen tahmin ediyorum halit eren beyin oğlusun resimler yazılar harika ama eski günleri yaşayan insanlar yaşadıklarını bire bir anlatsalarda yaşamadıktan sonra anlamak mümkün değil.

    merhum büyükbaban sağ olsa yaşadıklarını anlatsa birazcık fikir sahibi olurdun belki. ilk bahar olmadan tahta bavulun içine çekiç mala şekül bir miktar yiyecek düşerlerdi yollara (babamın gurbet arkadaşıdır) en yakın araba yusufeli oradan erzurum tren garı. işyeri ise ülkenin diğer ucu ege bölgesi. tanıdık müteahit ismail tekin. 3-4 ay çalış sonra evine dön, çoluk-çocuk yiyecek giyecek bekliyor. bu yıllarca hep aynı devam etti. bu insanlar neden oraları tek ettiğinin sebebinin sadece bir tanesi.

    sizler yurt dışında okumuşsunuz anladığım kadarıyla. bu kültürü o tabii güzellikleri yaşatmak orada insanlarin hayatını sürdürebilmesini yolunu açmak sizlere düşüyor.

    biraz uzadı kusura bakma bu konularda oldukça doluyum.
    aydın ili kuyucak ilçesinden selam ve sevgilerimle.

  39. A. Murat Eren

    Sevgili Mustafa Tekin Ağabey,

    biraz uzadı kusura bakma bu konularda oldukça doluyum.

    Hiç kusuru olur mu, zahmet edip yazmışsınız, daha ne isterim. İstediğiniz kadar yazın, başımın üstünde yeriniz olur. Buraya kadar gelip okuyanlar için de bulunmaz bir kaynaktır sizin gibi insanların bildiklerini aktarması (babanızın büyükbabamın gurbet arkadaşı olmasından yola çıkarak hayatınızın büyük kısmını Barhal’da geçirdiğinizi tahmin ediyorum).

    O eski günleri kaçırdığımdan olsa gerek ben şu soruya bir türlü yanıt bulamıyorum: Para ihtiyacı ne zaman (ve neden) insanları gurbete gitmeye mecbur bırakacak kadar önemli oldu? Su var, toprak var, tarım, hayvancılık, dokumacılık, arıcılık vesaire var, kendi kendine yetebilir bir köy Barhal. Şimdi öyle olmasa da bundan 400 yıl önce yetiyormuş kendi kendisine Barhal, 300 yıl önce yetiyormuş, 200 yıl önce yetiyormuş… Birden ortaya çıkan ve insanları para kazanmak için gurbete gitmeye iten şey ne idi, düşünüyorum ama bulamıyorum (aklıma bir takım şeyler geliyor, fakat beni tatmin etmiyor).

    Sevgiler,
    Selamlar.

  40. Uğur Samsa

    Beklediğimiz yolculuk nihayet tamamlandı :) Biz de seninle birlikte gezmiş olduk Meren :) Köyünü bize tanıtmış oldun. Fotoğraflar hakkında bir şey yazmaya gerek yok zaten, harikalar.

  41. Karabey

    Çok güzel bir yazı olmuş tebrik ederim, oralı siyaset adamlarından sonra bilim insanları ile tanıştıkça daha bi güzel oluyor. En azından İnternet üzerinden de olsa… Yıllardır oralarda geziyorum ve araştırıyorum, Ahmet Amcadan Mustafa Amcaya birçoğunu tanıyorum. Barhal ve Gudakshev vadisi Gerçekten doğa ve yaban hayatı açısında ender yerler arasında. Bu arada H. Avni Özen’i tanıyormusun bilmiyorum ama yaban hayatı ile ilgili oldukça güzel hikayeleri var oralı birisi olarak kitabının ingilizcesi de var. Tükçesi Alfa yayınlarından “Bak şu ayının yaptığına” İngilizcesi de vardı ama kaldı mı bilmiyorum daha çok İngiltere de satıldı sanırım.

    Bu arada bu güzellikleri sözde “enerji” uğruna bitirmek için Yusufeli\’de yaklaşık 26 tane HES santrali yapılması düşünülüyor. Bunlardan özellikle bir tanesi Barhal\’ın hemen girişinde planlanıyor ve Barhal’ın istimlak edilip yerinin değişmesi söz konusu. Bu konuda bütün Doğu Karadenizlliler bir araya gelip bir paltform kurdu; derelerin kardeşliği diye. Artvin kültür yardımlaşma derneği ve vakfı tarafından da bu platform destekleniyor ve gerekli zamanlarda avukat ve bilgi desteği sağlanıyor. Bu konuda bütün Yusufelilerin biraraya gelip bir ortak duruş sergilemesi gerekiyor. Aksi takdirde bu güzellikler beş on sene içinde İspir Yedigöller ve Aksu köylerinin kadaerine benzeyebilir. Bu arada benzer güzellikte olan bu Hodaçur ve Salaçur vadilerinde 4 tane HES yaplıyor ve yol 10 metre yükseltilmiş tüm tünel pasaları yola dökülerek dereler 1 metre genişlikte akmaya başlamış, tüm balıkların ve su samurlarının yaşam alanı tahrip edilmiş durumda. 3000 tane ceviz ağacının pasalar altında kaldığı söyleniyor.

    Umarım bu güzellikleri herkes görebilir, sevgiler….

  42. A. Murat Eren

    Karabey,

    Bilgiler için çok teşekkür ediyorum. Avni Özen’i tanıyorum, akrabayız, “Bak şu ayının yaptığına” isimli kitabının varlığını biliyorum, lakin okuma şansım olmadı bir türlü.

    Barhal’ın istimlak edilip yerinin değişmesi bir ihtimalden ziyade kesin idi ben gittiğim tarihte, ne yazık ki yöre insanının “devlet’in ihtiyacı olmuş, yerimiz yurdumuz feda olsun” yaklaşımı fena halde sömürülüyor (hatta mühendisler fizibilite çalışması yapmaya geldiklerinde paşalar gibi ağırlanmışlar, birisi “her yerde taş ile sopa ile kovalarlar, jandarma ile geri geliriz” diye şaşkınlığını dile getirmiş).

    Yöre insanının bu konuda bilgilendirilmesi için çalışan, bir kamuoyu oluşturmak sureti ile bu çevre katliamını tüm yöre için durdurmaya çalışan her türlü organizasyona elimden gelen desteği vermek isterim. Profesyonel çözünürlükte, her türlü medyada yayınlanabilecek kalitede naçizane bir fotoğraf arşivim var (bir kısmı da yukarıda), ihtiyaç olduğu durumda onları bu organizasyonların kullanımına karşılık beklemeksizin sunmak isterim. Ne yazık ki bunun dışında ne yapabilirim bilemiyorum.

    Selamlar.

  43. Yusuf Değirmencioğlu

    Arkadaşlar yaz aylarında yorum yazmışlar. Şimdi kışa giriyoruz.Bu soğuk havalarda,resimleriniz içimi ısıttı.tşk.ederim

  44. MEHMET DABAK

    SEVGİLİ MURAT KARDEŞİM BEN MEHMET DABAK BENİ İYİ TANİMAN LAZIM BEN SİZİNLE AZMİ KOYUN OTLATTIK  SONRA BİR DAHA GÖRÜŞEMEDİK GEÇEN SENE KÖYE GELMİSSİN SENİNLE GENE GÖRÜŞEMEDİK BİRKAÇ GÜN ERKEN AYRILMAK ZORUNDA KALDIM ONUN İÇİN KÖYDEN ŞU ANDA SAMCELİYAT DERNEĞİ BAŞKANLIĞINI YÜRÜTÜYORUM AMA YANLIZ BU EDRNEK SAMCELİYATTA YERİ OLAN KİŞİ LERİN ÜYE OLDUKLARI BİR DERNEK TİR AMACIMIZ BU DERNEK VASITASIYLA YAYLAMIZI ESKİ HALİNE GETİRE BİLMEKTİR YANİ EVLERİ ONARİP YAZLARI TÜRİZME AÇMAKTIR ŞUANDA TURİZME UYGUN BİRİNCİ DERECE BİZİM YAYLA GOSTERİLİYOR AMA ÇOK ÜZÜLEREK BELİRTMEK İSTİYORUM Kİ ERENLER BİZİM MAHALLEMİZİN EN ÖNEMLİ HANESİ OLUR AMA DAHA BİR KİŞİYİ BİLE ÜYE YAPAMADIK ŞUANDA 88 ÜYEMİZ VAR AMA ERENLERDEN BİRKİŞİ YOK BU BİZLERİ ÇOK ÜZÜYOR BİZ İSTİYORUZKİ HERKES ÜYE OLSUN BUŞEKİLDE GÜÇLÜ OLALIM VE HEDEFİMİZE  ULAŞALIM BU KONUDA SİZİN DESTEKLERİNİZİ BEKLİYORUZ TEŞEKKÜR EDİYORUM GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE ALLAHA EMANET OLUNUZ
     

  45. A. Murat Eren

    Eh beni üye yapalım işte o zaman :) E-posta ile bağlantıya geçeceğim.

  46. Asiye Çelik yıldız

    Canım benim,  yusufelinin bugüne kadar çekilmiş en güzel fotoğraflarını çekip birde güzel yorumlarınla dahadabir güzelleştirmişsin yüreğine ve ellerine sağlık tabiki ayaklarınada sağlık allah güç kuvvet versin ve bol bol gez. Allaha emanet olunuz.  Güzel Duyguyu ve tatlı mereni öpüyorum.

  47. Yiğit Koçbay

    Blogunuzu yaklaşık 3 aydır vakit buldukça takip ediyorum.Fotoğraf olarak Artvin konusunu çok beğendim.Gerek ışık seçiminiz gerekse de çekim açılarınız çok hoş.Renklerde aslında yöre hakkında herşeyi anlatıyor.Fotoğraf çekme uğraşında henüz amatörün yarısı  biri olarak bana fotoğraflarınızla çok şey öğretiyorsunuz.
    Teşekkürler…

  48. canan

    Çok farklı olmuş.. Mekanın insanın duygularına nasıl hükmettiğinin bir örneği olarak saklayacağım bu yazıyı..  Diğer tüm yazılardaki kokudan farklı, burun direği sızlatan kokular karışmış bu yazıya..

  49. Mustafa

    Merhaba,
    93 Harbinden sonra Maçahel‘den Anadolu’nun farklı yerlerine göç ettirilen bir ailenin 6-7 nesil sonraki mensubuyum. Neredeyse etrafımdaki herkes, 100 yıl önce büyüklerimizin yerleştiği ve büyüdüğümüz bu yerleri kendi evi olarak kabul etmiş durumda. Bense bu kaçınılmaz kabullenme haline ek olarak, içten içe bir tedirginlik yaşadığımı hissettim hep. Hiç gitmediğim, bırakın birkaç haftayı bir gün bile geçiremediğim bir yerin gerçek evim olduğunu düşündürecek şeyler çıktı hep karşıma. Bu sayfa da onlardan bir tanesi. Ne şekilde ulaştığımın farkında olmadığım bu sayfayı da bir işaret olarak kabul ediyorum (: Ne zamandır aklımda olan tur için biraz daha heveslendim şimdi.
    Elinize sağlık. Bundan sonra sayfanıza nasıl geldiğimin farkında olacağım.

  50. Bilal Değirmenci

    Çok içten bir gezi yazısı olmuş, fotoğraflar da Barhal’ın güzelliğine yakışır kalitede. bu güzellikleri hatırlattığınız için teşekkürler. Yusufeli-Barhal-Yaylalar hattına ilk defa 2008′de giden, sonra bunu “her yaz yapılması gereken bir rutin” olarak kabul eden bir ademoğlu olarak yazıyı ve fotoğrafları özlemle okudum. Barhal ve bölgeye dair konuşulması gereken çok şey var, hesler, devlet politikaları, göçler, ekoturizm adı altında yapılanların götürdükleri.. Bunların ideolojilere, kısa vadeli vizyonsuz politikalara kurban edilmeden derinlikli bir şekilde konuşulup olumlu adımlar atılması hepimizin ümidi..

  51. erkin

    Bir “gezici!” sıfatıyla Artvin’e gitmek harika bir tattı benim için. Hamuru-çamuru Artvin’de yoğurulmuş birinin bana verdiği tat bambaşka oldu, fakat bunu da çok beğendim.
    Hamurunuza- çamurunuza sağlık sayın Meren, pek bir mutlu olduk ).

  52. sam

    Ben de insansız yerleri fotoğraflamak istiyorum,yağmur yağan yaylaları…Burada kullanılan ekipman nedir ?? d700+++

  53. SEYFİ

    MERHABA,BARHAL VE YÖRESİNİ TANITAN FOTOĞRAFLAR VE YORUMLARINIZ  GERÇEKTEN ÇOK GÜZEL OLMUŞ;BU VE BENZERİ FAALİYETLERİNİZİN DEVAMINI GÖRMEK DİLEĞİYLE ….

  54. mustafa tekin

    murat bey yeniden merhaba uzun zaman oldu bu sayfayı  bulamıyordum tesadüfen karşıma çıktı bende köyümü cok seviyorum 1973 yılından bu yana aydında yaşıyorum. büyük baban rahmetliyi iyi tanırdım allah mekanını cennet etsin. ben köylerimizin göçünü kendimce şöyle ıizah ediyorum. 1910 yılındadedem rahmetli komşu köyün pişnar mah. barhalda  ev ve arazisıyla bir haneyi satın almış  4cocukğu rahatça geçindirmiş sonra 3 erkek evlenmişbunların 12 çocuğu olmuş önlardan biride benim bizim çocuklarımız 30 kadar birde onların çocuklarını bir araya getirsek birer ev arsası düşmuyor göç adeta alın yazısı olmuş ama herkes gidince bu sefsr oradaki hayat bitme noktasına geldi. çozüm için çok düşünmek lazım kalan insanları orada tutmak bizler düşen bir görevdir selam ve sevgiler.

  55. zeynep

    mrba ilk kez yazıyorum ftoraflar süüüüüüüüüüper resımlerdekıleri tanıyomum harıka yerler

  56. ramazan balcıoğlu

    Barhal’da 7 gün gezinizi aynen dergimde kullanmak istiyorum. Ben de Artvinli bir gazeteciyim. Dergim kültür sanat alanında türkiye’de yayın yapıyor. 10 bin kişiye ulaşmaya çalışıyoruz. Bana geri dönerseniz size dergimi de yollarım incelersiniz.
    bu yazınızı ve fotoğraflarınızı isminizle birlikte yayınlamak istiyorum.
    bana dönerseniz sevinirim.
    ramazan balhcıoğlu (0532 240 08 52)
    kolay gelsin

  57. Ramazan Balcıoğlu

    Sevgili arkadaşlar…
    Bu emek verdiğiniz, mutlu olduğunuz, kesinlikle Artvinimizi dünyaya tanıttığınız için, bu güzel günlüğünüzü yazdığınız için size teşekkür ederim. Size bir itirafta bulunayım. Yazınızı resimlerinizle birlikte çaldım. Çalmakla kalmayıp 7 bin kişiye ulaşan bir dergide yayımladım. Kötü mü ettim, iyi mi bilmiyorum. Ama bana vereceğiniz yanıtla bileceğiz. 08artvin dergisinde mart nisan sayısında 4 sayfa kullandım. Yazınızı biraz düzelterek koydum ama aslına dokunmadım. Hepinize teşşakür ederim. Bana ulaşmak isterseniz rbalcioglu@gmail.com  ayrıca 0532 240 08 52 telefonum. kendinize iyi davranın, hoşçakalın…

  58. ceyhun kaya

    Murat Bey,
    Eşim köyünüzün biraz daha yukarısındaki Hevek (yaylalar) köyünün meretet mahallesindendir. Ben ise Trabzonluyum. Fotoğraflarınız çok etkileyici. Ben henüz amatör bile değilim. Önümüzdeki hafta orada olacağım nasip olursa. Sormak istediğim bu fotoğraflarda herhangi bir filtre veya dijital efekt olup olmadığı.
    Yazınız için yüreğinize, fotoğraflar için gözünüze sağlık.
    Teşekkürler.

  59. kerem

    ne güzel yer biyolokumdan buraya link oldum çok güzel bir site sizin çok güzel resimler eline sağlık meren….

  60. Übermut

    Yazınızı Keyifle çektiğiniz resimleride görsel bir şölen olarak takip ettim..Bir Barhallı olarak hayatımda 2 kere gidebildiğim bana memleketimi yaşattınız..Hani derlerya orda bir köy var uzakta gitmesemde görmesemde o köy bizim köyümüzdür die..Benden sonraki kuşaklara inşAllah memleketlerine benim kadar yabancı olmamaları için elimden geleni yapıcam..O cennet kokan toprakları herkese tanıtmakda bizim başlıca görevimiz olmalı..Sizede bu konuda ki yardımlarınız için teşekkür ediyorum.

  61. Aykut Başar

    Merthaba,iki gün oldu sizi keşfedeli :)dün akşam ve bu gün okumaya devam bakalım sonu nereye gidecek:)Müthiş bi tarzınız olduğunu düşünüyorum ama şımartmamak için bunu söylemeyeceğim:)Son olarak ”Normalde çocukları pek sevmem. Sevmemek için tonla sebebim var fakat en önemli iki tanesi şunlar: anlattığım şeyleri anlamıyorlar, anlattıkları şeyler ilgimi çekmiyor (eminim onlar da benim için aynı şeyleri hissediyorlardır)”burada koptum hala düşündükçe gülüyorum:))

  62. emrah

    artvinliymişsin ya sen :) 

  63. ayla esen

    Kıskandımmı??? hayır kahroldummm..Fotograflar+Doga+sizler= muhteşemsiniz

  64. Osman KARAHAN

    Sevgili Merencim.Makineniz den çıkan hepsi birbirinden nadide bu resimleri görünce önce bu resimleri çeken siz denizle  sonrada memleketimle onere oldum.Muhteşem güzellikte bir baba yurdumuz var. İsviçre Alplerini en az ona katlayacak bu harkülade güzellikleri manzaraları öncelikle o memleketin öz asude insanları ve herkesin yakından görmesini tavsiye ederim.Teşekkürler Merencim.İyi ki Barhallıyız…Selamlarımla…

  65. Murat sancal

    Geldiğinizde borçkada verdiğiniz seminerde bende görevliydim yıllar geçsede sizi unutmadm takipçinizim bu arada  ve Artvinli  olduğun için gurur duyuyorum .. ?

  66. betül

    ne güzel yazmışsınız, fotoğraflamışsınız. Sanırım keşfetmekte biraz geç kaldım. Neyse.. Öylesine çok isterdim ki sizinle horon oynamayı :) 

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün