Dijital Müdahale Fotoğrafı Öldürür Mü?

6/12/2009, 06:03

Dijital müdahalelerin dijital fotoğraf makineleri ile fotoğraf çekenler tarafından bile sık sık eleştirildiğine tanık oluyorum. Bu konuda ne düşündüğümü açıkça yazarsam sadece bu konu üzerine düşünmemiş olanları düşünmeye teşvik etmekle kalmaz, bu konu üzerine yapılan tartışmalarda referans olarak gösterilebilecek bir yazı da ortaya çıkmış olur diye düşündüm.

Bu günlükte “en güzel manzara fotoğraflarının nasıl çekileceğini” öğrenmek isteyenlere teknik ipuçları vermiyor, “fotoğrafla ilgili şunu diyene nasıl bir cevap vermenin uygun düşeceğinin” kısayolunu arayanlar için kerameti kendinden menkul önermeler sunmuyorum, bu yüzden de derdimi anlatmam biraz uzun sürüyor, yazdığım yazıları okumak biraz emek istiyor. Maalesef bu yazı da bir istisna değil.

Oysa “hayır, dijital müdahale fotoğrafı öldürmez, ve en iyi manzara fotoğrafları da f/8 + ISO 50 + tripod + polarize filtre + optik aberasyonu düşük geniş açılı lens ile çekilir” diyebilmeyi ben de isterdim. Böylece hem daha çok okurum olurdu, hem bu tip yazıları yazmaya daha az vakit harcardım, hem de burası kızların kendileri teklif ettikleri, erkeklerin teraziye tıkladıkları müthiş bir paylaşım ortamı olurdu. Fakat biliyorum ki siz beni böyle seviyorsunuz (smiley).

Tatlı yiyelim tatlı konuşalım” konseptine hürmeten, yazı öncesi bir fotoğraf (sabredenler için yazı sonunda da bir tane olabilir):

Dijital fotoğrafçılık ile ilgili eleştirilerin sahipleri ve eleştirileri bir kaç farklı grupta toplanabilir.

Ben bu gruplar içerisindeki en geniş iki grubu şunlar olarak görüyorum:

  • Analog fotoğraf makineleri, film ve karanlık oda ile çalışan ve dijital fotoğraf makineleri, dijital baskı, dijital işleme ve bu gibi dijital fotoğraf tekniklerini eleştiren, bunların fotoğrafa zarar verdiğini, bu yöntemlerle elde edilen şeylerin fotoğraf olmadığını iddia eden fotoğrafçılar.
  • Dijital fotoğraf makineleri ile çalışan ve dijital fotoğraf işleme tekniklerinin fotoğrafa zarar verdiğini ya da bunların fotoğraf olmadığını, yapılan dijital müdahalelerin fotoğrafın değerini düşürdüğünü iddia eden fotoğrafçılar olarak görüyorum.

Bu grupları yazının iki noktasında hatırlamanız gerekecek.

Her iki grubun iddialarına dair ne düşündüğümü yazmaya başlamadan önce “fotoğraf bir nedir?” sorusuna yanıt aramalı. Zira ben tanım yapmasını çok severim. Düşüncelerimi toparlamama ve herhangi bir konuda tartışırken saçmaladığımı fazla uzaklaşmadan fark etmeme yardımcı olur. Bununla beraber fotoğraf konusunda tartışıp, kendisine “peki fotoğrafı nasıl tanımlıyorsun, fotoğraf nedir?” dendiğinde önce şaşkın şaşkın bakıp, sonra sorunun anlamsızlığından yakınmak ve hemen ardından konuyu değiştirmek taktiğinin de başarılı şekilde icra edilebildiğine defalarca şahit oldum, tercih meselesi. Bunu yapmak istemeyenler için gelsin o zaman: Fotoğraf nedir? Neye “fotoğraf” diyoruz? Fotoğrafı nasıl tanımlayacağız?

  • Fotoğraf, fotoğraf makinesi ile elde edilen midir?
  • Fotoğraf bir optik düzenek vasıtasıyla çekilen midir?
  • Fotoğraf bir film ya da sensör üzerine düşen ışık ile oluşan mıdır?

Bir çoğunuzun bu tanımların yetersizliğini görebildiğini tahmin ediyorum, her birinin çizdiği sınırın dışında kalan fotoğraflar ya da fotoğraf çekim araçları hayal etmek mümkün. Ben böyle hassas konularda sınırlayıcı değil kucaklayıcı tanımlar yapmanın faydasını çok görmüş birisi olarak fotoğrafın tanımını “fotoğraf” kelimesinden yola çıkarak yapıyorum. Bu durumda fotoğraf bence şudur:

Işık etkisi ile iz bırakmak eyleminin sonunda ortaya çıkan şey

Çünkü kavram olarak fotoğraf optik düzeneklerin, ışığa duyarlı kimyasal yüzeylerin ya da ışık sensörlerinin oluşturduğu düzeneklerin üzerinde bir şeydir ve tanımı ortaya çıkarılması esnasında kullanılan araçlar ile sınırlandırılamaz. Ben tanımın kısa, öz ve kucaklayıcı olanını severim.

***

Bu tanım ile beraber yukarıda bahsettiğim gruplardan ilkine verdiğim yanıt kendiliğinden ortaya çıkıyor zaten. Çünkü onlarla görüş ayrılığımız henüz tanım noktasında başlıyor. Dar bulduğum bir bakış açısı ile ışığın etkisinin ancak film üzerinde saklandığı koşulda o şeyin fotoğraf olacağını, sensör üzerine düşen fotonların oluşturduğu görüntünün fotoğraf olmayacağını iddia ediyorlar (bunu bu şekilde dillendirmiyorlar tabi, böyle deseler işin içindeki anlamsızlığı kendileri de tespit edebilir).

Bu grup ile hayatını mum ışığında geçirmiş birisinin kendisine Edison’dan bahsedildiğinde “heee onunki ışık deyil” demesi arasında bir benzerlik var, hem hüzünlü, hem komik, hem de can sıkıcı bir benzerlik… Tanımlar farklı olduğu için zaten tartışmaya gerek yok. Bendeniz eğer bir tartışmanın bu noktaya geldiğinden şüphelenirsem ninjaların ortadan yok olmadan önce küçük bir duman bombası atmasına benzer bir şekilde “bir tartışma esnasında argüman olarak ‘hıhı evet’ demek” saldırımı gerçekleştirip kafası karışıklığını fırsat biliyor ve olay mahallinden uzaklaşıyorum.

Ansel Adams’ın şöyle bir sözü var mesela:

Fotoğraf, ifadenin ve iletişimin güçlü bir ortamı olarak, sonsuz çeşitlilikte algı, yorum ve uygulama şekli sunuyor.

Ne kadar “abstract” bir yaklaşım. Zaten nedense büyük adamların böyle küçük detaylara takıldıklarını hiç görmezsiniz, takılsalar nasıl cevap verdiklerine bakıp onları taklit etmek ne kolay olurdu.

***

İlk grup böyleyken ikinci grup çok daha iyi bir noktada sayılmaz bence. Çünkü bu gruptaki insanlar dijital bir fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekip, dijital müdahaleyi yanlış, fotoğrafın ruhuna aykırı buluyorlar.

Oysa dijital müdahale çok geniş bir kavram ve -sıkı durun- Photoshop ile sınırlı değil.

Bir fotoğrafta dijital müdahale olduğu durumda onun değerinin düştüğüne inananların bu sanrısının, ellerindeki dijital fotoğraf makinesinin nasıl çalıştığını bilmemelerinden ileri geldiğini düşünüyorum. Aslında hepimiz dijital bir fotoğraf makinesinin nasıl çalıştığını az-çok biliyoruz: 1. ışık lens yardımı ile kırılarak sensör üzerinde görüntünün bir projeksiyonu oluşur, 2. bi’ şeyler olur, 3. LCD ekrandan ne çektiğimize bakar, çevirip arkadaşlarımıza filan gösteririz. Bununla beraber o arada olan bi’ şeyler, pek de öyle geçiştirilecek türden şeyler değil. Daha önce karşılaşma fırsatı bulamamışlar için dijital bir fotoğraf makinesi görüntüyü nasıl oluşturduğunu özetlemeye çalışayım:

Perde kalktığı anda -kullanılan fotoğraf makinesine göre CCD (charge-coupled device) ya da CMOS (complimentary metal oxide)- sensör üzerinde bulunan ultraviyole ve kızılötesi filtrelerinden süzülen “görünür ışık” photo-site isimli hücreciklerin üzerine düşer (bu hücrecikler sensör yüzeyinin tamamına yayılan, bir kenarı -fotoğraf makinesine göre- 11.8 mikrondan 2 mikrona kadar değişiklik gösteren kareciklerdir. Bu hücrecikler içerisinde ise foto-diyot (photo-diode) isimli ışığa duyarlı bölgeler vardır (ve bu “gerçek anlamda ışığa duyarlı” bölgeler photo-site’ın, dolayısıyla sensör yüzeyinin tümünü kaplamazlar (hatta tüm sensör yüzeyinin yarısından daha azını kaplarlar ve bu da makinemizden çıkan “fotoğrafın”, sensör üzerine düşen görüntünün büyütülmesi ile elde edilmiş bir görüntüden çok daha fazlası olduğu anlamına gelir (çünkü sensör yüzeyine düşen görüntünün yarsından fazlası bir anlamda yoktan var edilmekte, bu eksik kısım elde edilen analog veri kırıntılarından yola çıkılarak dijital olarak hesaplanmaktadır))). Her bir photo-site, üzerine düşen ışığın -yani dalga+parçacık birlikteliğinin- içerisinden enerjiyi -yani fotonları- seçerek foto-diyot vasıtasıyla foto-elektronlara dönüştürür (hayal edebileceğiniz gibi bu foto-diyot’lar ne kadar büyükse o kadar daha fazla fotonu o kadar daha kısa sürede toplar (foto-diyotların boyutlarının fotoğraf makinesinin ISO ve noise başarımı ile doğrudan ilgisi var bu arada). Perde açık kaldığı sürece foto-elektron biriktiren her bir foto-site, çekimin sona ermesi ile beraber biriktirdiği foto-elektronların miktarına bağlı olarak bir değer üretir. Bu değerler interline isimli bir yöntemle tek tek okunurken çeşitli algoritmalar çapakları (noise) azaltmak için ışık verisini mütemadiyen işler. Bu işlem sonucu elde edilen yeni veri analog-dijital dönüştürücüler (ADC) tarafından kullanılır hale getirilir. Bu aşamada elde edilen, piksel başına ışık şiddeti ve dalga boyu bilgisini tutan bir matristen ibarettir (veri bu kadar işlenmiştir ama ortada hala gerçek anlamda bir görüntü yoktur). Ardından devreye görüntü işlemcisi (örneğin Nikon için EXPEED gibi) devreye girer ve matris içindeki veriyi analiz ederek her bir pikselin renk bilgisini çevresel piksellerden yola çıkarak hesaplamaya başlar. İnterpolasyon işlemi esnasında görüntü işlemcisi renk bilgisinin yanında kontrast, keskinlik, renk doygunluğu gibi değerler ile ilgili hesaplamaları da gerçekleştirir ve fotoğraf bu işlemin sonunda ortaya çıkar.

Dijital müdahale mi demiştiniz?

***

Yukarıdaki eğreti açıklamadan çok daha ayrıntılı olan ve aslında kimsenin tüm ayrıntılarını bilmek zorunda olmadığı bu “dijital fotoğrafın oluşum süreci” sonunda ortaya çıkan şey, zaten fena halde dijital müdahaleye maruz kalmış bir fotoğraftır.

Bu noktada dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraf çekip “dijital müdahale fotoğrafın değerini düşürür” diyen, “benim fotoğraflarım makineden çıktığı gibi“, “fotoğrafımda hiçbir dijital müdahale yok“, “renkler tamamen orijinal” diyerek övünen kişiler korkarım aşağıdaki gruplardan en az birisine dahildirler:

  • Dijital fotoğraf makinelerinin nasıl görüntü oluşturduğuna dair bilgileri yoktur.
  • Hitap ettikleri kitlenin dijital fotoğraf makinelerinin nasıl görüntü oluşturduğuna dair bilgisi olmadığını varsaymaktadırlar.

Örneğin Nuri Bilge Ceylan‘ın Seitz Roundshot D3′ü görüntü oluşturma sürecine HDR’yi de dahil etmiştir; fotoğraf makinesinden çıkan fotoğraf çoktan HDR işlemine tabi tutulmuş bir fotoğraftır. Nuri Bilge Ceylan çıkıp “benim fotoğrafım makineden çıktığı gibi” diyerek övünse biraz komik olmaz mı?

Dilerim bu yazı bu şekilde düşünen kişiler için bahsettiğim mevzu üzerine tekrar düşünmek için bir fırsat olur.

***

Bir ara Fotokritik’te “bu fotoğrafı çekmek için 45 dakika doğru ışığı bekledim, ben sizler gibi Photoshop başında fotoğrafın orasını burasını değiştirmiyorum” diyen birileri ve onları fena halde destekleyen mazoşist bir kitle vardı. Bu kişiler insanları paylayıp durulardı.

- Siz Photoshop başında kontrast ayarlayıp renk doygunluğunu değiştirirken ben şu fotoğrafı çekmek için 27 saat uykusuz kaldım, öbür fotoğrafı çekmek için -19 derecede yalnızca bir gömlek ile dolaştım, diğer fotoğrafı çekmek için ise şeytana iki yavru kedi bağışladım, ciğerim yandı.
- Bambaşkaymışsınız, saygılar.

Bu şekilde düşünen başkaları da olduğuna eminim.

Fakat benim bu insanların motivasyonlarının nereden geldiği ile ilgili bir tezim var (ay bir konuda da tezin olmasın be)(hehe).

Bence bu kişiler fotoğraf çekmek ve fotoğrafı işlemek çok kolay olduğu için çok basit bir şey yaptıklarını hissediyor ve ortaya koydukları şeyin bir kıymeti olmadığını düşüncesi altında eziliyorlar. Bu düşünceden kurtulmanın yolu ise fotoğraf çekme işini kendilerine bir işkence haline getirmek (ama bu Amish’lerin inançları teknoloji kullanımını yasakladığı için klimanın düğmesine tahta çomakla basıp evdeki ampulleri kendiliğinden açıp kapasın diye karanlığa duyarlı ışık detektörleri kullanmalarından pek farklı değil bence).

Bir şey ortaya koymuş olmaktan alınan tatminin, ortaya konan şeyin zorluğu ile doğrudan bir ilgisi olabileceğine katılıyorum, fakat bir fotoğrafın ortaya çıkış sürecini deklanşöre basmaya ve onu paylaşmaya indirgemek Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı yazmak için girdiği zorluğu daktilo başında geçirdiği süreye indirgemeye benziyor.

Fotoğrafı çekme işlemi kolay olsa da, “fotoğraf“, hiçbir zaman fotoğraf çekmekten ve çekileni işlemekten ibaret değildir. Her bir fotoğrafın iki yüzü vardır; bir yüzü gördüğümüz fotoğraf, diğer yüzü ise fotoğrafçıdır.

Bununla beraber gerçekten ortaya konulan bir eser kıymetsiz, basit, güçsüz olabilir. Fakat yaptığı işten memnun olmayan ya da basit bir şey yaptığını inanan ciddi fotoğraf severlerin yapması gereken şey sürecin rastgele noktalarına mazoşizm serpmek değil, daha çok düşünmek, daha çok öğrenmektir.

Son olarak öğrenilmesi ve üzerine düşünülmesi gereken şey çok nadiren fotoğraf ya da fotoğraf teknikleri ile ilgilidir, çünkü fotoğraf çekmek -gerçekten de- basit bir hadisedir.

Tags: ,


“Dijital Müdahale Fotoğrafı Öldürür Mü?” için 20 yorum yapılmış.

  1. Gökmen GÖKSEL

    Fotoğraf ile oynama işini hatun bir kişiye yapılan estetik ameliyatlarına benzetmek bana da kesinlikle saçma gelir her zaman. Fotoğrafın tanımını ise biraz daha yüzeysel düşünüp ona göre değerlendiriyorum kendi küçük dünyamda; fotoğraf, fotoğrafçının gördüklerinin-görmek istediklerinin bir kopyası benim için.. Görmek istedikleri kısmında yapılan değişikliklerde kesinlikle fotoğrafçının kattığı değerlerdir ve hatta bence bazı fotoğrafları bazı anlar için bu katılan değerler değerli kılar diyerek bu anlatmak istediğimi anlatmakta uzattığım cümlemi bitiriyorum :) Bir de askerden sevgiler iletiyorum öpüyorum falan filan ;)

  2. Mehmet

    Merhaba,

    Güzel bir konu açtın..aslında dijital müdahale konusuna (eleştirilerine) pek de kafayı takmıyorum. Sonuçta ortaya çıkanın ne olduğu önemli benim için. Tamam, aşırı müdahaleler göz yoruyor ancak fotografa müdahale hep vardı ve olacak. ISO ayarları ile oynamanın bir düğmeye basmak kadar kolay olmadığı günleri anımsayalım..elinizdeki 400 asa sb ya da renkli filmi 1600 asa gibi kullanıp filmi banyo aşamasında yaptığımız müdahaleleri ya da karanlık odada baskı aşamasında yaptığımız maskelemeleri. Onlarda bir şekilde müdahaleydi..adı analog müdahaleydi, o ayrı. Günümüzde bu tip uygulamaları bir kaç tuş ile çözebiliyorsunuz. Ortada emek/zaman ilişkisi açısından ciddi farklar var elbette.. saatlerinizi karanlık odada harcayarak yaptığınız müdahaleyi bilgisayarınızın başında çok daha kısa sürede yapabiliyorsunuz.

    Bu noktada, sanki biraz da “Biz bu işlere yıllarımızı verdik..karanlık odalarda ter dökerek. Şimdi sizler bir düğme ile işi çözeceğinizi mi sanıyorsunuz?” sendromu var galiba. Aslında boş bir hezeyan.. “iyi fotograf” aslında “bakmak ve görmek” arasında ki, kimine göre ince  kimine göre kalın çizgiden ibaret. Sonuçta fotografa yaptığınız herhangi bir müdahalenin, dijital ya da analog,  fotografın özünü bozduğunu düşünüyorsak konuyu başka platformda tartışmak gerekli.

    Sonuçta, benim için ortaya çıkan önemli..ister fotograf olarak tanımlasın, isterse başka birşey. Gören göz ve emeğe saygıdır önemli olan.

  3. Nil İpek

    Beni dijital müdahale ile ilgili geren birkaç şey var. Fotoğrafın kolay olduğunu kabul ediyorum, ama bütün ayarları otomatikte önüne geleni çeken bir insanın, fotoşop ile kendini fotoğrafçı adletmesine sinirleniyorum yahu. Yoksa ben de yapıyorum, en basitinden raw çekiyorum, daha büyük “oynama” olamaz herhalde, zira fotoğrafın çekim süreci uzadıkça uzuyor.

    Ama bana sorarsanız (biliyorum sordununuz, biliyorum sorunun cevabını merakla da beklemektesiniz, ahah), fotoğraf o anın sabitlenmesidir, tanım olarak. Bunu her şekilde düşünebilirsiniz, yani o anki duyguların sabitlenmesi, o anki görüntünün sabitlenmesi, anının sabitlenmesi, renklerin, kişilerin sabitlenmesi… Bu sabitleme işlemini gerçekleştirirken, o fotoğraf üzerindeki tüm oynamalar fotoğrafçının sabitlemek istediği şeye bakar. Ama söz konusu fotoğrafçı sırf güzel görüntü elde edeyim diye dijital müdahalenin b.kunu çıkarıyorsa, sevemiyorum ben o arkadaşı.

  4. ulaş devrim karasungur

    Aslında estetik ameliyat karşılaştırması hiçte fena sayılmaz… bence.

    Bu konu hakkında şimdiye kadar yazılan onca şeye rağmen, halen bilinçsizce bir biçimde dijital müdahaleleri reddeden bir takım insanlara basit bir şekilde anlatabilmeye yarayabilir.

    Bilinçli bir şekilde reddeden, kompleksli, kemikleşmiş, dogmatik zihniyete sahip kişilere zaten birşey anlatmaya gerek yok. Onlarda neyin ne olduğunu biliyorlar aslında. Genellikle bir takım “rantları” kaybetme korkusudur onları bu şekilde davranmaya iten.

    Çevremize bir bakalım; insanlar o veya bu sebepten dolayı makyaj yaparlar. Bazıları bunu beceremez, yüzüne, gözüne bulaştırır.

    Şimdi kalkıp da, sen artık bir insan değilsin, insanlıktan çıktın, diyebilir miyiz?

    En fazla diyebileceğimiz, eğer illa ki birşeyler demek zorundaysak; pardon ama, makyajınız olmamış, veya; abicim/ ablacım yoğurtlu patlıcana dönmüşsün be! dir.

    Estetik ameliyata gelelim. Bir insan, burnunu, göğsünü, kalçasını veya gerdanını kendince daha estetik bir şekle sokmak için ameliyat olunca, biz bu insana, sen artık insan değilsin, sen artık öldün! mü diyeceğiz?

    Organ nakline gelelim. Bir insan, hayatını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için organ nakline ihtiyaç duyuyorsa ve bu, kalp, ciğer, böbrek, göz, yeni bir yüz, yeni bir el, kol ve bacak ise, biz bu insana sen artık insan değilsin! mi diyeceğiz?

    Bunun sınırı olabilir mi? Beş, altı veya yedi organdan fazla organ nakli yapılan artık insan değildir! diyebilir miyiz?

    Veya, sen domuz yüreği taşıyorsun, veya senin ciğerin plastikten, gözün camdan, artık insan değilsin, diyebilir miyiz?

    Frankenstein’in “canavarı ” olarak adlandırılan “yaratık”, sizce insan değil midir?

    Bence insandır.

    Ha bu arada;

    ” bu yüzden de derdimi anlatmam biraz uzun sürüyor, yazdığım yazıları okumak biraz emek istiyor. Maalesef bu yazı da bir istisna değil.”

    Meren vitamindir. M Vitamini. Her bünyeye de lazımdır.

    :)

  5. Nazim Keven

    Meren ustat, felsefede straw man (bostan korkulugu) argument denen bir arguman cesidi var, karsi tarafi en zayif hatlarindan resmedip sonra argumanlarla parcalara ayirma. Lakin, bu tip argumanlarin en zayif yani o zayif pozisyonu savunmak icin ortaya cikacak delikanli bulamamalari. Ben senin yazida da biraz oyle bi hava sezdim. Bence de dijital mudahaleye karsi olmak  sacma tabi, dedigin gibi fotografin kendisi zaten milyon mudehale. O mudehalenin sinirini neyle cizdigin son tahlilde rastgele. Ama dijital mudehaleye karsi olanlarin hakli olduklari da bir nokta var: Fotografin icini buyuk olcude bosaltiyor. Ben bu serzenisi senin bir onceki yazindaki fotokritik elestirinle ayni kategoride goruyorum aslinda: Dijital mudehale modasi oyle bir ortam yaratiyor ki insanlar turlu maymunluklar yapip ilgi cekmek adina fotograflarini hep bir birinin aynisi effektlere bogarken, fotografciligin ne oldugu iskaliyorlar. Ayni fotokritik ortaminda olan sey gibi.

    Fotograf mazosizmi fotograf mazosizmi olsun diye yapildiginda sacmadir. Ama dunyanin en unlu doga fotograflari da genelde uzun sureli bekleyisler sonucunda cekilmistir. Dunyanin en unlu sokak fotograflari yine cok uzun yillar sokakda olanlar tarfindan cekilmistir. Kolay yoldan ilgi cekmek icin yapilan dijital mudehale seni ilerletmez geriletir. Ama ote yanda gunumuzde dijital mudehaleli yine cok muhtesem fotolar var. Ben sorunu ve yakinmalari, her hangi spesifik bir teknik veya tanim meselesi degil de, fotografin ‘nitelik’ ekseni icerisinde ele almamiz gerektigini dusuyorum.

    Bir iki ay once Robert Frank’in “the Americans” isimli albumunu kutuphaneden aldim. Bir ike hafta tekrar tekrar baktim bu 83 fotoya. Sonra kitabi geri verdim. Ama fotograflara o kadar takildim ki bir iki hafta sonra dayanamayip hayatimda ilk defa bir fotograf albumu satin aldim, tekrar tekrar bakabileyim diye. Bu albumdeki fotolar 1955-56 yillarinda bir gaugenheim bursu ile amerikayi gezen Frank’in bir yil boyunca cektigi 28.000 fotodan sectigi 83 fotograf. Boyle dusundugunde insani etkilemesi dusundurmesi bosuna degil. Bir yil, 28.000 fotograf, binlerce kilometre yol vs. ve 83 foto. Ote yanda, dun flickr explore sayfasina bakiyordum, 500 civarindaki fotoya bakmisim farkinda olmadan, cogu afili dijital effektli, hdr’li hedeli hodolu bir derinligi olmayan fotolar. Hicbirini hatirlamiyorum su anda. Sanirim insanlarin asil derdi o derinlik, Robert Frank’da olan ama Flickr’de cok nadir gordugun. Frank’a bakinca nerdeyse fotografi unutup sosyolijik politik tahlillere dusuncelere daliyorsun. Tabi sucu dijital mudehaleye atarlarsa sorumluyu yanlis yerde ariyorlar demektir. Ama yine de dijital fotografcilik, kolay mudehale, fotograf paylasim sitelerinde kolay sohret, butun bu “kolaylasmalar” bizi nitelikli fotografa goturmuyor bu da bir gercek. Niceligin artmasi niteligin kaybina sebep oluyor, her zaman oldugu gibi.  Gunumuzdeki fotografcilardan cok nadir beni heyecanlandiran isler cikiyor, tam tersi olmasi gerekirken.  Habire eskilere gidiyorum guzel fotograf gormek istedigim zaman, fotograf uzerine dusunmek istedigim zaman. Belki bende bir sorun var, belki de gunumuzde.

  6. Alp Esin

    2006′tıda yazdığım bir yazımı web sitesi linkinin altına koydum merak edenler ordan bakabilir.
    Bu da feed’e eklediğim yorum bu konunun burda bitmesi dileğiyle belki bir gün içerik felan gibi ferah feza konularıda tartışırız :))
     
    Ben fotoğrafla ilgili dilin sadece ona hakim olanların anlayacağı teknik bir konu haline gelmesinden de hoşlanmıyorum. Daha önce hangi markacılar vardı zaman analog zamanlar marka bitince hangi lens bıdı bıdısıyla kafalar şişerdi şimdi de bu analog mu digital mi meselesi aynı çerçevenin içersine almaya çalışıyor fotoğrafı. Eski bir analogcu olarak yaptığım işi çekimde bitirmeyi öğrenmek zorundaydım her şey o disiplinle kurulur polaroidler çekilir karar anı bütün çekim sürecine yayılan bir disiplinle elde edilebilirdi. İlk digital makineler ortalıkta gezmeye başladığında durum açıkça yetersiz bir araçla karşılaştığım hissiydi ama son 4-5 senedir araçlar ihtiyaca yetişti tabii çalışma şeklide değişti. Şimdi üzerinde defalarca sil baştan çalıştığım karelerimde var hiç oynanmaya ihtiyaç olmayanlarda ama bu onları iyi yada kötü fotoğraf yapmıyorki sadece benim yaptığım işler olarak duruyorlar. 2003 2004 yıllarına kadar portfolyomda manüplasyon olmayan işlerin oranı %100 dü şimdi son iki senedir analog makinelerimi kutularından bile çıkartmadığımı söyleyebilirim; demekki uygulamada birşeyler değişmiş bununla kavga etmekse biraz manasız kalmış. Bir fotoğrafın olup olmadığına karar verirkenki kurallarda ise henüz bir değişiklik yok hala fotoğraf tarihi, sanat tarihi gibi şeyler bilmek gerekiyor. Eskiden gren dediğimiz şeye bugün piksel diyor olmamız malzememize aynı saygıyı göstermemize engel olur mu? bilemedim :))

  7. A. Murat Eren

    Meren ustat, felsefede straw man (bostan korkulugu) argument denen bir arguman cesidi var, karsi tarafi en zayif hatlarindan resmedip sonra argumanlarla parcalara ayirma. Lakin, bu tip argumanlarin en zayif yani o zayif pozisyonu savunmak icin ortaya cikacak delikanli bulamamalari.

    Nazımcığım, tepkisel indirgemecilik yaptığımı düşünmeni yazıda karikatür gibi görünen insanlara hiç denk gelmemiş olmana bağlıyorum. Yukarıda bahsettiğim şekilde davranan insanlar, ne yazık ki varlar. Bu kişiler orada burada vaaz da veriyorlar. İsim vermeyişimin sebebi polemik ile vakit kaybetmek istemeyişimden ibaret. Buraya denk gelirlerse de çatır çatır savunurlar, senin de benim de ağzımız açık kalır.

    Yazının sonlarındaki “siz Phosohop başında (…)” diye başlayan hayali alıntı dışında hiçbir karikatürleştirme yok. Daha dün bir tanıdığım dijital fotoğraf makinesini “manuel kullandığını” bu yüzden fotoğraflarının “dijital değil organik” olduğunu iyi niyet ve şakayla karışık fakat ciddi bir şekilde söyledi (biraz sohbetin ardından vazgeçti bu düşünceden, o ayrı). Diyeceğim o ki tepkisel indirgemecilik yapmıyorum, sadece aksini savunmak için ortaya bir argüman atılamayacak kadar saçma bir mevzuyu tartışıyorum (dışarıda karşılaşabilecekler için aşı niyetine), çünkü bildiğin gibi bir fikir ne kadar saçma ise insanlara nüfuz etmesi de o kadar kolay ve hızlı oluyor.

    Dijitale karşı “haklı eleştiriler” kısmına gelince: Robert Frank’ın The Americans’ı ile ilgili benzer hisler yaşamışız. Elliott Erwitt de her yıl binlerce fotoğraf çekip “yılda 10-12 etkili fotoğraf çekmişsem o yıl verimli geçmiş sayarım” diyen birisi, her bir fotoğrafını hatırlarım. Bu gün ise işin dediğin noktaya varmasının mesulü dijital müdahale değil. Yani fotoğrafın içinin boşalmasının, dijital müdahale ile ilgisi yok bence. Nitelik/nicelik oranının hayatın her alanında hızla düştüğü bir dönemde yaşayıp da fotoğrafın da benzer bir stres içerisinde olmasını sadece dijital müdahaleye bağlamak bence bir acelecilik, bir bıkkınlık ihtiva ediyor içerisinde.

    Daha açık konuşmak gerekirse, insanlar vizyonsuz, cahil. Bir telaş içerisinde hiç adını duymadıkları Robert Frank’ın hiç rastlamadıkları The Americans’ı gücünde eserler ortaya çıkarmak istiyorlar, bir türlü olmuyor. Sonra oradan birisi “dijital müdahale fotoğrafı öldürüyor” diyor.

    Yazının son iki cümlesini tekrar yazmayayım, ama oradaki tespitin yazının bel kemiği olduğunu düşünüyorum.

    Fotoğraf üzerine düşünmek, güzel fotoğraf görmek istediğin zaman eskilere gitmek kolay, isimler belli çünkü, onların yaşadığı dönemlerdeki çapaklardan arınmışlar. 30 yıl sonra insanların bu günlere döndüklerinde görecekleri isimleri bulup keşfedebilmek ise emek isteyen bir şey. Bu normal bir durum ve dijital müdahalenin ve hatta fotoğrafın içinin boşalmış olmasının bu noktada bir suçu yok bence. Çağdaş fotoğraftan fotojurnalizme, fine art’tan belgesele kadar bir sürü isim var bu gün de. Denis Rouvre var mesela ilk aklıma gelen, Erdal Kınacı var. Micheal Kenna var. Zalmai var. Nachtwey var. Hepsi hayatta, hepsi orta yaşlarında. Başkaları için de başka isimler vardır muhakkak.

  8. kültür mantarı

    Aslında en sık yaptığın dijital müdahaleleri merak ettim, gerçi fotoğrafına göre değişir ama kullandığımız araçlarlar genelde hep aynı oluyor, en azından benim öyle. Mesala ben ilk önce raw menüsünde kelvin ayarını yapıyorum, sen ilk ne yapıyorsun ?

  9. Mehtap

    Merhabalar
    Fotograflarınızı cok begendim. Afrika’dan baslayarak yasadıgım yerleri anlatmaya basladıgım blogumda(seyyardunyam.blogspot.com) yayınladıgım fotograflar dagınık duruyor. Rica etsem hangi programı kullandıgınızı ogrenebilirmiyim?

  10. A. Murat Eren

    Aslında en sık yaptığın dijital müdahaleleri merak ettim, gerçi fotoğrafına göre değişir ama kullandığımız araçlarlar genelde hep aynı oluyor

    Renk sıcaklığı, kontrast, renk doygunluğu, pozlama ayarı en sık kullandığım araçlar. Daha önce denemeler yapardım ama uzun süredir bunlar dışında pek fazla bir şey kullanmıyorum (sırf bu şekilde hoşuma gittiği için, yoksa Andrzej Dragan fotoğrafları gibi ilk bakışta insanı tekniği ile etkileyen bir şeyler yapmak zor olduğu için değil).

    Blogumda(s eyyardunyam.blogspot.com) yayınladıgım fotograflar dagınık duruyor. Rica etsem hangi programı kullandıgınızı ogrenebilirmiyi.

    Blogunuz çok güzelmiş. Fakat fotoğraflar dağınık duruyor derken ne kastettiğinizi, yayın için mi, arşivleme için mi yoksa yayına hazırlama için mi sorduğunuzu anlayamadım.

    Selamlar.

  11. Mehtap

    Blogumu begendiginize cok sevindim. Ancak blogumdaki fotograflarda herhangi bir duzen soz konusu degil derken yayınlamayı, arsivlemeyi vs kastetmistim. Siz yazılarınızı ve fotograflarınızı ayrı ayrı yayınlamıssınız. Ben bunu aynı blog icerisinde nasıl yapabilirim?  Fotografları yayınlamadan once renkleriyle oynamak dısında herhangi bir uygulama yapmıyorum. Fakat sizin muhtesem fotograflarınızı gorunce, yayın icin hangi programı kullandıgınızı merak ettim. Cunku hepsi o kadar guzel ve canlı duruyor ki sanki elimi uzatsam tutacakmısım gibi. Bu kadar cok soru sorup kafanızı agrıttıgım icin kusura bakmayın.

    Selamlar.

  12. A. Murat Eren

    Sorularınız kafa ağırtıcı cinsten değil de konu dağıtıcı cinsten :) Yayın için WordPress dışında bir program kullanmıyorum, arşivleme işlerini ise kendi yazdığım küçük bir betik ile hallediyorum. Fotoğraf işleme için Picasa, Gimp, bunları beğenmeyip bu işe harcayacak parası olanlara için ise herkesçe malum meşhur alternatifleri tavsiye ederim. Sizin blog’unuzda işlerin nasıl çözüleceğine buradan yardımcı olmam mümkün değil ne yazık ki, bu işlerden anlayan ve fiziksel olarak erişebileceğiniz birilerinden yardım isteyin size anlatsınlar :)

  13. filizt

    merhaba

    “yazdığım yazıları okumak biraz emek istiyor” diye yazıya başlamışsın; kişisel fikrim,  okumayı seven ve acaba bilmediğim ne demiştiri merak eden birisi için bunun lafı bile olmaz.
    Düşünmek, zaman ayırmak, bilgi birikiminini okunası bir hale getirmek ve doğru şeyler yazmak ..bunlar hiç de kolay bir araya gelen şeyler değil. Bunca emeğe karşılık biz de okuyalım bir zahmet:) Bu konuda bir miktar  kafa karışıklığım vardı …ancak artık yok.

    Baştan da dediğin gibi kullandığımız tüm ekipmanlar digital değil mi? bu gerçekten sonra neyi tartışalım:) belki dozunu tartışıbiliriz. Nereye kadar müdahele edelim.:)
    Bu durum da konuya göre değişir bence. Eğer moda ve reklam fotoğrafı çekiliyorsa konsept gereği abartılabilir. Zaten  amaç normalde satın almayacağımız yada ilgi göstermeyeceğimiz ürünleri kusursuz hale getirip bizlere satmak değil mi?.

    uzatmayayım.

    kısacası: teşekkürler..
     

  14. Eren

    Biraz konu dağıtıcı olacak belki bu da ama yazının başlarında geçen fotoğraf nedir kısmında takıldım biraz. Kendimce cevaplar verirken ilk aklımdan geçen; ışığı kaydetme eylemiydi seninkine yakın olarak fakat sonra farkettim ki hareketli kayıtlar da bu kapsama giriyordu ve zaman boyutu olmadan diye bir ekleme yapayım dedim hemen tanıma. Bu sefer de karşıma halen tam olarak cevabını veremediğim bir soru çıktı. Haydi 4. boyutu kapı dışında bırakalım, peki 3. boyutu ne yapmalı?

    Düşünün ki bir makine yapıldı ve fotoğrafı 3 boyutlu çekebiliyor, biz de ister gözlük gibi bir ekipmanla olsun ister başka birşeyle o an kaydedilmiş dünyayı sanki o noktadan bakıyormuşçasına 360° ve 3 boyutlu olarak görebiliyoruz (izleyebiliyoruz daha doğru belki). Hatta siyah beyaz, sepya ya da günümüz fotoğraf filtreleri gibi imkanlar da kullanılabiliyor bu çekimde. Bu kaydedilen ışığa (ize, an’a) fotoğraf diyebilir miyiz?

    Belki gereksiz şimdiden daha ortaya çıkmamış bir olasılığın üzerinden konuşmak, ancak fotoğraf tanımını iyi anlamak için güzel bir egzersiz olduğunu düşündüm.
     
     

  15. Mehtap

    Tesekkurler

  16. Eren

    Yukarıdaki yorumu yazdıktan 3 gün sonra şunu gördüm. -> http://galeri.haberturk.com/galeri/index/400517/1/6#galeri
    Ortaya çıkmamış olasılık lafını düzeltiyorum.

  17. Timuçin Hızal

    Bir de şu açıdan bakmak gerekiyor. müdahale ederken gerçeklikten kopuyormuyuz, eğer fotoğrafın gerçeğin ışığının düzleme yansıması ise müdahale sonrası o gerçeklik neyin gerçekliği oluyor?
    Bundan yaklaşık 9 yıl önce terragen diye bir programla tanışmış, yetersiz dijital baskı ortamına rağmen o program ile üretiğim landscapelere yaptığım ufak montajlar ile sunum yapmıştım. sunumu yaparken gerçeği kendi iç dünyamı aktararak yapmış ve izleyiciyi o dünyanın gerçekliğine inandırmıştım (bakın burası kaz dağları burası bişey vadisi gibi). oysa ne öyle bir gerçeklik ne de öyle bir zaman var. benim gerçekliğim içerisinde yapılmış bir fotoğraf sunumu mu, yoksa izleyiciyi başka bir dünyaya götürmek isteyen bir illüzyon mu?

    aslında korkulan şey o zamana yetişememekten ve bu kadar basite indirgenmesinden kaynaklanan bir sorun değil, gizliden gizliye kendilerini kandırılmış hissetmeleri. saf fotoğraftan uzaklaşıldıkça dijitalin inandırıcılığını yitirdiğini düşünenlerin önce bunu ifade etmesi gerektiğini düşünüyorum. ancak kaçınılmaz olan, gerçekliğin zaman ile birlikte, algılanma şekli de kalıcı bir şekilde değişime uğrayacaktır. uğramaktadır.

  18. Mete Akan

    Öncelikle emek verip yazdıklarınız için teşekkürler. Sizin yazarken verdiğiniz emeğin pahasının yanında bizim okumalar bedava sayılır.
    Dijital müdahale sevmeyenler iki kesin (kendilerince) kriterden birini tercih edebiliyor:
    1. Fotoğraf, makinenin çektiği gibi olacak
    2. Fotoğraf, gözün gördüğü gibi olacak (çünkü gözün gördüğü, gerçek neyse odur)
    Birinci maddeyi gayet güzel çözmüşsün zaten. İkinci madde için şunları eklemek istiyorum:
    İnsan gözündeki alıcılar da fotoğraf makinesininkiler gibi ama odak noktasında dijital kameralara göre çok daha yüksek, kenarlara gittikçe iyice azalan bir çözünürlüğe sahip, hatta en kenarlardaki alıcılar sadece hareketi algılıyor.
    Buna karşılık bu alıcılar, her bir pikseli farklı ışık hassasiyetine sahip olabilme özelliğine sahip yani gözümüzde donanımsal HDR desteği var.
    Şimdi bir fotoğrafa bilgisayarda HDR düzenlemesi uygulayınca gerçekten uzaklaşmış mı oluyoruz yaklaşmış mı? Dahası her canlı farklı bir görüşe sahip, hatta her insanın her zaman aynı şekilde gördüğünden bile şüpheliyim. Bu durumda “gerçek görüntü” standardını kim nasıl koyacak? Belki fotoğrafı fena halde sarhoş ve herşey bulanık, yamuk yumuk görünürken çekiyorum ve ayıldığımda gördüğüm, çekerken gördüğümden çok farklı. Hangisini gerçek kabul edeceğim?
    Şu an beyaz dediğimiz renge beyaz deyişimiz tamamen içinde yaşadığımız gezegenin güneşinin kimyasal özellikleri, gezegenin güneşe uzaklığı ve dünyanın atmosferinin bileşimi ile ilgili bir şeydir. Yani başka bir gezegende olsaydık belki de dünyada çingene pembesi görünen rengi beyaz olarak algılayacaktık…
    Daha fazla uzatmadan son olarak olayın beyin boyutunu işe karıştırmak isterim, çünkü “gözün gördüğü” görüntüye beyin bizim çektiğimiz herhangi bir fotoğrafa PS ile yapabileceğimiz müdahalelerden çok daha fazlasını yapıyor.
    Ters görüntüyü düzeltme, renk düzeltmesi, mercek düzeltmesi, parazit giderme, algıyla ilgili pek çok düzeltme bunların arasında sayılabilir. Ama en büyük olay, aslında iki farklı gözümüden gelen iki farklı görüntüyü derinlik hissi verebilen tek bir üç boyutlu görüntü haline getirmedir herhalde.
    Hepsinin ötesinde, görme eylemi de diğer tüm duyularımızda olduğu gibi, aslında beynimizde gerçekleşen bir takım elektrik sinyallerinden ibarettir. Yani gördüğünüzün gerçekliğinden asla emin olamazsınız. (What is Matrix?)
    Yeterince uzattım, Fotoğraf konusunda kazandırdıklarınız için çok teşekkür ederim.

  19. Mete Akan

    http://www.kenrockwell.com/tech/how-we-see.htm
    Üstteki linki bir nevi kaynak gibi ekliycektim, unuttum

  20. yoschi

    Makinadan ciktigi gibi, gözümün gördügü gibi….vs. olacak, hadi ya ! kimin gözü 180º ile görüyor.
    Dijital müdehale denilen seyi nedense müdehalesizler ( dijital müdehale, photoshop vs. kullanmayi bilmeyenler) olumsuz buluyor genelde.
    Adrian Donoghue
    Google teyzeye sorun size söylesin-göstersin kimmis bu :))
     

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün