Bale Düşmanı Bremen Mızıkacısı

8/01/2010, 04:55

Geçenlerde “New Orleans Ballet Association” isimli bir bale derneği benden “The Nutcracker Prince” isimli gösterilerini fotoğraflamamı istedi. Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş oldukları için ricalarını geri çeviremedim. Zira ne kadar anlamsız şeyler için çabalıyor olurlarsa olsunlar kâr amacı gütmeyen kuruluşlara karşı bir sempati besliyorum.

Aslında baleden pek hazzetmem, muhtemelen başka bir koşulda bu gösteriyi fotoğraflamayı kabul etmezdim (Arpat bir keresinde “neden hazzetmiyorsun” diye sorduğunda çok akıllıca bir cevap verdiğimi sanarak “maymunlar nasıl ki kuş beyinleri ile bacak bacak üstüne atıp Hegel’den Marx’a derin tartışmalara girmeye çalışmıyorlarsa, insanlar da şımarıklık edip çarpık vücutları ile kuğuların güzelliğine soyunmamalı bence” türünden bir şeyler söylemiştim, o da yanıt olarak “ama insanoğlu o şımarıklık sayesinde kendi sınırlı doğasının dışına çıkıp uçurumlardan atlıyor, mağaralara giriyor, kayalara tırmanıyor, denizin dibine iniyor” diyerek utandırmıştı beni; başına gelen musibetlerden ders çıkarma konusunda çok başarılı bir kişi olduğum için artık bu konular üzerine dönen tartışmalara taraf olmamaya çalışıyorum :p).

Neyse.

Benim anladığım kadarı ile yıl boyunca cüzi bir ücret karşılığında bale derslerine katılmış olan çocuklar mezuniyetleri şerefine bale yapacak, aileleri de izleyip kâh alkışlayacak, kâh gurur göz yaşlarına gark olacaktı. Anladım ki derneğin gerçekleştirdiği bu etkinlik bizim küçükken mikrofon başına geçip ne anlattığı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı şiirleri ve marşları bağıra bağıra okuduğumuz, Avrupa’nın bağrından kopup gelmiş tiyatro oyunlarını sergilemeye çalıştığımız “Okuma Bayramı” gibi bir şey idi.

Fotoğrafları çekerken aklıma ilkokuldaki okuma bayramında diğer 3 talihsiz arkadaşım ile sahnelediğimiz o korkunç tiyatro oyunu geldi: Bremen Mızıkacıları

İlkokulun ilk senesi sona eriyordu. Bütün sene okuma yazma öğrenilmişti (ben zaten biliyordum ama o noktada bunun pek bir önemi yoktu). Birinci sınıfı bitiren ve okuma yazmayı öğrenmiş olan öğrencilerin şanslı bir kısmı hayat koşularına başlamanın hemen arefesinde son bir ders alacaktı: topluluk karşısında rezil olmak.

Dersini okuma bayramında alamayan gençlerin façaları da 19 Mayıslarda beyaz taytlar ile parande attırılmak sureti ile çizilecekti. Bundan kaçsam da ona takılırdım herhalde, bu yüzden “okuma bayramından yakayı kurtarabilmiş olsam harika bir insan olurdum” diyemiyorum. Zira dünyanın her yerinde vazifesi dahileri eblehlere dönüştürmek olan eğitim sistemlerinin elinden hiçbir şey kaçamaz (kaçmaya azmedip okuma bayramından yırtmayı başarmış olan gururlu arkadaşlarımızın 19 Mayıslara takılıp her prova sonrası sınıfa “sanırım az önce birkaç sene sonra hatırladığımda çok utanacağım bir şeyler yaptım” türünden tedirgin bakışlar ve bir ceylan yavrusu ürkekliğinde dönüşünü unutmak mümkün mü).

Okuma bayramı hazırlıkları. Bremen’in Almanya’nın Kuzey-Batısındaki bir şehir olduğunu dahi söylemeden bizi içine soktukları kostümlerle sahneye atışlarını hiç unutmayacağım. Bendeniz horozdum (horoz olmayı ben seçmemiştim ama diğer alternatifler de eşek olmak, köpek olmak, kedi olmak filandı (o zamanlar kimse bize kedilerin kıymetini öğretmemiş, bu yüzden kedi olmak ile eşek olmak, köpek olmak arasındaki farkı anlayamıyoruz, “hepsi hayvan ki bunların” diyor, ne verildiyse o oluyoruz filan)).

“Okuma Bayramı” günü geldiğinde seyircilerin önüne çıktığımız vakit ne yapacağımızı hiçbirimiz bilmiyorduk. Tek bir prova yapmıştık. Eşek, köpek ve kediyi bilmiyorum ama horozun o provadan aklında kalan şeyler şunlardan ibaretti: Sahneye ilk önce ben çıkacaktım. Bir ara sahneye biz çıkmadan önce kurulmuş olan evin penceresinin yanında filan duracaktık. Sanırım üst üste durmamız mümkün olmadığı için yan yana mı duracaktık, arka arkaya mı duracaktık neydi. Detaylar önemli değildi, zira veliler alkışlamaya zaten hazırlardı. Biz doğaçlayacaktık, onlar alkışlayacaktı (fakat bu kısımdan bize kimse bahsetmediği için her birimiz çok önemli bir şey yaptığımızı filan sanıyorduk muhtemelen).

Bizden önce sona eren gösterinin aktörlerinin sahneyi boşaltışını perdenin kenarından izlerken komutanının son emirleri zihninde yankılanan bir asker gibi tedirgin ve heyecanlı idim (komutanım kalabalık seyirci ordusunu içinde tek bir mermi bile olmayan tüfeğime taktığı bir süngü ile yenmemi bekliyordu (sanki kendisi bana savaşmayı değil de ölmeyi emrediyordu)). Fakat aslında her şey yolundaydı ve heyecanlanacak bir şey yoktu. Veliler, öğretmenler, hademeler her tür rezilliğe karşı hazırlıklılardı (onlar neler neler görmüştü, rezil olacağımızı düşünüp korkmak bacak kadar boyumuzla bize mi kalmıştı). Eşeğin nerede duracağını bilemeyip heyecandan altına çiş yapması bile birlik ve beraberlik havasını, okuma bayramının coşkusunu gölgeleyemezdi. Yalnız bu noktada sahneye ilk çıkacak kişi olarak bana çok mühim bir görev düşüyordu, bütün oyunun kaderi sanki benim ellerimde idi:

- Meren, sahneye adım attıktan sonra seyircilere dönüp onlara şaşkın şaşkın bakmalısın. Sanki onların orada olmasını beklemiyormuşsun da onları görünce çok şaşırmışsın gibi. Bu çok önemli.
- Ama onların orada olduğunu biliyorum? Zaten onlar orada olduğu için yapmıyor muyuz bunların hepsini?
- Evet ama bilmiyormuş gibi yapacaksın işte. Çok komik olacak. Böyle şaşkın bir yüz ifadesi ile bir sağa bir sola dolaşacaksın sahnede.
- Bana hiç de komik olurmuş gibi gelmiyor :(
- Tiyatro bu, sana nasıl duyulduğu önemli değil, sen benim dediğimi yap.
- Bence tiyatro çok saçma bir şeymiş o zaman :( Ben yapmasam olu-
- İstersen bu dediğini önce Leyla öğretmene söyleyelim, bu sohbetimize o kafanı kırdıktan sonra devam edelim merenciğim?
- Pff :( Bari ilk eşek çıksa?
- Yek yeee! Ben heyecanlanınca çişim geliyo hem!

Sahneye çıktığım zaman “şaşırmış gibi yapmak” kısmında çok zorlandım. Veliler belki bu ilk deneyimin zorluğunu anlamış olduklarından belki de benim bu hallere düşmemde kendilerinin de payı olduğunu bildiklerinden alkışları ile destek olmaya çalıştılar. Bir süre, sahnede olan şey tam olarak şuydu: ben onlara şaşkın şaşkın bakıyordum, onlar da beni alkışlıyorlardı (ne ben ne de seyirciler ne yapacağımızı bilmiyor gibiydik). Alkışlar durulmaya başlayınca köpek, eşek ve kedi de sahneye girdi.

Onların sahneye girişi ile beraber rol yapma olayı sona erdi, gaz moleküllerine taş çıkaracak bir rastgelelikte sahne içerisinde oradan oraya kaos içerisinde gidip geldik, bir ara sahneye birileri geldi (meğer oyunda hırsızlar da vardı, ama bize kimse söylememişti (böyle detaylar önemli değildi ama Meren’in sahnede şaşırmış gibi yapması çok önemliydi (kaltak örtmen))), o sırada hırsız olduğunu bilmediğimiz o çocuklar o eve girdi, içeride -her hırsızın bir eve girdiğinde yapacağı gibi- şarkılar filan söylediler, biz ise tamamen içgüdüsel bir şekilde evin penceresinin önünde yerlerde filan yuvarlandık, köpek bir ara azıttı, mikrofona yaklaşıp bir şeyler söyledi, o sırada eşek heyecanlandı, çişini altına kaçırdı, veliler coştu, bir alkış, bir kıyamet derken oyun bitti, eğilip kalktık (onu bile senkron yapamadık). Sonrası, 4 yıllık bir utanç (hehe). Beşinci sınıfta bir gün eşeğin gelip “okuma bayramında ben altıma çiş yapmıştım, sen görmüş müydün?” demesi, ona “hayır? görmedim ki ben” demek. Herkes birbirinden utanmak, okuma bayramında sahnede neler döndüğünü mümkünse hiç anmamak.

Bu anlattığım hadisenin üstünden geçen 23 yılın ardından ben yeniden benzeri bir etkinlikte, ama bu sefer fotoğraf çekmek için sahnede idim. Tüm bunları hatırladıktan sonra sahnedeki çocukları ve velileri gözlemlemek daha da farklı bir deneyime dönüştü benim için.

Bir ara bir kız çarptı gözüme. Belli ki birisi bu kızcağıza da “prensin askerleri içeri girince çok şaşırmış gibi yapacaksın” demişti, çünkü aşağıdaki fotoğrafın sol köşesinde görebileceğiniz o kız dakikalar boyunca eli ağzında şaşkınlık dolu bir surat ile oradan orada dolaştı sahne içerisinde (bildiğin Bremen Mızıkacıları’nın horozu olmuştu kızcağız, farkında değildi).

Sahnedeki kızın yanına giderek “sakin ol, bunu gerçekten yapmak zorunda değilsin, annen anlayış gösterecektir, korkma” diyeyim istedim, fakat bunlar için vakit çok erkendi.

Belki yıllar sonra dönüp bu fotoğraflara baktıklarında gösterinin aslında o kadar da kötü olmadığını filan düşünüp rahatlarlar, belki de böyle bir katkım olur bu çocukların bir kısmına (yukarıdaki kızın ve çorapla sahnede gezen askerlerin hiç şansı yok, diğerleri için konuşuyorum :p).



Tags: , , ,

“Bale Düşmanı Bremen Mızıkacısı” için 7 yorum yapılmış.

  1. Işık Örsel İmir

    Yazıyı okurken zamanda yolculuk yapıp ilkokuldaki manasız müsamerelerimizi hatırladım.   Bizden genç olduğunuz için büyük ihtimalle hatrlamazsınız ama Pippo Franco (http://img193.imageshack.us/img193/9510/pinocchiochio.jpg) isminde İtalyan bir şarkıcı vardı bizim zamanımızda, tek bir şarkıyla meşhur olmuştu.  Şarkının ismiyse “chì chì chì cò cò cò” idi.( http://www.youtube.com/watch?v=7pa7g6wzplu) “chì chì chì cò cò cò cucurucucu cu qua qua” – ki biz onu Türkçe olarak  “ki ki ki ko ko ko glu glu glu vak vak vak” şeklinde söylerdik – şeklinde de kabus bir nakaratı vardı.  Daha da korkunçtur ki bu şarkının bir de dansı vardı.  Böyle eller koltukaltlarında ördek gibi yapıp kanat çırpılırdı falan, hepsini hatırlayamıyorum ne mutlu ki. 

    İşte ben ilkokuldayken bu şarkı çok meşhur olduğundan bir 23 Nisan veya sene sonu müsameresine chì chì chì cò cò cò eşliğinde bir “ront” (bu lafa da biterim) hazırlanmasına karar verildi.  Kareografisi bu konu hakkında neden eksper olduğunu bilemediğimiz beden eğitimi öğtretmenimiz tarafından hazırlanan bu dans için fedakar annelerimizden bizlere farklı renklerde ama bir örnek fırfırlı elbiseler dikmeleri istendi.  Böyle kendi etrafımızda dönünce eteklerimiz havalanacak şekilde.  Ne utanç verici bir müsamere ve danstı.

    İşte yazınızı okurken o günlere gittiğim için eğlendim ama asıl eşeğin altına kaçırmasıyla ben de eşek gibi anırarak gülmeye başladım ve kızımla oğlum şaşkın şaşkın bana bakakaldılar, annemiz kafayı yedi galiba diye düşünerek.  Sabah sabah keyiflendim.  Üstelik böyle bir müsamere için çok sanatsal fotoğraflara sahipler şanslı çocuklar. Ellerinize sağlık ve geçmiş olsun :P
     

  2. A. Murat Eren

    Hahah

    Yorumunuzu okurken hem küçük Işık Örsel İmir’in başına gelenleri düşünüp üzüldüm, hem de bu olaylardan geriye travmatik anılar biriktirmiş tek kişinin ben olmadığımı görüp sinsice sevindim.

    Ne yazık ki ben de Franco’nun hiç gün yüzüne çıkmamış olması gereken çalışmasının canını yaktığı nesildenim :( Hatta şimdi bir kez daha dinleyince, o okuma bayramından çeşitli sahneler hayal meyal gözümün önüne gelmeye başladı. Hepimize geçmiş olsun :)

    Selamlar.

  3. Işık Örsel İmir

    :D Ben de Franco’ya rastladığınıza üzüldüm ama yalnız olmadığıma da sevindim.
    Sevgiler, selamlar

  4. Bugra

    Sonunda yeni bir yazı. Her gün websiteni aynı görünce yine mi bişey yok diyordum =] Yazılarının hastasıyız, daha sık olursa çook seviniriz

  5. Sina

    :))
    Katılmamak elde değil. Benzerini bando takımında yaşamışlığım var ve sanırım dediğin gibi her çocuk belli bir zamanında bunu yaşamıştır )
    Fotoğraflar yine 10 numara…
    Not: Eskiden de iyi fotoğrafların vardı ama böyle seri çalışınca bence senin tarzını ve hikayeni daha iyi anlıyorum. Daha da daha da guzel olacak…

  6. tumay

    ay ikinci resim ilen sonuncu resimi cok begendim ama ben olsaymissaydim keske senin ilk dans fotografciligi deneyiminde..  neyse artik bi ara bize de bekleriz.. :) hem biz daha eglenceliyiz filan.

  7. Yalçın AYDIN

    Alper Ekiz’in verdiği bağlantıdaki video mükemmel!

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün