Fotojurnalizm Kisvesi Altında Trajedi Pornosu

31/01/2010, 11:41

Haiti depreminin ardından medyanın bu olayı ele alışına dair o kadar çok şey birikti ki kafamda bu konudaki düşüncelerimi yazmak ve bu mevzuyu kendimce bağlamak istedim. Yazı rahatsız edici iki adet fotoğraf içeriyor, baştan uyarayım.


© Roberto Bear Guerra (bu çalışmanın da içinde olduğu video haber yazının sonunda)

Susan Sontag, yaşadığı en korkunç görsel deneyimin 12 yaşında iken Nazi kamplarında öldürülmüş ve toplu mezarlara doldurulmakta olan insanların fotoğraflarını görmek olduğunu söylüyordu bir yerde. Bir röportajında mevzu bundan açıldığı zaman tanık olduğu görüntülerin ardından yaşadığı kişisel deneyimi “bir şeyler öldü, bir şeyler ise halâ ağlıyor” sözleri ile niteliyordu. Sontag’dan bu mevzu ile ilgili düşüncelerine dair bir alıntı:

Acı çekmek bir şey. Acının, bilinç oluşturacağı, merhameti güçlendireceği garanti olmayan fotoğrafları ile yaşamak ise bambaşka bir şey. Bu, bilinci ve merhameti güçlendirmediği gibi yozlaştırabilir bile.

Fotojurnalizm’in savaşları, felaketleri, trajedileri hiç haberi olmayanlara ulaştırma konusunda ne kadar mühim bir boşluğu doldurduğu aşikâr. Yaşamlarını tehlikeye atarak Vietnam’daki, Bosna’daki, Felluce’cedeki, Gazze’deki, Lübnan’daki, Rwanda’daki, Somali’deki, Şili’deki, Arjantin’deki ve daha aklıma gelmeyen kimi onlarcasındaki trajedileri bizlere ulaştıran fotoğrafçıları düşündükçe saygı ile doluyorum. Fakat son zamanlarda medyanın her felaketin ardından büyük bir acele içerisinde parçalanmış insan cesetlerinin, kan revan içindeki bedenlerin, korkudan ne yapacağını bilemez haldeki trajedi kurbanlarının fotoğraflarını galerilere doldurmaktaki çevikliği Sontag’ın “fotoğrafın duyarsızlaştırıcı etkisi” ile ilgili eleştirilerinin ne kadar isabetli olduğunu düşündürüyor bana.

Parçalanmış insanlara tahammülümüz eskisine nazaran daha fazla belki de. Hatta tahammülden ziyade ortada bir talep olduğundan bahsetmek bile mümkün olabilir belki.

Arza dair bir örnek verebilmek için Hürriyet Gazetesi’nin web sayfasına gidip Haiti depremine ilişkin haberleri aradım. Haberler içerisindeki foto galerilerin isimlerinden örnekler şöyle (aynen kopyalayıp yapıştırıyorum, büyük harfler Hürriyet’e ait):

  • YERLE BİR OLAN ÜLKEDEN İLK FOTOĞRAFLAR
  • CESETLERLE YOLLARI KAPATTILAR – FOTO GALERİ
  • YAĞMACI SOKAKTA LİNÇ EDİLEREK ÖLDÜRÜLDÜ – FOTO GALERİ
  • CESETLER YOLLARDA KALDI – FOTO GALERİ
  • SOKAKLAR CESET YIĞINLARIYLA DOLDU – FOTO GALERİ
  • HALK YARDIMLAR İÇİN BİRBİRİNE GİRDİ – FOTO GALERİ
  • ÇADIRLARDA YAŞANAN CAN PAZARI – FOTO GALERİ (“Depremden kurtuldular tecavüzden kurtulamadılar” başlıklı haberin altında, içi çadırlara yerleştirilmiş Haitililer ile dolu olan bir galeri).

Her foto galeri, korkunç fotoğraflar ve o fotoğraflara eşlik eden reklamlar ile dolu. Bir sonraki fotoğrafı sayfayı yenilemeden göstermek için milyon tane web teknolojisi olmasına rağmen her fotoğrafta sayfa en baştan yükleniyor. Maksat reklam gösterim sayıları artsın… Haiti depremzedelerinin acıları fotoğrafa, fotoğraflar Hürriyet’in galerilerine. Keşke her gün deprem olsa, gazeteler ihya olur.

Tüm haysiyetsizliği bir kenara, insanların vahşet görmeye olan açlıklarından beslenmeyi kendine yol bellemiş tek medya kuruluşu Hürriyet değil.

Haitili bir fotoğrafçı olan ve depremden sonraki ilk fotoğrafları çekip bunlari basın-yayın organlarına ilk ulaştıran fotoğrafçı Daniel Morel, daha bu gün okuduğum bir röportajında geciken yardımlara dair serzenişlerin bir türlü dünya basınında yer almadığından dert yanarken bu tür problemleri gündeme getirmek yerine başka işler peşinde koşan medyadan yakınıyordu:

Burada insanlarla oynuyorlar. CNN insanlarla oynuyor. Anederson Cooper insanlarla oynuyor. İnsanların hayatları ile şov yapıyorlar. Hastaneye gittim. Oradaydılar. İnsanlar bana dert yanıyor. Televizyon insanların sesi olmalı. Onlar burada bunu yapmıyorlar. Şov yapıyorlar burada. Bu hikayeleri ciddiye almıyorlar. Neden bilmiyorum. Her gün sokağa çıkıyorum ve insanlar bana dert yanıyor.

Medya insanlarla ve onların acıları ile oynuyor. Birisinin acısını alıp diğerine malzeme yaparken arada komisyonunu alıyor.

Bu fotoğraflar neden bu kadar ciddi miktarlarda yayınlanıyor? Bunun altında bir iyi niyetin var olduğundan söz etmek mümkün olabilir mi? 200.000 kişinin öldüğünü bildiğimiz bir trajediyi anlamak için bu fotoğraflara gerçekten ihtiyacımız var mı? Merhamet ve yardımseverlik duygularını ateşlesin diye mi bu fotoğraflar bu kadar ısrarla sergileniyor? Ben bunlara yanıt vermekte zorlanıyorum.

İşin hikaye kısmının eziyet ve teferruattan ibaret olduğu porno filmlerde apar topar sadede gelinmesi gibi, hikayeleri boş verip cesetleri, acı çeken insanları görmek istiyoruz (bu yüzden ödevini iyi yapan Hürriyet gazetesi galeri linklerini sayfanın sonuna değil başına koyuyor mesela). Nasıl ki porno filmler, içlerinde kimsenin bilmediği bir şey olmamasına rağmen izleniyorlar, ölmüş insanların fotoğrafları, acı çeken insanlar da benzer bir şekilde izleniyor.

En mahrem sayılabilecek ve aslında insanları en az ilgilendirmesi gereken bu görüntüleri konvansiyonel “porno”dan ayıran tek şey, porno filmlerin, filmlerde rol alanların icazeti ile her yerde sergileniyor olması olabilir. Bu bağlamda trajedi pornosu ve onun üzerinden para kazanmak serbest iken konvansiyonel porno neden yasak, anlamak güç. Toplumun gelenekler, ahlâk kuralları adını verdiği ve her fırsatta dayattığı ezberden saçmalıklar… Sakın ha yarın bir gün bana bunlarla gelmeyin :(

***

Batı kültürü olan biten her şeyi stereotiplere uydurup, üstüne de sembol haline gelmiş olan bir görsel öge yapıştırmayı, olan biteni bu şekilde istiflemeyi pek seviyor (belki bu medeniyet ya da post-modernizm ışığında evrilen toplumun aşması normal basamaklardan birisidir, belki sosyolojinin, semiyolojinin buna çok net birer yanıtı vardır, bilemiyorum). Eğer hatırlayacak olursanız İran’da sokak ortasında vurulan, kameralar önünde ağzından burnundan kanlar gelerek ölen Neda isimli bir kız vardı. Bir anda İran seçimleri ardından çıkan olayların görsel sembolü halini alıvermişti. Stencil’leri, çıkartmaları, Facebook’ta, Twitter’da profil fotoğrafları… Şimdi çok kişi vardır “İran seçimleri” deyince aklına gelen tek şeyin zavallı Neda olduğu. Halbuki İran seçimlerine dair, olayların tırmanmasının sebeplerine dair, dünyanın geri kalanının bütün bu olaylar karşısındaki tutumuna dair hatılanması en az gerekli olan şey Neda olabilir…

Fabienne Cherisma’nın da (aşağıdaki fotoğraflar) Neda’nın Haiti’de depremin ardından çıkan tatsızlıkları sembolize eden bir kan kardeşi olması an meselesi olabilir. Birçok yerde rastladım bu fotoğrafa. Kendisi yıkılmış iş yerlerinden bir şeyler kapmaya çalışan kalabalığın içinde polis tarafından vurulmuş 15 yaşında bir genç, şans eseri olay mahallinde fotoğrafçılar da varmış, Fabienne’in babası cesedi kucaklayıp götürene kadar fotoğraflarını çekmişler:

Dediğim gibi, bu fotoğrafı daha önce de görmüştüm, fakat bu gün severek takip ettiğim günlüklerden birisinin yazarı olan Pete Brook‘un iki farklı fotoğrafçı tarafından kısa bir süre içerisinde çekilmiş olan bu iki fotoğraftaki farka dikkat çektiği bir yazısına rastladım. Dikkat ederseniz ikinci fotoğrafta* Fabienne’in vücudu çevrilmiş. Belli ki birilerinin gönlü o çiçekli tablonun görünmemesine razı olmamış..

Bu manipülasyon fotojurnalizm adı altında yapılan şeyin ne kadar alçalabileceğine dair çok tatsız bir diğer örnek oldu benim için.

Bir fotoğrafçı böyle bir şeyi neden yapsın ki?” diyenlere Ara Güler’in yaptığı ve kendi ağzından anlattığı bir olay yeri manipülasyonu hikayesini hatırlatmak isterim, sorunuzun yanıtı da Ara Güler’in o yazıda geçen cümlelerinde gizli

Roberto Capa yaşıyor olsa idi hepsini çata çuta dövmez miydi? Döverdi.

Medya her şeye muktedir değilse nedir. Çok ürkütücü.

***

Tüm bunlar olurken Bear Guerra ve Ruxandra Guidi‘nin Haiti’nin sosyo-ekonomik problemleri üzerine depremden önce hazırladıkları bir belgesel çalışmaları çıktı karşıma.

Video Haiti’deki hayata dair çarpıcı fotoğraflarla aslında depremden önce de bir afet içinde yaşamakta olan Haiti’yi göstermenin yanında Haiti’nin deprem sonrasında toparlanmasının neden neredeyse imkânsız olduğunu da gösteriyor:

Aslında ödevini yapmayan fotojurnalizm değildi belli ki.. Tıkanıklık başka bir yerdeydi..



* Küçük bir not: Yazıya gelen yorumlardan birisinde birinci fotoğrafın ikinci, ikinci fotoğrafın ise ilk çekilen fotoğraf olduğu söylenmiş. Ben de başta öyle sanmıştım, fakat kan izlerine bakınca ikinci fotoğrafın birinci fotoğraftan önce çekilmiş olmasının imkansız olduğu anlaşılabilir.

Tags: ,

“Fotojurnalizm Kisvesi Altında Trajedi Pornosu” için 9 yorum yapılmış.

  1. E

    Aslında bu tüm dünyada, tüm hayatımızda ve tüm sanat dallarında görülebilecek bir süreç. Üzerine pek çok araştırma da vardır muhtemelen.

    Devamlı olarak daha fazlasını istiyoruz. Ama bunu sadece vahşi kapitalizm anlamında demiyorum. Bu sinemada da böyle, müzikte de böyle. 30-40larda “vahşet”inden dolayı yasaklanan filmleri bugün çocuklarla oturup gülerek izleyebiliyoruz. Son 10 yılda bile vahşet sinemasının aldığı ivmeyi farkedebilmek için sinema takipçisi olmaya gerek yok. Her film zaten “daha kanlı” olmakla övünüyor. İnsanlar bunlardan “iğreniyor”. İzlerken gözlerini kapatıyolar, yalancıktan ama, istemem yan cebime koy. Yoksa 2.sine neden gitsinler, “çok iyiydi o yaaa” desinler? Niye yenileri çekilsin?

    Geliyoruz müzik dünyasına. 1970lerde şeytanın müziği diye şimdi sort rock dediğimiz müzik türleri suçlanıyordu. Şimdi öyle gruplar var ki o “şeytanlar” bunların yanında Serdar Ortaç kalıyor (kim ne derse desin, Led Zeppelin dünyanın en iyi grubudur kardeşim).

    Televizyonlar hergün ceset gösteriyor, şimdilik kanlar mozaikleniyor ama ileride kalkacağını düşünüyorum. Bu yazıdaki en iyi tespit de bu sanırım: “Bu bağlamda trajedi pornosu ve onun üzerinden para kazanmak serbest iken konvansiyonel porno neden yasak, anlamak güç.”

    Örneğin Amerika’da öpüşmesi sahnesi içeren filmi çocuğa izletemezken insanların birbirini vurduğu filmleri izletebilirsiniz. Bu konu üzerine çok güzel belgeseller var. Ya da örneğin ülkemize gelelim, prime timeda racon değil kafa kesebilirsiniz, insanların suratına fışkıran kanı gösterebilirsiniz. Sonra gençleri trenlerde İstanbul’a mafya olmaya gelirken yakalayabilirsiniz. Ama iki kişi sevişti mi.. Abooooov, Türkiye’de oynamadık taş kalmadı. Türk ahlak yapısı bok oldu iyi mi, ailemiz sarsıldı falan. Di mi..

    Dünyanın psikolojisi çok ilginç yerlere gidiyor. Ne yaparız, ne oluruz düşünemiyorum bile.

  2. Abdullah Coşkun

    Medya, geçimlerini reklamlarla sağlayan kuruluşlardan oluşur. Bu insanların acılarının üzerinden para kazanmak anlamına gelmez. Bir foto muhabiriyim ve bir çok savaş ve deprem bölgesinde görev yaptım. Ben görevimi yaparım ve oradaki gerekli her şeyi fotoğraflar, bağlı bulunduğum medya kuruluşuna bu fottoğrafları gönderirim. Bunu yaparken tarihi de görsel belgeler de bırakırım. Yardımlar Haiti’ye geç ulaştı evet. Bu da bir çok kez gündeme getirildi ve haber bültenlerinde bunlara yer verildi. Yolların cesetlerle kaplı olması da bir foto muhabiri için haber konusudur. Oradkai vahşeti insanların görmesi için gerekli fotoğraflardır. james nachtwey, robert capa ya da bir başka fotoğrafçı da olsa o fotografları çeker ve medya kuruluşuna gönderirdi. internet siteleri tıklanma yüzdelerini arttırmak ve reklam almakta özgürdürler. ayakta kalmak için bunu yapmak zorundalar. Yoksa buralara foto muhabiri gönderemezler. Ve bir çok insan buradaki afetin boyutlarını göremez. Olaya bir de bu açıdan bakmanızı öneririm. Konu burada huriiyet ya da bir başka medya kuruluşu değil. Ama acıyı ve oradaki insanların yardıma ihtiyacının olduğunu  bir çok fotograf ya da onlara konulan başlıklar anlatabilir. 1985′te Afganistan’a en çok yardım, Steve Mc Curry’in, bir mülteci kampında çektiği çektiği yeşil gözlü Afgan kızı fotoğrafından sonra yapıldı. O gün de Afganistan’a da yardım ulaşmıyordu. Ama Curry, “Afganistan’a yardım ulaşmıyor” diye bir haber yapmadı. Sadece işini yaptı ve o fotoğrafı tüm dünyaya gösterdi. Bu da yardımların oraya aktarılmasına neden oldu. National dergisi elbette o kızın fotografından para kazandı ama oraya bir çok yardımın da ulaşmasına zemin hazrıladı ve başarılı oldu. Şimdi National’ı o kızın üzerinden para kazandı reklam aldı diye suçlamak yanlış olacaktır. Umarım anlatabilmişimdir.

  3. Ebru

    Bir de soyle bir sey var: http://us.imdb.com/title/tt0309061/.  Bu tur fotografciliklarda fotografcilar degisik boyutlarde etik sinavlari veriyorlar.  Deklansore basmak sipsak olan bir sey ama aslinda bir secim.  Olaya mudahil olacak misin yoksa hayalet gibi fotograflarini cekip gidecek misin? Savaslarda mudahil olmak taraf secmek anlamina da geliyor tabii, ve tarafsizlik/objektiflik sifatini yitiriyorsun.  Insanlarin trajedisi uzerinden gelsin taninirlik, gitsin Pulitzer elde edebilmek icin en “carpici” kareyi yakalamak icin kendini paralayacak misin? Dunyanin gozunu o trajediye odaklamak mi derdin yoksa kendi fotografina ve fotografciligina odaklamak mi?  Sonucta bu da onlarin “is”i, ekmek tekneleri, ama ahlaki ve etik ibrelerinin cok saglam olmasini gerektiren bir is.  Insanlar fotografa baktiklarinda sirf o resme bakip “ah tuh vah vah” edeceklerine, fotografin carpiciliginin otesine gecseler, sorgulasalar belki fotografcilarin omzundaki yuk biraz hafifler ama medya-public opinion iliskisi hala “shock and awe” seviyesinde seyrediyor.

  4. Hakan Akçura

    Isvec’te Fabienne diye tanindi ayni cocuk kurban. Öykusu serä fotograflarla anlatildi en buyuk gazete Dagens Nyheter’de. Ama cikarsaman yanlis bence… Ikinci fotografti vurulma sonrasini belgeleyen. Birincisi ve Dagens Nyheter’de dokunakli öykusuyle sunulani ise manipule edilendi. Öyku, annesi ve babasinin “bir seyler bulsun,” umuduyla evlerinin yikintisina yolladiklari kiz cocuklarinin evden bula bula birkac cicekli resmi almaya deger bulduktan sonra, onlari “tasirken” bir serseri polis kursunu ile vurulmasinin öykusuydu. Cocuk, resimleri “tasirken”, yuzu acikta, diger ve daha sansli ve belki de bir kismi hirsiz esya tasiyanlar arasinda, dramatik gökyuzunun altinda belgelenmeliydi: http://www.dn.se/nyheter/varlden/fabienne-haiti-15-skjuten-polis-1.1030582

    Cok önemli bir yazi yazdigin. Yuregine saglik.

  5. Timuçin Hızal

    Wag the Dog (1997) filmini hatırlarsak medyanın halkı manipule etme gücü ve savaşı meşru kılabilme yetisi üzerine yapılmış en çarpıcı filmdir. Medya düzeyinde Arnavutlukta bir savaş çıkartıp, bu savaştan galip çıkarlar. Medya, görevini, halkı bu savaşı gerekli kılmaya ikna ederek yerine getirmiştir. Aynı Irak ta gerçekleştirilen “özgürlük” operasyonu gibi. Halkın gözüne çekilmiş 4:3 bant, terörizm diğer yanda özgürlük söylemleri, arada 9.11 görüntüleri. Savaş canlı canlı yazlık sinema tadında izlendi. Peki bunun Haiti ile ne ilgisi var?

    Haiti gibi sömürge olmaya elverişli, ekonomik ve siyasi olarak istikrarsız ülkelerde, medyanın bu ülkelerdeki otoriteyi boşlukta bırakacak bir politika izlediğini (arjantin venezuela iran gibi her çıkan olayda isyan hatta iç savaş laflarını inceden işlemesinden) biliyoruz. Haiti üzerinde dönen komplo ve işgal teorileri deprem olmadan önce yapılıyordu. Deprem ile birlikte zayıf olan ekonomi ve yetersiz sağlık hizmetleri ve en önemlisi açlık, medya da insanlık dramından önce devletin halkı öldürerek durdurma yoluna gittiğini dillendiriyordu. Medya ilk andaki durumu tüm dünyaya acil yardım talebi olarak geçmiş ve bu işi çok da iyi başarmıştır. ilk görüntüler ajanslara ulaştığında editörler bu ülkenin acil yardıma ihtiyacı olduğuna dair göndermeler içermekteydi. Oysa yakın zamanda ajanslardan geçilen haberler, otoriter boşluktan yağmalardan ve çocuk kaçırılmalarından başka bir bilgi içermemekteydi. Kısaca Haiti’de görünenlerin ve işitilenlerin tamamı Haiti’yi yansıtmamaktaydı.

    Bu bilgi manipülasyonunu bir kenara bırakarak burada medya ve muhabirin etik ve görev anlayışına vurgu yapalım. Foto muhabiri olay yerinde olayı gözlemlemek, bilgi toplamak ve görsel kayıttan sorumludur. Olaya müdahil olacak olursa olayın bir parçası olup olay ile birlikte sayılacağından ahlaki ve hukuki bir yanlışın içine düşmüş olur. Demek değildir ki ölecek bir çocuğu ölmekten kurtaran muhabir bu yanlışa düşsün. Tam tersi bir örnek verecek olursak, eli silahlı militana kadrajına giren birine nişan almasını söylemek gibi. Aynı dandik çiçekli bir tabloyu çalan kızın vurulması gibi. Amaç kızın hırsızlığı yüzünden vurulduğunu belirtmek mi yoksa “istediği sadece bir tabloydu oysa ki” diyerek olayın boyutunu başka yöne çevirmek mi? Bunun yanında kadrajını işi dramatize hatta teatral bir sahneye dönüştürmek adına her yolu mübah saymak mı? Editör bakımından olduğu gibi gelen bir haberi bu hali ile me yoksa istenilen biçimde sunmak mı? Tüm bunların cevabı aslında medyanın manipülatif siyaseti şekillendiren halkı yönlendiren muazzam gücünde saklı. internette, tv ekranının başında ya da gazetesini okuyan yani haberi alan herkes o medyanın verdiği biçimde alıyor. Tepkisini, bağışını, kararını o habere göre veriyor. O haber milyonlara ulaşacak ise, muhabirin o tabloyu yerinden oynattığı için milyonların bakışını değiştirdiğini bilmesi gerekiyor. Ancak orda oynadığının tablo değil, haberi alan insanların vicdanı olduğunun bilincinde olması ise ayrı bir sorun teşkil etmekte. Bunun bilincinde Editorel tavsiye ve yönlendirmeler ile habere çıkan bir muhabirin etik anlayışının ne olduğu da bundan sonra kuşku uyandırıyor. Bu bir tablo olabilir, kadraja girmesi gereken vurulma sahnesi de.

  6. A. Murat Eren

    Sayın Abdullah Coşkun,

    internet siteleri tıklanma yüzdelerini arttırmak ve reklam almakta özgürdürler. ayakta kalmak için bunu yapmak zorundalar. Yoksa buralara foto muhabiri gönderemezler.

    Hazır başlamışken neden en çok reklamı afet bölgelerine gerçekten foto-muhabir gönderen gazeteler yerine oradan buradan aparttıkları fotoğraflarla galeri oluşturan gazetelerin verdiğini de düşünseydiniz. Telif hakkı ihlal davalarına her ay çuvalla para döken, fakat sırf arada bir ödenen bu dava paraları toplam telif hakkı paralarından daha az tutuyor diye İnternet’ten çalmaya devam etmekte beis görmeyen gazetelerin, bu galerilerden de reklam geliri elde etmesinin, bu galerileri de çıplak kadın galerileri sınıfına koymasının NORMAL olduğunu, bunu yapmak ZORUNDA olduklarını söylüyorsunuz. Neden? Çünkü aksi taktirde buralara foto muhabir gönderemezler. Bu mudur? Zaten göndermiyorlar ki! Haiti’ye Türkiye’deki hangi gazete foto-muhabir göndermiş, giden foto-muhabir orada ne yapmış, bir söyleyin. Geçen gün baktım Haiti’ye giden foto-muhabirlerin listesine. Türk gazetelerinden ya da ajanslarından kimseye denk gelmedim. Size kimler foto-muhabir göndermiş, söyleyeyim:

    - The Maimi Herald,
    - St. Petersburg Times,
    - Wall Street Joırnal,
    - New York Times,
    - Philadelphia Inquirer,
    - The Sun,
    - NPR,
    - LA Times,
    - Washington Post,
    - Mentreal La Presse,
    - Time,
    - Cosmos.

    Foto-muhabir gönderen arkadaşlar bunlar. Bu muhabirleri gönderebilmek için sitelerinde bu arkadaşların fotoğraflarını sergiledikleri galerilerde kaç reklam olduğunu bakmayı ise size bırakıyorum…

    Ve bir çok insan buradaki afetin boyutlarını göremez. Olaya bir de bu açıdan bakmanızı öneririm.

    Olaya benim o açıdan bakmama gerek yok. Ben zaten o açıdan bakmış, insanların tıkır tıkır tıklayarak geçtikleri galeriler yüzünden merhamete gelip yardımda bulunma arzusu ile dolacaklarına olan inancımı çoktan yitirmişim. Olayın “bir de bu açıdan” bakılması gereken bir yeri varsa bence o da Susan Sontag’ın bakış açısıdır. Ben de size bunu öneririm.

    Ben deprem haberinin ardından bu saçma fotoğraflara bakma ihtiyacı hissetmeden gidip Sınır Tanımaz Doktorlar örgütüne hatırı sayılır bir bağış yaptım. Şu anda bu satırları okuyanlar arasında o fotoğraflar arasında gezmiş, “ah, vah” demiş insanlar lütfen kendilerini bağış yapmaya neyin ittiğini samimiyetle sorsunlar kendilerine. Bağış yapmak için o fotoğraflara bakılması mı gerekiyor? İnsanlar geri zekalı mı ki 200.000 kişinin hayatını kaybettiği bir felaketin boyutlarını anlamak için üç beş ceset görmesi gerekiyor?

    National dergisi elbette o kızın fotografından para kazandı ama oraya bir çok yardımın da ulaşmasına zemin hazrıladı ve başarılı oldu. Şimdi National’ı o kızın üzerinden para kazandı reklam aldı diye suçlamak yanlış olacaktır.

    1985 yılındaki atmosfer ile, Normandiya Çıkarması esnasındaki atmosfer ile bu günkü atmosferin aynı olmadığını görmek gerçekten bu kadar zor mu? Fotojurnalizm aynı şeye hizmet edemiyor artık. Mc Curry’nin çektiği fotoğrafta gerçekten matah bir şey var mı? Yok. Fotokritik’e gidin bakın, “şehirleşme, modernleşme” adı altında tarumar edilen Balat’tan her gün bir çocuk resmi ana sayfaya çıkıyor. Neden oradaki yıkımı kimse durdurmuyor? Çünkü önemli olan fotoğraf değil. Onu bir bağlama oturtan editörde bitiyor iş. Eğer fotomuhabir bir James Nachtwey, bir Alex Webb değilse editöre kalıyor iş. Bu gün itibarı ile editörlerin neyi, hangi bağlamda yayınlamak istedikleri, Hürriyet gibi Milliyet gibi web sayfalarının tek fonksiyonu olan çıplak kadın ve ceset ekonomisine dayalı olan kurumların editörlere nasıl bir fırsat verdikleri ise ortada.

    Ayrıca National Geographic’in reklamdan nasıl para kazandığını Hürriyet’in nasıl kazandığı ile kıyaslamayın lütfen. Bu o kadar manâsız bir karşılaştırma ki, karşılaştırma olmaktan çıkıp mantık hatası olmak üzere sanki.

    Aslında bu yazının en az ilgilendiği şeyin medya kuruluşlarının nasıl para kazandığı olduğunu söylemek için çok geç, değil mi? Ne yapalım. Sağlık olsun.

    Olaya benim baktığım nokta ile sizinki ziyadesiyle ortogonal. Görüşlerinizi paylaşarak tartışmayı zenginleştirdiğini için çok teşekkür ederim.

    Selamlar,
    Saygılar.

  7. fcn

    Son iki fotoğrafı js ile filan gizlemeyi düşünmez misin? Nihayetinde bu medyada böyle bir imkan da mevcut.

  8. A. Murat Eren

    Son iki fotoğrafı js ile filan gizlemeyi düşünmez misin? Nihayetinde bu medyada böyle bir imkan da mevcut.

    Yazının başındaki uyarı bence son derece yeterli.

  9. Moonshine

    Photojournalism ve duyarsizlik konusunda dusununce ve bu yaziyi okuyunca aklima “Before the Rain” filmi geldi. Izlemediyseniz tavsiye ederim, cok guzel filmdir.
     

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün