Balık Tutarak Küçülmek

12/09/2010, 19:20

Günlüğü takip edenlerin önceki yazılardan (mesela Petrol Sızıntısı Monologları gibi) az çok tanıdığı sevgili profesör Mike kişisi, daha önceki denemelerimin hüsran ile sonuçlanmasına aldırmadan bu geçtiğimiz Cumartesi günü yine benimle balığa gitmeyi önerdi.

Tamam” dedim ben de. Çünkü ben neanderthal atalarını gururlandırmak adına balık tutmak, tuttuğu balığı yemek isteyen bir insanım. Hayatta hep böyle basit hedeflerim vardır.

Sonra Mike’tan şöyle bir mail geldi:

Eğer senin için de mahsuru yoksa sabah 5′te gelip alıyorum seni, aeo, çav” filan diyor (“balıkları uykularında yakalayacağız demek” diye düşünmedim değil).

Saat 4:45′te dışarıda Mike’ın beni evin önünden alması için bekliyordum. Hava filan karanlık.

Sakinlerinin büyük çoğunluğu uyumakta olan şehrin sesini dinlemek için evin önündeki merdivenlere oturdum (kabız yazar klişelerini kullanmaktan da hiç çekinmem; ‘uyumakta olan şehrin sesi’ filan). Neyse. Koca bir çöp kamyonu önümde durup dakikalarca çevredeki çöp bidonları ile uğraşınca yazar klişeleri olamadı tabi pek. Çöpçüleri, çöplerini temizledikleri insanları, o çöplerin nereden gelip nereye gittiğini, biyoenerji dönüşümünü, Güneş’i filan düşündüm ben de.

Mike biraz gecikti. Sorun değildi. Şurada bir yere gittiğimiz için yol zaten bir saat civarında sürüyordu, 5-10 dakikanın lafı olmazdı (haritada “zoom out” yaparsanız New Orleans’a nasıl bir uzaklıkta olduğunu kestirebilirsiniz).

Vardığımızda hava aydınlanmıştı. Ama sabah saatlerinin soğuk renk sıcaklıkları hakimdi hâlâ ortama. Kanolarımızı suya indirdik, başladık kürek çekmeye. Her gittiğimizde birkaç kilometre kürek çekiyoruz. Öyle sandalyede oturayım, bira-mira içerken balık tutayım yok. Zaten tutmaya çalışacağımız balık da Red Fish denen, Kuzey Amerika taraflarında bolca bulunan lezzetli bir balık ve bataklıkta oturduğun yerden tutulmuyor(muş), balığın avlanma örüntülerini ve davranışını takip edip onu usulca kovalamak, sonra yemi ilgisini çekecek şekilde önüne atıp çekmek filan gerekiyor(muş).

Kanoları suya indirdikten sonra Mike önden önden gidiyor. Ben de arkadan usul usul takip ediyorum.

Mike balık tutma seremonisine aşık bir insan olduğu için kendisi ile balığa gitmek beni biraz geriyor aslında. Ben kâh yavaş geliyorum, kâh yoruluyorum filan, ya da börtü böceğe dalıyorum, fotoğraf çekiyorum; balık tutmayı beceremediğim için motivasyonum ve heyecanım da biraz sönük oluyor. Bu da Mike’ın mütemadiyen bir gözünün arkasında kalmasına sebep oluyor. Ayağına bağ olduğumu hissetmek beni çok korkutuyor, çünkü bu muhtemelen adamcağızın keyfinin içine ediyor, vesaire.

O gün en son yine bir yerde durmuş benim yetişmemi beklediğini görünce kendisine “bak, sen keyfine bak, sonra birbirimizi buluruz nasılsa” dedim ve kendi başına gitmeye ikna ettim.

O da herhalde bunu bekliyormuş. Otların diğer tarafına geçince bir gitti, pir gitti. Uzun bir süre kendisinden haber alamadık.

Böyle ayakta sürüyor bu arada Mike kanoyu. Balıkları görmeye çalışıyor. Oltasını balığı suyun içinde gördüğünde atıyor, filan. Fly fishing denen bir yöntemle balık tuttuğu için öyle bir şey denk gelene kadar atayım çekeyim olmuyor. Zaten yem de yok ucunda oltanın. Kendisinin bakır tel, kuş tüyü filan kullanarak dizayn ettiği -ve içinde bir kanca saklı olan- böcek imitasyonları var. Ben bu fly fishing hadisesini ilk kez Mike’tan öğrendim, sonra da A River Runs Through It isimli filmde delisi olanların bu mevzuya dair motivasyonlarını birazcık anladım (Türkçe’si sinek oltacılığı sanırım, fakat eli yüzü düzgün bir kaynak bulamadım).

Mike kim bilir nerelerde iken, bende vaziyet üzüntü ve muz kabuğu.

Ne yapmam gerektiğini bilmediğim için olta kanonun üstünde duruyor. Bir oraya bir buraya amaçsızca kürek çekiyorum.

Hoş vahşi hayatla karşılaşmıyor değilim (bkz: aşağıdaki fotoğraf). Arada bir uzakta yunusların suyun üstüne çıktığını görüyor, seslerini duyuyorum filan. Bu bağlamda keyfim de yerinde aslında, sırf orada olmak bile huzurlu ve keyif verici. Fakat balık olayı çok koyuyor. Matematik, tirgonometri, notasyon filan bilmeyen bir çocukmuşum da birisi elime kağıt kalem vermiş, “hadi sinüs fonksiyonunu Taylor serisine aç bakalım” demiş gibi. Olta bana bakıyor, ben oltaya bakıyorum. Balıklar bana bakıyor, ben onları göremiyorum, vesaire.

Yine de arada bir rasgele atıyordum oltamı suya. Hiçbir şey olmuyordu tabi. Su derinliği bir metre dolaylarında olduğu için ot mot filan yakalıyordum işte (zaten sonra öğrendim ki Red Fish denen balık öyle nadiren, rasgele olta atma ile tutulan bir arkadaş değilmiş, plan yapmak, balıkla senkron olmak gerekiyormuş).

Bu arada arkadaki bulutlara bakıp “önce yağmur yağar mı acaba” diye düşünmüş, sonra da ukala ukala “yok be … onlar buraya nah gelir” demiştim.

Böyle büyük konuşup ondan sonra da madara olmak bir spor olsa idi beni bu alandaki başarılarımla tanıyor olabilirdiniz. Gelmez dediğim bulutlar geldi. Hem de kahveden topladıkları öbür bulutlarla beraber…

Bende vaziyet aynı. Hâlâ üzüntü ve muz kabuğu. O noktada Mike’ı bulmaya karar verdim.

On dakika sonra buldum, yağmura aldırmadan balık tutuyordu.

Mike’ı dikkatle izlemeye koyuldum. Meğer bu işin sırrına mazhar olmak için evvela balık tutma olayının doğasını anlamam gerekiyormuştu. Eh dedim, anlayalım bakalım doğasını (deneyeyim yani en azından, benim doğamdan ne kadar farklı olabilirdi ki). Arkasından sessiz sessiz takip ettim Mike’ı. Onu izlerken anlatmam henüz mümkün olmayan, fakat çok tanıdık gelen bir şeyleri idrak ettiğimi hissettim.

Hatta ben tam anladığımı filan hissederek aydınlanırken Mike gözümün önünde bir balık yakalamayı başardı. O anda Matrix’te kendisine dövüş sanatları uygulamaları yüklenen Neo’nun kendine geldiğinde “I know jiu jitsu” demesi gibi -ve tabi bana daha yakışır bir biçimde- “hacı bu iş tamam yea” dedim. Artık ben balık tutmayı biliyordum (teorik olarak).

Yukarıdaki fotoğraftan sonra saatlerce kendi başıma bu işi kıvırmaya çalıştım (pratik denemeler yaparak).

Yaklaşık iki saat sonra ilk balığımı yakaladım. Fakat o kadar heyecanlandım ki balığı kanoya kadar çekemedim. O beni bir 20 metre kadar çekti, sonra da kurtulup gitti. Mike uzaktan olayı heyecanlı şekilde izleyip, kaçırdığımı görünce de yanıma gelip bana balık ile nasıl savaşmam gerektiğini öğretti (içimden “e ben şiddet karşıtıyım ama” derken dışımdan kafa salladım). Balık tutmayı o kadar seviyor ki, bir insanın hayatında ilk kez balık tuttuğu ana şahit olmak onun için çok heyecan verici bir hadise idi. Tokalaştık :)

Meğer balığı tuttuktan sonra onu yola getirme mevzusunun özü sandığımdan da acıklı imiş.

Kanca balığa takıldığı zaman sakin olmalıymışım. Balık durumu ilk fark ettiğinde çok ciddi bir tepki gösterirmiş. Hemen ipi salıp ilk heyecanı geçene kadar istediği yöne gitmesine müsaade etmeliymişim. Sonra biraz durulunca ipin boşluğunu almalı, istediği yöne gidemediğini yeniden keşfettiğinde yaşadığı heyecanı da mazur görüp ipi ilki kadar olmasa da rahat bırakmalıymışım. Bunu defalarca yapmalı, balığın artık yorgunluktan bitap düşüp kaderine olan yenilgisini kabul etmesini, suyun içinde bununla yüzleşmesini, artık savaşmayı bırakacak hale kendi kendine gelmesini sağlamalıymışım. Bu zor anında balığı rahat bırakmalı, onu bütün gücümle kanoya çekmeye çalışmamalıymışım. Balığın içinde bulunduğu bu korkunç duruma alışmasını, onu bir anlamda kabul etmesini sabırla beklemeli, fazla üstüne gidip isyan ettirmemeli, ama taviz de vermemeliymişim.

Ne taviz vereceksin, ne isyan ettireceksin.

Aynen dünyanın her yerinde devletlerin, bünyelerindeki azınlıklarına yaptığı gibi yani.

Açık konuşmak gerekirse dostlar, bunu ne kadar içgüdüsel bir şekilde yapabildiğimi görünce çok şaşırdım. Aşağıdaki arkadaş uzun sayılabilecek bir mücadelenin ardından kanonun yanından yüzcek noktaya getirdiğim bir  redfish. Bu aynı zamanda, Çanakkale’deki arkadaşlarımın boğazın kenarında “al bi de sen tut” diyerek elime tutuşturdukları oltaları saymazsak, bu dünya üzerinde tuttuğum ilk balık:

Bir canlının davranış şeklini öğrendikten sonra onu avlamanın ne kadar kolay olduğunu, bu işin başta bir türlü aklımın ermediği matematik notasyonunun ne olduğunu keşfedişimin ardından her şeyin ne kadar içgüdüsel bir şekilde ilerlediğine kendim de şaşırdım (üzüldüm de biraz sanırım). Aşağıdaki de yakaladığım ikinci balık. Mike “makineni ver de bir fotoğrafını çekeyim” dedi. Eh dedim.

Gün boyunca 3 balık tuttum.

İkincisini yakalar yakalamaz serbest bıraktım.

İlk yakaladığım balık, hiçbir mücadelenin boşa olmadığını gösterircesine son anda kanonun yanına bağladığım ipten kurtulup kaçmayı başardı. Baştaki mağlubiyetine rağmen sırf kurtulmayı unutmadığı için özgürlüğünü resmen söke söke aldı. Bu müthiş olay sonucunda balık karşısında küçüldüm. Kaçmayı başardığı için neredeyse sevindim. Herkes için hep umut vardı.

Bir benzerini de Türkiye basketbol takımı başardı dün. Hiçbir mücadelenin boşa olmadığını bir de onlardan gördüm. Son on dakikasına kadar büyük bir stres ile gelip, “bu iş bitti, kaybettiler” derken, “bari artık oynamayın da eve gidelim, size de yazık, kabul edin artık” derken, maçın son on dakikasında kalbim duracaktı resmen. Mücadele, mücadele, mücadele. “Mücadelenin önemini bu yaşta mı öğrendin” diyebilirsiniz tabi. Öğrenmek değil de, hatırlamak bu daha çok.

Eve eli boş dönmeyecektim. Yoksa bu başta hedeflediğim deneyim gerçekleşmeyecekti. Ben bir balık tutacak, eve götürecek, temizleyecek, pişirecek ve yiyecektim. 20. yüzyıl teknolojisi ile üretilmiş olan bir olta ile, bir kano üzerinde, işlenmiş petrol yakan bir araç vasıtası ile ulaştığım bir yerde balık avlayarak ne kadar hayvan gibi hissedebilirsem o kadar hayvan gibi hissetmek istiyordum. Dolayısıyla aşağıdaki 80 santimetrelik balık diğerlerinin aksine hayata gözlerini yumuyor ve benimle beraber eve geliyordu:

Kimse bana balık temizlemenin bu kadar zor olduğunu söylememişti tabi. YouTube’de insanların iki dakikada bitirdiği işi 30 dakikada ancak bitirdim (dikkat, kanlı fotoğraf). Bir 30 dakika da mutfağı temizlemek sürdü.

Fakat değdi. İlk kez yaptığım için bir sürü et boşa gitse de, dirseğimden bileğime kadar iki adet fileto çıkarmayı başardım.

Sonra da Çinli ev arkadaşımdan aldığım tüyoları kendi doğaçlama yeteneğimle birleştirip pişirdim (filetoları yemek şarabında tuz ile terbiye et, tavada bir kaşık tereyağını nane ile kızdır, balıkları tavaya koy, bir tarafları pişince ters çevir, diğer tarafı pişerken tavaya zencefil tozu, defne yaprağı, keik, karabiber koy):

Keşfettiğim, takip ettiğim, pusu kurup kandırdığım, sabırla yıldırdığım, ölümüne göz yumduğum, buz dolu bir kutuda eve getirdiğim, parça pinçik ettiğim ve pişirdiğim balıktan yedim biraz. Lezzeti beni bir gömlek daha küçülttü.

Bu da böyle bir anımdır.

Tags: , , , , , , , ,

“Balık Tutarak Küçülmek” için 32 yorum yapılmış.

  1. Kaan CEYHAN

    Bulutların arkadaşlarını da çağırıp gelmesi müthiş olmuş.

  2. Burcu Arık

    Yine çok güzel bir yazı :))) Nasıl bir keyifle okuduğumu anlatamam ve ne kadar özendiğimi (özentim balık tutmaya değil ama, kuş halkalamak ile bana zor gelir). Gittiğiniz yer haritadan muazzam bir yer gibi görünüyor. Böylesi bir sulak sisteme en yakın yer Gediz Deltası (belki Dalyan, Kızılırmak ve Kocaçay deltası?) )diye düşünüyorum ama deltanın son hali ve de boyutun küçüklüğü düşünülünce yanına gelemez tabii  ama olsun ben yine de avunayım. Bir sonraki yazıyı burada (İstanbul’da, Ankara’da) bir grup meraklı beklemekteyiz.

  3. ayse

    Mike’in balıkla birlikte çekilen fotografı ve doğa fotoları harika. Ayrıca Mike’ın da senden fotograf çekmek konusunda birşeyler öğrenmesi gerek. Hayatında ilkkez tuttuğun balıkla çekilen fotograf (çekenden ötürü) pek hoş olmamış. Ve anladığım kadarıyla balığın lezzeti pek iyi değilmiş (yanlışsam düzeltile) sanırım fazlaca malzeme eklendiği için öyle oldu, ayrıca zencefil çok keskin ve ağır aromalı bir bitkidir tadı ve kokusu baskın gelmiştir. Güzel bir Cumartesi paylaşımı çin teşekkürler.

  4. A. Murat Eren

    ayse,

    Ve anladığım kadarıyla balığın lezzeti pek iyi değilmiş (yanlışsam düzeltile)

    Yok, balık son derecede lezzetliydi; öyle ki, güzelliği karşısında küçülten cinsten :)

    Kaan, Burcu, teşekkür ederim. İstanbul’daki ve Ankara’dakilerle beraber herkese selam, sevgi.

  5. Salih Bicakci

    Merenciğim,
    Mike’ın ve senin çektiğin fotoğraf arasındaki fark çok dikkatimi çekti. Sen Mike’ın balığı yakaladığı anı belgelerken balık’a odaklanmışsın. Mike ise sana odaklanmış. Bence senin balık tutacağın bu fotoğraftan belliymiş.
     
     

  6. Ali Abakan

    Meren sanirim bu kancali tuylerden birini malum anti-evrimci sahis eskisiyle yenisi arasinda ne fark var makaminda yazdirdigi Atlas isimli eserinde kullanmisti. Dawkins’in bukonudaki super sozu(aklimda kaldigi kadariyla): “Somehow he is right, of course this flying lure didn’t evolved from a prehistoric form”

  7. Eren

    10. fotoğrafta bir red fish kardeşimiz Mike’ın arkasında dil çıkarmış resmen. Bu arada biri biyolog olan iki bilim insanından oluşan bir ailede balık tutma olayını beklemiyordum açıkçası. Eve götürüp kanlı kanlı girişilmiş bir de adam balığa. Yakında bir av yazısı da bekliyoruz efem.
     

  8. CaGaTaYGENCAY

    Bu yazıyı ramazan ayında görseydik bayağı kötü olurdu heralde =)
     
    Balıklar acaip lezzetli görünüyo.. afiyet olsun :D bizede okuması kalıyo :D

  9. arpat

    biraz hızlı mı kapmışsın ne? :)

    peki adamın yaptığı gibi ayakta sürmek çok zor değil mi? Düşünüyorum da, şu bizim Itchetucknee kayaklarıyla mümkün diildi, yüzükoyun yapışıverirdik manatiye..

    ilk ve adamın elinde balık tuttuğu fotoğraflar süpper!
     

  10. Müjdat

    Tüylerim diken diken oldu.
    Kano ile suyun içinde ,80 cm’lik balık can havli ile çırpınmakta,deli bir yağmur altında  ve  elde d700 ile  85-1,4 ile…
    Zor şartlarda ekipman seçimi ve yönetimi diye bir ders olmalı ve sizi o dersten çaktırmalı…( :-)  )(Ki hatırlıyorum zaten çiziklisiniz  bu konuda.85 milimetre  korkudan tir tir titremiştir.’Abimi  yere çaldı  beni de  boğacak bu  çılgın!’ demiştir)
     
     

  11. Müjdat

    Mike’in yağmura aldırmadan balık tutmaya devam ettiği fotoğrafta  teknenin arka tarafındaki sudan bıdık bir balık  zıplamış.Ne güzel

  12. Kevin Simpson

    Incredible!  You’ll have to teach me some time :-)
    You take such wonderful photographs I feel like I was right there!
    And so brave to bring the camera on the water, lol.

  13. sam

    Sevgili Meren;
    Herşeyiyle on numero bir yazı olmuş.En güzeli de ekipman bilgisi vermen ve balık tarifi ;) Teoride pratikte bahadır boysal ı değiştiriyor,meren diyorum…

  14. A. Murat Eren

    Tek tek yanıt yazmak isterdim, ama yorumların ucu kaçtı :) Değerli görüşlerini paylaşan herkese teşekkürler.

    Eren ve Müjdat hemen yakalamışlar o fotoğraftaki balığı, diğerlerinin de dikkatini çekti mi bilmiyorum. Ben çok sevdim o fotoğrafın aslında ama pek çaktırmadım. Zıplayan balığı ise evde gördüm ve çok sevindim (bu arada o zıplayan redfish değil, adını şimdi unuttuğum, redfish ile kıyaslanınca epey küçük bir balık).

    Müjdat,

    Kano ile suyun içinde ,80 cm’lik balık can havli ile çırpınmakta,deli bir yağmur altında  ve  elde d700 ile  85-1,4 ile…

    Hahah. Ben de şaşırıyorum bazen kendime :p O gün kendi kendime “dostum, istediğim fotoğrafı çekemiyorsam neye yarar bu fotoğraf makinesi, neye yarar bu lens” dedim, çıkardım dry-bag’im içerisinden makinemi vallahi (ne gelirse başıma kendi kendime konuştuktan sonra geliyor zaten, bir şey olaydı kafamı taşlara vururdum herhalde, o ayrı :)).

    Eren,

    Bu arada biri biyolog olan iki bilim insanından oluşan bir ailede balık tutma olayını beklemiyordum açıkçası.

    Ben de çok zorlandım aslına bakarsan. Fakat bu deneyimi yaşamalıydım; pişman da değilim. Ben yaşıyorum diye her gün ölen ve ne varlıklarından ne ölümlerinden hiç haberim olmayan hayvanlar dururken aramızda bu kadar yoğun bir bağ kurulduktan sonra ellerimde can veren bu balığa üzülürsem daha çok darılırım kendime sanırım.

     

    Hepinize tekrar teşekkürler :)
    Sevgi, selam.

  15. A. Murat Eren

    Hey Kevin!

    Incredible!  You’ll have to teach me some time :-)

    I know that I’m not a very good teacher (I heard this from a lot of people) -and I definitely don’t know enough to teach actually-, but I guess I can try ;) (my rate is half a veggie pizza per class, though, FYI).

    You take such wonderful photographs I feel like I was right there!
    And so brave to bring the camera on the water, lol.

    Yeah, I know. My one of my friends above also mentioned that it was such a risk to take (and it would be certainly pretty nasty if something would have happened).

    I’m sure you know this saying: “Take risks:  if you win, you will be happy; if you lose, you will be wise” :p Actually I’m quite wise in that sense, but I just can’t stop following the idea hahaha

    Ciao,

  16. Uygar

    Bu blog en sansürcü zihniyetin oltalarına takılmalı ve ilelebet anadoluda yaşayan ve sınırlı imkanları olan gençlerin erişemeyeceği bir yere konulmalı. Hayatımda hiç bir yazıyı bu kadar kıskanmamıştım. Şu an kıvranıyorum olduğum yerde ve birazdan gidip olta takımlarımı sevip okşayacağım ve fotoğraf makinemin tozunu alıp yeterli sinerjiye ulaştıklarında hayaller kuracağım.

  17. filiz tülü

    Ben de pes dedim artık..
    Bir eiinde d700, diğer elinde olta
    bu kadarı da olmaz ki ama:))
    Bu arada ben de d90′ımı satıp d700 e terfi ettim.
    Herhalde 3 ay oluyor..
    Ancak burda o kadar pahalı ki,
    ilk gittiğim doğa olayında yağmur yağınca cesaret edip çıkaramadım..
    Senin ki iyi cesaret:))
    Meraktan soruyorum yağmur yiyen d700 ne oluyor?
    Bu arada nacizane bir öneri;tekrar balık yaparsan iki diş de sarımsak at tavaya:)

  18. Uğur

    daha ilk fotoğraftan anlaşılmıştı aşağıda süper fotoğrafların olduğu :] hakikaten de öyle olmuş. bende kendimi balık avlar zannederdim, ne yalan söyleyeyim kıskandım. hem balığı hemde fotoğrafları.

    böyle saatlerce süren bir felsefe dersinden çıkmış gibi hissettim kendimi. aklım kanoda oturmuş elimde makine ve oltada kaldı. dava etsem yeri seni Meren! aynen Uygar’ın dediği gibi..

    üçüncü fotoğrafı çok ama çok beğendim! şunu da söylemeden edemicem ben olsam o d700 ü (ki hayalimdir kendisi) o sulara sokmazdım :]
     

  19. ayşegül gürdal

    Sevgili Hakan duruma üzüldüm,sana ve balığa.Bir vahşiyle karşılaştığınız kesin.O ne irade? Benim de böyle çılgın bir av partisi hikayem var.Fakat bizim oltalarımıza balıklar adeta atlıyordu.Her çekişte 8-9 kraça,istavritin küçüğü.Öyle bir kıyım oldu ki,iki büyük kovayla eve döndük, afiyetle de  yedik.Utanma duygusunu gayet iyi anlıyorum.Biraz yamyamlık kokan.Neyse aradan zaman geçti Alan adlı bir arkadaşımla konuşuyorum.(kendisi Atatürk’ün akrabasıdır.Avrupa da ilk zeytin yağı ve sabunu üreten aile imiş. Trabzon kökenli,benim de bir yanım oradan. Alan dedi ki: işi balık avlamak olan insanlar varken ben neden bir canlıyı öldüreyim? Bu kadar pratik bir çözüm karşısında derhal teslim oldum,ki çok haklıydı. Mesele bu kadar basit,lütfen daha fazla küçülmeyelim.Sevgiler,öpücükler…

    not.Bir daha hiç balık tutmadım,hatta arkadaşların Hisardaki,oltalarına musallat olup,bir kaç çarpan balığını kurtardım,bilmem doğru yaptım mı?Alan’ın örümcekler konusundaki aydınlatmalarını bilahare anlatırım…

  20. ayşegül gürdal

    pARDON,BİR YANLIŞLIK VAR.sEVGİLİ ARKADAŞIM HAKAN’I GÖRÜNCE,BALIK GİBİ OLTAYA ATLADIM.hİKAYE ONUN ZANNEDEREK.bU ARADA KLAVTEYE BİR ŞEY OLDU.aNLAYACAĞINIZ GİBİ BEN BİRAZ ACEMİYİM.

  21. ayşegül gürdal

    nEYSE Kİ DUYGULAR ORTAK,bEN DE HAKAN NE GÜZEL İFADE ETMİŞ, BÖYLESİ BİR DETAYI DEMİŞTİM.fOTORAFLAR GERÇEKTEN ÇOK HOŞ,DOĞA DA ÖYLE.bALIK KONUSUNDA HİSSİYATIMI ZATEN ÖĞRENMİŞ OLDUNUZ.SEVGİLER.

  22. apistogramma

    Eskiden kit lensimi kullanarak çektiğim fotoğraflarda gözle görülür vignette oluşuyordu. Şimdi kullandığım pahalı lensle ise pek oluşmuyor. Lens kaynaklı vignette kötü kabul edilirken çekim sonrası eklenen vignette iyi kabul ediliyordu bazı sitelerde. Belki değişmiştir durumlar şuan bilmiyorum:) Neyse diyeceğim, fotoğraflarına bakınca, senin şu vignette meselesi hakkında ne düşündüğünü merak eder oldum.

  23. A. Murat Eren

    Vingette lensin diyafram açıklığı ile de ilgili. Lens ne kadar pahalı olursa diyaframın tam açık olduğu durumlarda kaçınılmaz olabiliyor. Mesela ben çoğunlukla maksimum diyafram kullanmayı seviyorum. Nedenleri var, bir kısmı pratik, bir kısmını anlatması güç. Fakat netice olarak vingette doğal olarak oluşuyor birçok fotoğrafta. Ben de biraz ittiriyorum kimi zaman. Mesela şurada 85mm’nin f/1.4′te iken D3x’te oluşturduğu doğal vingette’e dikkat çekmek isterim, ben sürekli o vingette ile fotoğraf çekiyorum 85mm’yi taktığımda: http://www.lenstip.com/upload2/37878_nik85_win_d3x.jpg

    Vingette’nin çekim esnasındakinin kötü kabul edilmesi, çekimden sonrakinin iyi kabul edilmesi, kimilerince ne olduğunun bilinmemesi filan ise hep insan olduğumuz için. Kültür vasıtası ile buluştuğumuz ve çeşitliliği kutladığımız insanlar olduklarımız için (“bu gün çok National Geographic’siniz Merenbey”).

  24. apistogramma

    Peki vignette ne amaçla istenir? Ne amaçla istenmediğini tahmin edebiliyorum. (Formspring ‘e çevirmedim umarım ortamı)

  25. A. Murat Eren

    Peki vignette ne amaçla istenir?

    Ben senin beklediğin “amaç” perspektfinden bakamayacağım sanırım.

  26. canan

    Canlı balıkların akvaryumdan; “bunu beğendim” şımarıklığıyla seçilerek katledilip, sonrasında afiyetle yenildiği bir ortam görmüştüm.. Hepsinden tek tek türüm adına özür dilemek gelmişti içimden..

    Çok can yakıcıydı.. Benim canım gördüğümde bu kadar yanmışsa, sudan çıkarılıp kafasına vurulan balığın ne kadar yanardı acep!!.

    Çok felsefi bir anlatım olmuş, sanırım benzer duyguları yaşardım..

    Herhangi bir sebepten,hobi/vakit değerlendirme/spor  adı altında ya da sırf eğlence amaçlı; herhangi bir canlının yaşamının sona erdirilmesinin, türüm adına küçültücü sebeplerin en büyüklerinden olduğunu düşünüyorum.. Hikaye, anlatım ve resimler yine çoook güzeldi. Sonrasında küçülmeniz, bunu da samimiyetle ifade edişiniz beni teselli etti.. -Çok mu mana yükledim, birden duygusallaştım..-

  27. Muge Apaydin

    Merhaba! Bir süredir yazıları takip ediyorum, hepsini de keyifle okuyorum=). Bu yazıyı da sırıtarak okudum, çok huzurlu ! Mike bana adeta Jean Giono hikayesindeki ağaç diken adamı anımsattı, yağmura aldırmadan balık tutuşu vs. Devam yazılarını merakla bekliyorum.

  28. Burak Arslan

    Ben de hayatımda hiç balık tutmayı beceremedim. Şimdi anlıyorum ki kimse bana bu işin tekniğini öğretmemiş, hayal kırıklığı ve kızgınlık bir arada yani anlayacağınız. Kaç defa balık tutamıyorum diye dalga geçtiler kim bilir…

    Yazı harika olmuş =) içinizden “e ben şiddet karşıtıyım ama” derken dışınızdan kafa salladığınız kısımda gerçekten eğlendim…

    Rastgele üstad.

  29. 7.oda

    çok kıskandım :(:)

  30. Vakkas

    “Bilincim dünya üzerinde et yemezliğin kazanmasını isterken, bilinçaltım bir parça sulu et için ölüyor!!!” yazıyı okurken, yazdığın başlık ve yazının içeriğinde kullandığın “küçülmek” ifadesi bana Stalker filmindeki bu repliği hatırlattı…çok güzel bir yazı olmuş…türkçeye hakimiyetin ve nüktedanlığın okurken yazılarını daha keyifli hale getiriyo… wako

  31. kafmisko

    Ne zamandir takip ediyorum sizi. Bu da cok guzel bir yazi b5 y6r40 yazay50 ded50,,, 23avye0e b5rsey3er 63d444 

  32. Yusuf

    Ben bu yazıyı ne zaman okusam balık tutasım geliyor.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün