Yıldızlara Bakıp İkilem Görmek (“Gittim, Döneceğim”)

23/02/2011, 12:40

Bu gün resmi olarak doktora çalışmalarımın son yüz metresine girdim. Bundan böyle çok çok yoğun olacağım ve bir süreliğine ne bu günlüğe yazma, ne Twitter hesabım dışında kalan İnternet mecralarında boy gösterme, ne de laboratuvardan çıkıp dışarılarda haytalık yapma şansım olacak.

İşte tam da bu yüzden geçtiğimiz hafta sonu yanıma hayali arkadaşlarımdan birisini alıp kampa gittim (bu arkadaş herhangi biriniz olabilirdi). Gittim ki, daha sonra “keşke vaktim varken son bir kez kampa gitseymişim” demeyeyim. Yine bu yüzden şu anda bu günlük girdisini yazıyorum. Yazıyorum ki, daha sonra “keşke bu yoğunluk başlamadan önce son bir kez günlüğe bir yazı yazsaymışım” demeyeyim.

***

Kamp yapmak için bir öncekinde Duygu ile gittiğimiz ve New Orleans’a 3.5 saat uzaklıkta olan Kincaid Gölü’ne gittim. Gölün çevresini saran orman içerisinde ilkel kamp (primitive camping) için son derece uygun, sessiz-sakin yerler var. Geçen sefer ne kadar yeşildiyse, bu kez o denli kahverengi idi her yer. Fakat bu durum moralimizi bozmadığı gibi kendimizi daha da ait hissetmemize vesile oldu.

Olay mahalline vardıktan kısa bir süre sonra çadır ve hamak görev yerlerinde mevzilenmiş, ateş yakılacak bölge tespit edilmişti.

Ne zaman kampa gitsem ateş yakmak için çalı çırpı toplamak vaktimin büyük bir kısmına tekabül ettiğinden kelli bu sefer yoldan yakmak için odun alma akıllılığını gösterdim. Fakat akıllı da olsam en nihayetinde bir Meren olduğum için “dur ben bunları sonra yakarım, önce biraz çalı çırpı yakayım” diyerek satın alıp oralara kadar taşıdığım odunları yakamamayı ve kendilerini gerisin geriye arabanın bagajında eve taşımayı çok güzel becerdim.

Kendimin “kampa gidiyorsun, biraz insaflı ol” serzenişlerine aldırmadan kampa 7-8 adet makale getirmiş olmam bence inekliğimin vahametini gözler önüne seriyordu. Planlarım son derece vasattı: ormanın sükûneti eşliğinde kendilerini ateşin karşısında okuyacak, belki çok nazik birisi olduğum için hayali arkadaşımın ayaklarıma masaj yapmasına müsaade edecektim.

Yemek işi de tamamdı. Balık tutmayı sular seller gibi öğrendiğim ve hemen yanı başımda kocaman bir göl olacağını bildiğim için yolda gelirken ne yiyeceğimi biliyordum. Bir şekilde fotoğrafların hiçbirisinde görünmeyen fakat nedense orada her an benimle olduğuna inanmanızı istediğim hayali arkadaşımın gölde başlarına geleceklerden habersiz yüzen balıklara son bir gece daha vermemiz gerektiği yönündeki ricalarını kıramadığım için ilk günü yolda gelirken aldığım ufak tefek şeyler ve meyve ile geçiştirdim. Fakat yarın kimse beni tutamayacak, bense oltayı her savuruşumda bir balık tutacaktım.

***

Ertesi gün kalktıktan bir süre sonra göle doğru yola düştüm. Omuzuma asılı fotoğraf makinesinin bacağıma çarparak çektiğini tahmin ettiğim, varlığından eve gelip fotoğraflara bakarken haberdar olduğum aşağıdaki fotoğraf yola düşmüş olan beni gösteriyor:

Küçük bir not düşmeden geçmek istemiyorum: Göle doğru giderken Atta ve Acromyrmex cinslerine dağılmış olan ve endemik olarak ABD’dnin Güney’inde de yaşayan yaprak kesici karıncaların kolonilerine rastlamak beni çok sevindirdi. Zira ABD’nin Kuzey kesimlerine doğru hızla yayılan ateş karıncaları yoluna çıkan bu endemik karınca türlerini tek tek yok ediyor (bu ateş karıncası denen haysiyetsizler neredeyse beni bile yok ediyorlar, buncağızlar nasıl dayansın).

Göle vardığımda balık tutan başka birilerinin olduğunu görüp sevindim. Nitekim onların tuttukları balıklar bizim tutacağımız balıkların teminatıdırlardı (biz balıkçılar böyleyizdir işte, hep kollarız birbirimizi (kedi canımızı bizim)).

Fakat pek öyle olmadı.

Bir tane dahi balık tutamadım ve bir süre sonra yenilgiyi kabul ederek denemeyi bıraktım. Sorun değildi. En nihayetinde önemli olan katılmaktı (“Hüsnü abi, o gün gelip iskelede bir saat oturan eleman var ya, adama artık nasıl koyduysa günlüğüne ‘önemli olan katlımaktı’ filan yazmış ya ahaha“. “Hangi eleman?“. “Eleman? Ne elemanı?“. “Ha? Ne?“).

Neyse ki her ihtimale karşı tedarikli gelmiştim. Balık tutamamış olmanın utancını ve hüznünü bir tane kendim bir tane de bu kamp macerasında bana eşlik eden hayali arkadaşım için hazırladığım -ayıptır söylemesi- sosisli sandviçler ile bertaraf ettim. O yokluk içerisinde her şey çok lezzetli olduğu için bu vejeteryan sosisleri bile afiyetle yedim.

***

Sistemin yüzü suyu hürmetine istiflendiğimiz şehrin dışında, gece elbette bambaşka.

Böyle geceler beni çeşitli ikilemlere sürüklüyor. Mesela bu huzur anlarında üstümün başımın pisliğine ve kendimin o toz toprağa bulanmış hali ile barışıklığına bakıp aslında nereye ait olduğum konusunda tereddüte düşüyorum. Ya da misal, bir çadır, bir uyku tulumu ve hayali bir arkadaşın yetip de arttığını gördükten sonra kendimi sahip olduğum onca yayıntının aslında bir anlamı olduğuna inandırmakta güçlük çekiyorum. Örneğin bir sonraki gecenin yine böyle olacağını bile bile bu gecenin sabahında eşyalarımı toplayıp şehre dönmemin sebebinin ne olduğunu, bunu kimin için yaptığımı kendime açıklamakta güçlük çekiyorum. Vesaire. Belki siz şehir yaşantısını da insan evriminin bir parçası olarak görüp içselleştirmişsinizdir, bana durup sizi tebrik etmek düşer: ilk değilsiniz, fakat ben de tek değilim.

Kendini bir süreliğine de olsa doğanın kollarına bırakan insan tüm vaktini “yaşamak” eylemine harcıyor gibi geliyor bana. Şehrin içimize işlediği hayat anlayışının en az prim verdiği uğraş ise yaşamak neredeyse. Kafa hep boş işlerle meşgul. Çünkü kimi hedefler peşinde koşup, kimi başarılar ile tatmin olup, fazla ayak bağı olmadan efendi gibi ölüp gitmemiz gerekli. Kimsenin bizimle uğraşacak vakti yok.

İnsanlara tavsiye verecek pozisyonda görmüyorum kendimi. Fakat verecek olsam arada bir elektronik zımbırtılarını bir kenara bırakıp özleri ile bir miktar da olsa yakınlaşabilecekleri bir yere gidip çadırlarını kurmalarını tavsiye ederdim. Zira yaşam deneyiminin çok temel ve bir o kadar ince tatminleri, bize biçilen hayatın hoparlörlerinin sesini bir türlü bastıramıyor bence. Arada bir her şeyi kısıp biraz da onları dinlemek gerekli. Hee, kampa giderken bile yanında bir tomar makale ile git, sonra yok şehir, yok hoparlör, yok sükûnet .. çakal seni. Ya tamam işte siz daha iyisini yapın. Bak bak, kendisini tavsiye verecek pozisyonda görmeyene bak. Lan.

Dinlenmek için gidip soru işaretleri ile dönmek filan; kamp olayı biraz tehlikeli aslında.

***

Küçükken boğazım her şiştiğinde “neden boğazım her şiştiğinde ‘boğazım iyi iken keşke daha çok yutkunsaymışım’ diye düşünüyorum acaba” diye düşündüğüm günler belki de hayata dair örüntüleri gözlemlemeye başladığım ilk zamanlardı. Gerçekten bazı şeyler var, durup düşündüğümüzde idrak edebildiğimiz bir sistematiğe istinaden tekerrür edişlerini gözlemliyoruz. Misal, bir şeylerin varlığını öyle kanıksamak ki onlara sahipken kendilerinin kıymetlerini kestirememek gibi. Bence bu örüntü varlığını insanın aklının biraz geriden geliyor olmasına borçlu, ama bu sefer bu konuda şeytanın bacağını kırdığımı düşünüyorum (kırılmadıysa da epey acımıştır, bir-iki gün topallar bence). Geçici bir süreliğine sessizliğe gömülmeden evvel son bir kez kampa gittim örneğin. Şimdi de oturmuş, hâlâ vaktim varken son günlük yazımı yazıyor, efendi gibi “görüşmek üzere” diyorum: görüşmek üzere. Görüşürüz, bol şans Meren. Çok teşekkür ederim. Dönünce yaz gene tamam mı?. Tamam :)

Tags: , , , , , , , , , ,

“Yıldızlara Bakıp İkilem Görmek (“Gittim, Döneceğim”)” için 19 yorum yapılmış.

  1. sutlukahve

    Kolay gele… Darısı başıma!

  2. şalamar

    eklenecek tek kelime yok.. harika.. ve keşke…:(

  3. ayse

    Günlük sayfası açılmıyordu o yüzden Twitterdan sordum nereye gittin ne zaman dönüyorsun sorularını. Nereye gittiğini ve neden gittiğini anladığımıza göre dönüş ne zaman diye sormak lazım. Keza o dediğin kaçış tamamen olmuyor malesef. Ben kaçtım da ne oldu, 5 gün dayanabilmişim biryerlere girmeden ve mesajını görünce haydi bakalım ne fotolar çekmiş ne yazmış diye günlüğüne girip yazıyı okuyorum. Bir de üstüne üstlük oturmuş mesaj yazıyorum. Yani demem o ki fotolarını çektiğin yer gibi tamamen soyutlanabilecek bir yer olmadığı sürece tez yazmaktan kaçmak için o kadar çok uyaran var ki şu gündelik hayatımızda. Umarım sen daha başarılı olur ve gittiğin yerden dr. olarak dönersin. Ben de reklam arası dizi izleyenler gibi, internet arası tez yazacağım gibi geliyor bana :(

  4. pLn

    ayyy cok kolay gelsin hemencecik bitsin amin!:)

  5. uğur

    belliydi..
     

    merenbey A. Murat Eren

    @ugurgucarslan çok yoğun bir döneme giriyorum Uğurcuğum. sizleri epey özleyeceğim :(

    yani bu şekilde bi’ durumla karşılaşağım(ız) belliydi. kamp kurmalar, kedi canını seninler filan bahane aslında di mi? hadi itiraf edelim; bilerek, isteyerek yaptık bazı şeyleri. o hayali arkadaşı (burada beni yani) filan bile bile götürdün yanında.. balık tutamayacağımız bile bile attık oltayı bagaja. ben dedim ama sana; ‘abi bu mevsimde balık olmaz almayalım‘ diye, inat ettin. hem iskelenin yanında duran adamlara illa bi’ şey danışmamız lazımdı, yok dedin! balık tutmaya değil, bildiğin beslemeye gitmişiz balıkları.. sevap kazandık neyse..

    aslında bi’ şeyleri anlatmak için değil de, sanki gitmeden ardımda biraz bi’ şey bırakayım demek istemiş şair burada. ilk mısrada tecahül-i arif yapmış bildiğin. sonrasında teşbihler, tenasübler filan. divan edebiyatının gücünden olsa gerek farklı anlamlar yüklemiş mısraları defalarca okutmak için. yanında bi’ sürü kağıt getirmiş sonra çalışırım diye; yüzlerine bile bakmamış.

    git bakalım merenbey. bi’ soluklan gel bakalım. bitirmek için niyet ettiğin doktorana benden de selam söle. kabul ettirsin kendini..

    imza; hayali bi’ arkadaş.

  6. serkan

    İlham verici. Henüz son 100 metreye girmemiş olsam da İstanbul’a dönünce aynı şeyi Belgrad’da yapmak için içimdeki isteği bastırmam mümkün değil. Bastırmak isteyen kim ayrıca :)

  7. berna mutlu aytekin

    o nasıl bir fotoğraf Allah aşkına. Yıldızlar, ağaçlar, ateş. Enfessin üstad.

  8. hayalperest

    Sürprizi sona saklamışsınız… Harika bir foto… Neyse çalışmalarınızda kolay gelsin, arayı fazla açmayın…

  9. Bilge

    =) Çok hoş bir yazı…

    Şehir ışıklarının olmadığı gökyüzüne bakıp da günlük yaşantısında yarattığı gerçekliği sorgulamayan olamaz diye düşünürüm hep. Benim, öyle bir manzaranın karşısına her uzandığımda gözlerim dolar. (Neden? Ben bunu tutku diye adlandırıyorum.) O manzaraya bakıp da hala kendini pek bir önemli göremez insan.
     

  10. Erdal

    Zevkle okudum ayrıca son fotoğrafa bayıldım.
    Bu arada eşine rica etsen bloguna bişiler yazması için.
    Düygüüüüüüüüüüü   duy sesimiziiiiiii   alıcam birincilik telini merene vericem haberin olsun :)

  11. yasemin

    eski bir hintli kralın yatak odasını aklıma getirdi son fotograf ;kral kubbe biçiminde tek kapılı bir yatak odası yaptırmışodanın tabanından tavanına minik ayna parçalarıyla kaplatmış kapı kapandiginda oda gece gibi karanlık oluyormuş duvarların oluklarındaki mumlar yandıgında yıldızlı bir gece çıkıyor ortaya gündüz vakti ,çok ilgimi çekmişti bu oda fotografını bulursam eklerim :)görüşmek üzere :))

  12. Burak

    Hayatı sorgulamalar, soru işaretleri, “ben ne yapıyorum ya hu” serzenişleri filan bu son yüz metre civarlarında daha bi’ yoğun yaşanıyor sanki. Ya da bende hep öyle oluyor. Son haftalarda (tezde son yüz metre civarları:\) kafamda dönüp duran düşünceleri öyle güzel yazıya dökmüşsün ki…

    Bir takım hedefler peşinde koşup dururken gerçekten yaşamıyor olduğunu fark etmek ciddi manada moralini bozabiliyor insanın. O noktada her şeyi bırakıp yaşamaya karar vermek de her babayiğidin harcı değil maalesef. Paşa paşa dönüyorsun o hedefler uğrunda saçma sapan işlerle uğraşmaya. Yalnız kafanda bu kadar soru işaretiyle birlikte o saçma işlerle uğraşmak daha bi’ ağır geliyorya o biraz kötü işte. Öyle…

  13. Ceren

    Prokrastineyşınların engellemediği, saçma sapan problemlerin yaşanmadığı, grafiklerin tam da istediğin gibi çıktığı, hangi cümleyi hangi makalede okuduğunu şıp diye bulabildiğin bir tez bitimi dönemi dilerim. Kolay gele, darısı benim kocaya. Bu arada, zevceniz de tez yazıp döncem diye gitti, gidiş o gidiş :( Doktora biteli aylar oldu hala bi yazı yok…

  14. canan

    10 numara sen nasıl bir fotoğrafsın öyle!!  Ebrû gibi..   Fotoğrafın numarasından bir de not tabi; 10 üzerinden 10.. (Notu kıt okuyucu)

  15. tezsiztasasız

    yazı yine çok güzel… de içime sinmedi bu kez birşeyler.
     

    “misal, bir çadır, bir uyku tulumu ve hayali bir arkadaşın yetip de arttığını gördükten sonra kendimi sahip olduğum onca yayıntının aslında bir anlamı olduğuna inandırmakta güçlük çekiyorum. Örneğin bir sonraki gecenin yine böyle olacağını bile bile bu gecenin sabahında eşyalarımı toplayıp şehre dönmemin sebebinin ne olduğunu, bunu kimin için yaptığımı kendime açıklamakta güçlük çekiyorum. Vesaire. Belki siz şehir yaşantısını da insan evriminin bir parçası olarak görüp içselleştirmişsinizdir, bana durup sizi tebrik etmek düşer: ilk değilsiniz, fakat ben de tek değilim.”

    yaşadığın anları bizlerle paylaşman gerçekten büyük lütuf. bazen oralara gitmiş kadar oluyorum kendi adıma. ama senin bu anları bazen kendin için yaşaman gerektiğin hissine kapılıyorum (sanane diyebilirsin tabi). üstteki alıntıladığım paragrafında, hem bulunduğun ortamın keyfinden bahsederken ve geri dönmenin manasızlığına dikkat çekerken, herşeyi ve hatta herkesi sahiplenmenin doğru olmadığından yakınırken, yine de bunu birileriyle paylaşma ihtiyacı hissediyorsun..yani gittiğin kampta ya da yalnız kalmayı dilediğini sandığın başka bir yerde hiç yalnız bırakmıyorsun kendini. sürekli birilerinin sana ulaşabilmesini istiyorsun. seni duyalım, görelim, hissedelim. yazı yazmak da sahiplenmenin en önemli göstergesi aslında. o yüzden into the wild stayla arzusunu yaşarken, orada olduğunu duyurup en azından kendini rahatlatıyor, ve geri döneceğine içten içe seviniyor gibisin …yanlış anlatmamışımdır umarım düşüncemi. amacım eleştirmek değil. söylemek istediğim, hepimizin içinde bulunabileceği bi his bu yaşadıkların. o sırada tarifi mümkün olmayan bi duygu..ama neticede yalnız kalmak istemiyoruz, teknolojiden inanılmaz haz alıyoruz. gökyüzüne bakarken, bunu başkalarıyla paylaşmadan rahat edemiyoruz. belki o sırada değil ama sonradan bilecekleri bilinciyle dalıp gidiyoruz yıldızlara..o yüzden hayatımızdaki bizi yalnız olmadığımıza inandıran insanlara ya da şeylere (makalede olur o bazen) bu kadar da nankörlük yapmayalım..çok sert olduysa, onları sevelim bir anda sırtımızı dönmeyelim diyeyim. neticede yanımıza almak zorunda kaldığımız makale de olsa, okuduğumuz şey yılmaz özdil değilse, işimize yarayan bilginin manasızlığını sorgulamak ne kadar anlamlı..paradoks insanı görüntüsü çizip bitiriyorum.
     
    öylesine paylaşayım dedim canını sıkmamışımdır umarım..tezde başarılar. umarım doktor merenbey olarak türkiye’ye döner ve bilimsel ahlaksızlığın peşini bırakmazsın…

  16. dilekus

    Kendini bir süreliğine de olsa doğanın kollarına bırakan insan tüm vaktini “yaşamak” eylemine harcıyor gibi geliyor bana.

    İşte tam da bunu hissediyorum her kampa gittiğimde… Ama böyle güzel ifade edemezdim herhalde…

  17. Kemal

    Meren kolay gelsin diyorum. Bu son 100 m tahmini, hele ki konu doktora tezi ise, oldukca zor bir tahmin. Keske 10 saniyede bitse ama kimisi son 100 metredeyim der 10 ayda bitirir (misal ben), kimisi 10 haftada bitirir, kimisi daha cabuk. Tahminimce sen blogundan ve kamp keyiflerinden elini ayagini cektigine gore son birkac ay demektir. Umarim yakinlarda biter de rahatlarsin. 4 numarali fotografta hayali arkadasin da senin fotografini mi cekiyor yoksa?  Eleman bari bi balik tutsaymis da doya doya yerdiniz beraber… :) Son fotografi da gordum ve ilk yaptigim sey donup bizimkilere, ‘ya kamp mi yapsak?’ demek oldu. Biz gittigimizde de senin fotograflarindaki kadar guzel olcak mi acaba? … Kolay gelsin!

  18. gökhan

    yalnız ne yıldız kayması fotoğrafı çekilir orada.
    spiraller beynimize hücum eder, hayal etmesi bile güzel :)

  19. özlem

    o yıldızları orada izlemek için neler vermezdim..

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün