Konuk Fotoğrafçı: Sezay Özbal, “Kürt Göçü”

14/12/2011, 07:38

Meren’in Fotoğraf Günlüğü, dördüncü konuk fotoğrafçısını takdim etmekten gurur duyar!

Bu seferki konuğum Sezay Özbal. Kendisi 90′lı yılların başında Saddam’ın zulmünden kaçan Kürt’lerin dramının yer aldığı, ilk kez gün ışığına çıkan diaları ile aramızda.

Fotoğraflar elime ulaştığında o günleri kaçırmış ya da o yıllarda çok genç olduğu için olan biteni tam olarak idrak edememiş kişilere bölgenin yakın tarihinden bir kesiti olay yerinden fotoğraflar ile sunmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Ayrıca Irak’taki Kürt nüfusunun ilk Körfez Savaşı’nın üzerinde önemli bir iz bıraktığı tarihine dair araştırmalar yürüten akademisyen ve gazetecileri Sezay Özbal’ın eşsiz arşivinden haberdar etmek gibi bir sorumluluğu yerine getiriyor olmak benim için önemli bir motivasyon oldu.

Evvela Sezay Özbal’a, daha sonra da o döneme dair kısa bilgiler aktardıktan sonra fotoğraflara geçeceğim. Eğer herhangi bir sebeple Sezay Özbal ile iletişime geçmek isterseniz beni aracı olarak kullanabilirsiniz. Ayrıca kendisinin de yazıya gelen yorumları takip edeceğini tahmin ediyorum.

***

Sezay Özbal mesleğe 80′li yılların başlarında Hürriyet Gazetesi ile adım atmış emekli bir gazeteci. Özel televizyon kanallarının yayın hayatlarına başlamaları ile birlikte 1993 yılından 2006 yılına kadar çeşitli televizyon kanallarının haber merkezlerinde görev yapmış. Haber editörü olarak çalıştığı CNN TÜRK’ten 2006 yılında emekliye ayrılmış.

Kürt göçünü belgeleme işine dahil oluşu Körfez Savaşı döneminde çalıştığı Hürriyet Gazetesi günlerine uzanıyor. Kürt göçünün başlamasıyla birlikte Özbal bölgeye gönüllü olarak gitmiş. Göçün her safhasını iki ay boyunca görüntüleyip, geriye binden fazla fotoğraf ile dönmüş. Bu yazı içerisinde o fotoğraflardan birkaç tanesi yer alıyor. Özbal’ın arşivinin önemine dair fikir vereceğini tahmin ediyorum.

***

Şimdi biraz tarihçe.

Nedenleri ve diğer sonuçları bu yazının bağlamının dışında kalan 1991 Körfez Savaşı’nın neticesinde Güney ve Kuzey Irak’ta Baas Partisi rejime karşı halk ayaklanmaları başlamıştı.

Savaş başladıktan bir ay sonra, Şubat 1991′de, dönemin ABD başkanı olan George H. W. Bush, hani daha sonra demokrasinin nasıl bir şaka olduğunu hatırlatırcasına oğlu da ABD’ye başkan seçilen ve Irak Savaşı üzerinden ABD’nin bölgedeki etkinlik yarışının ikinci perdesinin yönetmenliğini yapan ‘baba Bush’, şu meşhur sözleriyle Irak halkını açıkça ayaklanmaya davet ediyordu:

“Akan kanı durdurmanın bir yolu daha var, ve bu da Irak ordusu ve halkının kontrolü kendi eline alıp diktatör Saddam Hüseyin’in kenara çekilmesini sağlamaları”

Bunun doğal bir sonucu olarak Irak’taki milyonlarca insan o sırada Irak’ı bombalamakta olan ABD’nin kendi saflarında olduğu durumda Saddam’dan kurtulmalarının mümkün olduğuna inanmakta güçlük çekmedi.

Özellikle Mart ayında Irak Ordusu’nun Irak’ın çeşitli yerleri ve Kuveyt’te gerçekleşen çatışmalarda ABD’nin önderliğindeki koalisyon kuvvetleri karşısında hezimete uğramış olması ülkenin güneyinde olduğu gibi kuzeyinde de bir umut havası yarattı. Çok kısa bir süre içerisinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde o dönem güçlerini birleştiren Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin peşmerge kuvvetleri önderliğinde Baas rejimine karşı geniş katılımlı ayaklanmalar baş gösterir oldu. Lakin bu ayaklanmalar -o dönem nispeten beklenmedik bir biçimde- Irak Cumhuriyet Muhafızları’nın atik ve şiddetli müdahaleleri ile karşılaştı. Saddam’a bağlı kuvvetlerin isyanlara verdiği karşılık kaçan halkın üzerine helikopterlerden gaz yağı döküp insanları ateşe vermekten, yaralananların gittiği hastaneleri bombalamaya kadar son derece rahatsız edici bir yelpazede hayat buldu. Bununla beraber ABD’nin başta çeşitli seviyelerde ima ettiği destek bir türlü gelmiyordu. Zira özellikle Türkiye’nin parçalanacak bir Irak’tan duyduğu korku ve bu konudaki diplomatik baskısı, ABD hükumetinin Kürt’lerin bağımsızlıklarını ilan edişleri ile sonuçlanabilecek isyanlara destek olma konusunda geri adım atmasına ve Saddam’ın ayaklanmalara verdiği yanıt esnasında on binlerce kişinin ölümüne göz yummasına yetti.

ABD’nin bu geri adımı ile bölgedeki bir diktatöre karşı başlayan ayaklanmalar, aniden son 50 yılın en büyük göçüne dönüşüyordu.

Sadece Mart ve Nisan aylarında iki milyona yakın Kürt, bir anda hayatlarının bir parçası olan savaşın yıkıntıları arasında Irak’ın kuzey sınır komşuları olan Türkiye ve İran’a doğru kaçmaya başladı. Birleşmiş Milletler, ABD, Türkiye ve İran’ın olayı kontrol altında tutma noktasındaki acemilikleri, devlet menfaatleri arasında sıkışıp kalmış olan halkın çilesini perçinledi. Göç esnasında büyük çoğunluğunu çocukların oluşturduğu binlerce kişi gerek hava koşulları, açlık, susuzluk ve göçün sebep olduğu sağlık problemleri, gerekse ordu helikopterlerinin zaman zaman sivil kalabalığa ateş açması sonucunda öldü. Birleşmiş Milletler verileri üzerinden yapılan tahminlere göre 1991 yılının bir bölümünde günde ortalama 2,000 Kürt hayatını kaybediyordu.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 1992 yılında yayınladığı raporda da burada verdiğim özet ile örtüşen bilgiler ve fazlası yer alıyor. Dili İngilizce, fakat yine de okumaya devam etmek isteyebilecekler için bağlantısını vermek istiyorum: http://www.hrw.org/reports/1992/Iraq926.htm

***

Tüm bunlar yaşanırken Saddam’dan kaçıp Türkiye sınırına gelen, Türkiye sınırından alınıp ‘güvenli bölgelere’ taşınan, daha sonra Kuzey Irak’ta güvenliğin sağlanmasının ardından önce Silopi’deki Hac Konaklama Tesislerine, oradan da kamyonlarla Irak’a taşınan insanların yaşadıklarını tam olarak aktarmak, hele de bunu birkaç fotoğraf üzerinden yapmak elbette mümkün değil. Yine de bir fikir verebilirsem görevimi yerine getirmiş hissedeceğim.

Aşağıda izleyeceğiniz tarihi fotoğraflara yer yer yazdığım kısa açıklamalar ve şahsi düşüncelerim eşlik ediyor.

Yazının kalan kısmını Özbal’ın hatırına fotoğraflara bakıp metinleri es geçmek sureti ile tamamlamak serbest.

***

İlk fotoğraf Kuzey Irak’tan. Fotoğrafa bakarken fotoğraf üzerindeki “SADDAM WELCOMES COL DELK AND THE 18TH MP BDE TO IRAQ” yazısı dikkatimi çekti. Yazının Türkçe’si yaklaşık olarak şöyle bir şey: “Saddam Albay Delk ve on sekizinci jandarma tugayına hoşgeldiniz diyor“.

Delk’i biraz araştırınca Kuzey Irak’ta Türkiye sınırına epey yakın olan Duhok civarında görevli bir albay olduğunu öğrendim. Göç sonrası bölgenin güvenliğini sağlamakla görevli Birleşmiş Milletler askeri tugaylarından birisinin başında imiş. Hatta o dönemden kalma gazete haberlerinde olan bitene dair açıklamalarına rastlamak mümkün. Tek bir fotoğraf ile belgelenen detayların her biri üzerinde saatler harcamaya değer.



01, © Sezay Özbal

Saddam’ın güçleri tarafından evleri başlarına yıkılan insanların manzarası. Kalıp yıkıma şahit olanların çaresizliği de en azından göçenler kadar iç karartıcı görünüyor. Fakat yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmanın sıkıntısı, geride kalanların sıkıntısından biraz daha ağır olabilir.


02, © Sezay Özbal

Zap Suyu Köprüsü, kâh traktörlerin ve kamyonların arkasında, kâh yürüyerek gerçekleşen göçün önemli dar boğazlarından birisi olmuş. Kalabalık bir insan grubunu taşıyamayacak durumda olan tehlikeli köprüyü ancak beşerli-onarlı gruplar halinde geçmek mümkün olduğundan Özbal’ın fotoğrafının ana temasını bekleyen insanların oluşturduğu büyük kuyruk teşkil ediyor.


03, © Sezay Özbal

Fakat bekleyişin ve yığılmanın vardığı asıl nokta yukarıdaki fotoğraftan sadece birkaç saat sonra çekilmiş olan aşağıdaki fotoğrafla ortaya çıkıyor.

Bu kadar kalabalık topluluklara bakarken insan o kalabalığı meydana getiren her kişinin aslında bağımsız bir birey olduğunu unutur gibi oluyor bence. Nasıl ki İkinci Dünya Savaşı’nda ölen sivillerin sayısını “35 milyon” diye yuvarlamak kimseyi pek rahatsız etmiyorsa, şu kalabalıktaki insanların her birinin bir insan olduğu fikrine yabancılaşmak ve Kürt Göçü deyip geçtiğimiz bu deneyimin ne kadar çok hayat üzerinde ne kadar büyük izler bıraktığını unutmak pek kolay.

Halbuki o yuvarlanıverilen küsuratlar hayatta olsalar da hayatta olmamak ne demek bi’ anlatsalar.


04, © Sezay Özbal

Bu yazı üzerinde çalışırken göç esnasında sınırları geçenlerin en büyük problemlerinden birisinin de kara mayınları olduğunu şaşırarak öğrendim. Göç esnasında mayınlar yüzünden çok can kaybı yaşanmış. Özbal’ın fotoğrafı topraktan patlamadan çıkarılmış kara mayınlarının yanından yürümekte olan insanları belgeliyor.


05, © Sezay Özbal

İnsanların çadır kurup kamp yaptıkları alanlardan birisi. Battaniye ile, çarşaf ile kurulmuş çadırlar.


06, © Sezay Özbal

Ne kadar sağlıklı olduğu renginden tahmin edilebilecek bir su birikintisinin çevresine doluşmuş kadınlar sudan istifade ediyorlar. Kimisi çamaşır yıkıyor, kimisi bulaşık. Özbal e-postasında sol alt köşede bağırsak temizleyen kadına dikkat çekmiş. Temiz su sıkıntısı bakteriyel enfeksiyonların özellikle çocuklar arasında yayılmasına ve her gün onlarca çocuğun dizanteri yüzünden hayatını kaybetmesine neden olmuş..


07, © Sezay Özbal

Aşağıdaki çocuğun giydiği kazak bu trajedinin aslında ne kadar yakın bir geçmişe ait olduğunu hatırlattı bana. Aşağı yukarı 10 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu çocuk neden bir parçası olduğu hakkında muhtemelen hiçbir elle tutulur fikir üretemediği bu keşmekeş içinde hayatta kalma mücadelesi verirken, benim bu anlardaki en önemli problemim Ankara’daki sıcak evimde sevmediğim bir yemeğin pişiyor olması ihtimali filan idi büyük olasılıkla. Eğer hayatta ise, aşağıdaki kardeşim ile dertlerimizin bugün de çok farklı olduğunu tahmin ediyorum. Bambaşka hayatlar yaşamış olmamız ikimizin de suçu değilken, onun açıkça bir özrü hak ediyor olması ve fakat bu tip haksızlıkların telafisi ile ilgilenen hiçbir merci olmadığı gerçeği bu evrenin kabullenmesi güç bir fenomeni.


08, © Sezay Özbal

Aşağıdaki fotoğrafta yer alan her bir yüz ayrı bir karamsarlığın ifadesini taşıyor. Daha genç yaşlarımda şu an çok utandığım bir konformizm ile zor yaşam koşulları içerisindeki insanların neden çok çocuk sahibi olduğunu sorguladığım, suçu biraz da o insanlarda aramaya çalıştığım günler oldu. Yaşlandıkça görüşlerim değişti, fakat utancım baki.

Bu insanlar zorunlu göç yollarına düşmeden önce de huzur içerisinde değillerdi. Bir diktatör tarafından yönetilen bir ülkede, yatırım yapılmayan bir yörenin iş ve eğitim olanaklarından uzak hayatlar süren insanları idi bu insanlar.

Hasbelkader dünyanın savaşlar ve açlığın kol gezmediği bir köşesinde, temel yaşam özgürlükleri elinden alınmış bir azınlık yerine statükonun sırtını yasladığı bir çoğunluğun parçası olarak dünyaya gelmiş olan, makul karşılıklar ödeyerek eğitim alıp ve hatta belki de sevdiği bir işi yapacak kadar talihli olan bireyleri için “yaşıyor olma deneyiminin” mükafatı, çevrelerindeki birçok kaynaktan temin edilebilen, neredeyse rutin bir keyif iken bu fotoğraflarda rastladığınız insanların yaşamlarına anlam katmak için yapabildikleri tek şeyi yapıyor olmalarına burun kıvırmak, şüphesiz son derece aşağılıkça bir tavır olurdu.

Fakirliğin ve çaresizliğin kol gezdiği coğrafyalarda nüfus artışının daha hızlı olmasına anlam veremiyorsanız, belki siz de olaya bu açıdan bakmayı denemelisiniz.


09, © Sezay Özbal

Yardım malzemeleri taşıyan bir kamyonun etrafına doluşmuş insanlar. Yine kalabalık.


10, © Sezay Özbal

Aşağıdaki fotoğraf Özbal’ın dijital ortama aktararak bana gönderdiği fotoğraflar arasında beni en çok etkileyen fotoğraflardan birisi oldu.

Bu koşullar içinde yaşam mücadelesi veren, kış ve çamur içinde yalın ayak yol kateden bu kadınları gülümserken görmek insanı karmaşık duygulara gark ediyor.

Ne olursa olsun insan canlısını o kadar da küçümsememek lazım işte.


11, © Sezay Özbal

***

Sezay Özbal bu sıralar eski yıllardan kalma dia’larını tarayıp dijital ortama aktarmakla meşgul. Eğer uğrayıp bir merhaba demek isterseniz, kendisinin  http://sezayozbal.blogspot.com adresinde bir web günlüğü de var.

Aramızda geçen e-posta trafiğinin bir noktasında dijital çağ oyuncakları ile pek arası olmadığını itiraf etti. Biraz da bu sebeple dia’ları dijital ortama aktarma çilesine katlandığı için kendisine fazladan bir teşekkür borçluyum.

Tags: , , , ,


“Konuk Fotoğrafçı: Sezay Özbal, “Kürt Göçü”” için 9 yorum yapılmış.

  1. Alper Tekinalp

    Haberiniz vardır belki ama o günlere ait çekimler: http://vimeo.com/7985457

  2. OZLEM YILHAN

    Konuyu da, fotograflari da, fotograflar hakkinda dusulen kisacik notlari da sevdim. “O AN” lari merak eden biri olarak, bir solukta okudum yine.
     
    Tesekkurler Meren…

  3. Özge Y.

      Laptopumu, sizin tabirinizle “statükonun sırtını yasladığı bir çoğunluğun parçası olarak dünyaya gelmiş olan, makul karşılıklar ödeyerek eğitim alıp yaşıyor olma deneyiminin mükafatı, çevrelerindeki birçok kaynaktan temin edilebilen, neredeyse rutin bir keyif” yaşayan biri(!) olarak açtım. Bu yorumu yazarken de söylemek istediklerim şeyler ne konfor içinde yaşayan bir azınlık olarak yaşadığım insani utanç kaynaklı ne de çözüm vaad edebilecek kadar işe yarar.

      Bir birey değilim çünkü fotoğraflardaki kadınlar kadar zor şartlarda yaşamadım ve ben de kısa zamana kadar hayatlarında belki de anlamlı olabilecek tek şeyin sonuçlarına acımayla birlikte cehalet olarak bakıyordum. Empati kurabiliyor olabilmek, birey olmanın esaslarından biri olması gerekir bence.

      Utanç duyamıyorum; açıkçası çevremde – yöremde utaç kaynaklı o kadar çok şey yaşıyorum ki, mesela bir genç  otobüste iken sırf Kürtçe konuşuyor ve koli taşıyor diye otobüsten indiren ve buna karşı koysam da etkili olamadığım bir çevrenin ürünüyüm. Depremde ölenin bir ”insan” olmasından başka her şey olarak adlandırıldığı, projelerine katıldığım sivil toplum kuruluşunun eğitimlerinde mülteciler için- mizansen de olsa-  ”ülke çıkarlarına zarar ” söylemlerini duyarak ve çözüm yerine sorunlar zincirine eklenecek bir halka olarak büyüyüp gelişiyorum ben.

      Çok uzağımızda değil aslında, ”insan olma” bilgisinin uyruk,renk, cinsiyet örtülerinin altında bize ne yakın yerde kodlandığını biliyoruz. Belki de örtülere, altında var olan şeyden çok daha fazla dikkat ediyoruz – ki onlar sadece sıyrılıp atılmak için orada!

     Uzunca bir yorum oldu ama söylemek istediklerimi tutmak içimden geçmiyor. Fotoğraflar için Sezay Özbal’a, bu arşivden bizi haberdar etme sorumluluğunu yüklenen Murat Eren’ e çok teşekkür ederim. Bunlarla bize kulak tıkamaktans en azından anlatma , haberdar etme sorumluluğunu verdiniz.
     

  4. A. Murat Eren

    Özge,

    Yorumun için teşekkürler. Yazdıklarını okurken bu konuları sık sık gündeme getirmenin önemini bir kez daha kavradım. Açıksözlülüğün ve samimiyetin için teşekkür ederim.

    Birçoğumuz benzer hayatlar yaşıyoruz. Ben de tam bir konformist olarak geçirdim gençlik yıllarımı. Hatta yaptığım eşekliklerin kısa bir listesi şurada:

    http://www.formspring.me/meren/q/182558694402198693

    Fakat bir yanlış hesabı bir yerinden döndürmek lazım.

     

    Sevgiler,

  5. yolizi

    1864′te başlayan zorunlu göç ile  Kuzey Kafkasya’dan  Türkiye’ye gelen 3-5 kuşak önceki akrabalarımın göç hikayeleri dedem tarafından yıllarca anlatıldı. İşte benim zihnimde canlandırdığım, onun anlattığı şeylerin bir hikayeden ibaret olduğunu hissettirdi bu yazı bana. Fotoğrafları görünce tekrar patladı flaşlar…O mutsuz yüz ifadeleri neredeyse benzersiz bir şekilde aynı tüm göç fotoğraflarında. Ermenilerin, Gazzelilerin, Yahudilerin,bu ülkenin içinde oradan oraya savrulan insanların… Çok can yakıcı.

  6. gulnur

    bu calisma ile bizi bulusturan herkese cok tsekkurler. konumlarimiz, niyetlerimizden bagimsiz olarak ayricaliklar sagliyor maalesef, kendimize bu kadar anlam yuklememek gerek bence. mucadele icin riskli zamanlar geciriyoruz, yoruluyoruz; bu, konumlarimiz icinde actigimiz kucuk gedikler ama bizi alip baska bir yere oturtumuyor da.   selamlar

  7. ahmet diyelim

    bir de işin şu kısmı var ki. bu insanlar yollara düştüğünde kendilerine tek kapı açan ülke türkiye oldu. ne suriye, ne iran bunlara yardım etti. bir yerde bunun istatistiği de vardı çok demoratik belçika mesela 3 aile, fransa 5 aileyi mülteci olarak alıp yardım etmiş diye. maalesef bugün bu insanlar (belki ellerinde değil bilemiyoruz tam olarak da) pkk’ya destek veriyorlar ya da daha doğrusu karşı çıkmıyorlar veya çıkamıyorlar. saldırılar hep ırak topraklarında planlanıp türkiyeye geliyor. maalesef emperyalizmin oyuncağı olup ülkene de ihanet edince böyle durumlara düşebiliyorsun. o yüzden kahrolsun sömürgecilik demek lazım. okuyup, bilgilenip doğduğun yerdeki insanları aydınlatmak lazım.

  8. yolizi

    Konuya dair değil ama mümkünse Ali Öz de bu konuk fotoğrafçıların arasına pek yakışacaktır.

    Bkz: https://www.facebook.com/media/set/?set=a.10150459042568400.387013.582398399&type=1

  9. Tuna

    Sevgili Meren

    yine super bir yazi olmus. fotograflar da cok carpici. Tepki cekmek pahasina iki noktaya parmak basmak isterim. Bu ara bol bol sefalet ve olum ile ic ice oldugumdan dolayi bu insanlarin hayatlarina, kendi hayatlarimiz ekseninde karsilastirmali bir bakis atmak cok da anlamli sonuclar uretmiyor. sartlar ne olursa olsun degisimin ilk soku atlatildiktan sonra insan evladi duygusal olarak her duruma adapte oluyor senin de dedigin gibi. sorun diye tanimlanan kavramlar degisiyor ama bana kalirsa dis girdilerden bagimsiz olarak insan zihni ayni duygusal skalada tepki veriyor. yani paris hilton da olsak multeci de olsak hayatimiz yine de cok benzer dramalar ve sevinclerle dolu olarak geciyor. sadece olcek farki var. o yuzden sana durdugun yerden baktigin zaman imkansiz gelen kosullarda insanlarin gulumsuyor olmasi bence cok dogal. travma gecici bir durum. cevresel adaptasyon gerceklestikten sonra trajedinin boyutu ne olursa olsun insanlara gunluk hayatlarina devam ediyor. hatta bir orta sinif karakterden cok daha mutlu olarak belki de.
     
    ikinci nokta da cocuk gidasizligi ile ilgili okumalarimda karsilastigim bir veri. oldukca sasirtici olmasina ragmen istatiksel olarak cocuk olumleri ve nufus artisi dogru orantili imis. ilk basta sacma geldi ama sonradan duruma uyandim. standart bir evrimsel kumar oynuyo insanlar. bu kumarda da olecegini bildigin cocuklar bir tehdit olusturduguna gore ne kadar cocuk olursa koz daha da yukseliyor. hindistanda da cocuk olumlerinin dusuruldugu bolgelerde nufus artisi hizi oldukca yavaslamis. unicef`in ilginc verileri var konuyla ilgili bi goz atarsan. oyle iste. opuyorum karsilasamadik ne zamandir internet ortamlarinda hurmetler ediyorum.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün