Sıradan bir Pazar Günü

20/12/2011, 06:41

Bu yazıda geçen Pazar günümü belgelemeye karar verdim. Bu kadar farazi bir mevzuyu yayınlayabileceğim tek yer bu günlük olduğu için kabak sizin başınıza patlıyor; bu sebeple ziyadesiyle üzgün olduğumu en baştan bilmenizi isterim. Daha önemli işleriniz varsa onlara dönmenizi tavsiye ediyorum.

***

Pazar günü vakitlice kalktım. 7 filan gibi böyle. Önce evde biraz çalıştım. Sonra Woods Hole’un sonbaharı içinde birkaç saat bisiklet sürdükten sonra yolda durup kahvaltılık bir şeyler satın aldım ve günün kalanını çalışarak geçirmek üzere laboratuvara yollandım.

Ofise girdikten sonra çantamı ve içinde çörekler olan kese kağıdını masama bıraktım. Tam kahve ve su almak üzere lab’dan çıkıp mutfağa doğru gitmek üzereydim ki önce montumu filan çıkarıp efendi gibi kapının arkasına asmaya karar verdim (normalde böyle çıkarmayı unutup dışarıdan geldiğim halimle masama oturuyorum, sıcaktan afakanlar basınca da ne var ne yok çıkarıp sandalyenin arkasına asıyorum, onlar da zırt pırt düşüp yerleri temizliyorlar, akşama kadar sinir harbi).

Montu çıkartırken burnuma fena fena kokular geldi. Ortamda kimse olmamasına rağmen böyle bir utanç bastı beni, öyle felaket bir koku. Bir yandan da iki saat bisiklet sürmekle bu kadar terlenir mi filan diye düşünüyorum. Hatta bir noktada acaba ofiste birileri bir şeyler mi kırdı filan diye geçti aklımdan. Burası içi biyolog dolu bir enstitü olduğu için olur olur filan diyorum böyle. Neyse.

Pazar günü nispeten boş olan enstitünün uzun ve karanlık koridorlarından yürüyerek kahve makinesinin de olduğu ortak alana vardım. Kahve makinesin altına koydum bardağı. “Doldur bakalım bana bir chocolate mocha latte telveli Türk kahvesi” dedim. Aslında sade kahveden başka bir şey yapmıyor alet, maksat gönüller bir olsun. O kahvemi hazırlarken ben de o sırada bugün ne işler bitireceğimi düşünüyorum. Salı günü yeni nesil dizileme teknolojileri üzerine bir seminerim var. Daha ortada seminer notları yok. Onları filan yaptığımı, herkese her şeyleri ne de güzel anlattığımı düşünüyorum. Sonra seyircilerden zor sorular gelmeye başlıyor. Güzelim seminer heba oluyor. Hayallerimde bile rahat yok. Daha iyi hazırlanmam lazım filan diye terlemeye başlıyorum. O sırada kahve makinesinden “ustacığım senin karamel kremalı amerikan macchiato über kahvesi hazır” sesi geliyor. Aldığım gibi odama dönmek için koridora atıyorum kendimi. Zira kahve makinesinin olduğu yerde çok rahatsız edici bir koku var. Kesin birileri çöpe yemek atmış Cuma günü. Hafta sonu temizlikçiler gelmediği için kokmuş bütün mutfak. İnsan bilim ile haşır neşir olunca böyle bulmacaları hemen çözüyor işte. Çat çat. Yemek varmış, bozulmuş, kokuyor. Bitti. İçimden o sorumsuzu karşıma bir alsam ona neler neler söylerim filan diye düşünüyor, o bana ukala ukala cevap vermeye çalıştıkça lafları ağzına tıkıveriyorum (şu güne kadar hayallerimdeki neredeyse bütün tartışmaları kazandığım için antrenmanlıyım, büzülüp kalıyor soysuz karşımda, bir daha olmasın deyip affediyorum). Neyse.

Koridorda tuvaletin yanından geçerken “dur ellerimi yıkayayım hazır geçerken” diyerek tuvalete giriyorum. Sürekli bakterilerle çalıştığım için böyle sanki hijyenik filan olmam gerekiyormuş gibi bir kafayı yaşıyorum. Yani bakterilerin çalıştığım kısmı da genetik verileri. Öyle gidip bakterileri ellediğim filan da yok aslında. Maksat obsesiflik olsun.

***

Ellerimi yıkarken aynada sakallı bir adam var böyle. Birbirimizin farkındayız, fakat aramızda bir mesafe. Pek göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Garip bir çekimserlik, bir utangaçlık hali. Fakat ayan beyan ortada bu adamın bir derdi olduğu. Yüzü ekşimiş böyle; gözlerine bakmaya gerek yok. Neden? Çünkü lanet olası tuvalet leş gibi kokuyor. Aynadaki adam çok müşkül durumda.

Yani burası epey afilli bir enstitü. Tuvaletler filan her zaman çok temiz normalde. Fakat bugün her şey sırf benim çalışma şevkimi kırmak için el ele vermiş sanki. Başarılı olmanı istemiyorlar Meren, başarısızlık tanrıları kan istiyor. Sizi tatmin etmek için daha ne kadar başarısız olmalıyım? Ortada bir eylem de yok daha; yani şu noktada işlediğim sırf düşünce suçundan ibaret. Benim bu soysuzlardan gördüğüm baskı ve şiddetin yanında George Orwell’in 1984 distopyası Pollyanna’nın “çocuklarımız için nasıl bir gelecek istiyoruz?” kompozisyonu kalır. Bi’ müsaade edin. Aşın bunları artık, açın şu evreni biraz. Yok. Neyse.

Banyodan çıkıyor, koridorda yürümeye devam ediyorum. Beni odama gitmekten kimse alıkoyamaz. Lab benim evimmiş meğersem. Evime gitmeye çalışıyorum. Koridorun sessizliğinde yürürken adımlarımın çıkardığı sesler kalan her şeyi bastırıyor. Neredeyse huzurlu bir atmosfer yakalamak üzereyim böyle. Fakat normalde her adım attığımda duymaya alışık olduğum fırs-fırs / fırs-fırs sesleri yerine fırs-çıpırt / fırs-çıpırt türünden asimetrik bir ses geliyor kulağıma. Şöyle yürürken göz ucuyla aşağıya doğru bakıyorum. Görünen o ki bugün Woods Hole’da her şey Çarşı, ve hepsi bana karşı: sol ayakkabımın tabanından dışarıya otlar fışkırıyor.

Bir külçe çamur ile yolda ne varsa toplayıp enstitüye getirmişim. Çok sinirleniyorum. Aniden yürümeyi bırakıp görünmez bir futbol topuna vururcasına sallıyorum ayağımı. Merkezkaç kuvvetine karşı koyamayan onlarca irili ufaklı çamur parçası ortalığa saçılıyor. Ayağımı sallarken elimdeki kahvenin bir kısmını da yere döküyorum. İyice sinirleniyorum. Yani ben ne kadar sakin olmaya çalışırsam her şey o kadar üstüme geliyor. Şimdi bu kahveyi böyle yerde bırakmak olmaz. E başlamışken yerleri ve duvarları da temizleyeyim bari; o kadar çamuru öyle ortada bırakacak halim yok. Bu arada, lanet olası koridor var ya, LEŞ GİBİ KOKUYOR ARKADAŞLAR. Bütün enstitünün içine etmiş haydutlar. Boyları devrilsin. Hele şu rezaleti temizleyeyim, hayallerimde hepsinin defterini düreceğim. Neyse.

***

Tuvalete tekrar girdiğimde ilk girişimde fark etmediğim bir şeyi fark ediyorum. Yerde çamurlu ayakkabısı ile dolaşmış birisinin adımları var. Artık nasıl “çalışmaya geldim ben” diye göğsümü gere gere yürüyordu isem kendi pisliğimi görmemişim. Tamam, bu çamurlu izler bana ait. Ama çamur da böyle bir fazla killi gibi sanki. Böyle bir acayip bir kahverengi. Sarımtrak filan böyle. Mendebur sanki çamur değil de, …tam bu sırada kafamda bir jeton Inception’daki minibüsün köprüden düşüşü gibi ağır çekimde düşmeye başlıyor. Ben elimde kahve fincanı ve su kabı ile tuvaletin girişinde ayakta duruyorum. Ağzım hafif açık, sol gözüm seğiriyor. Seğiriyor, çünkü hayatımın son on dakikasından kesitler gözümün önünden film şeridi gibi geçiyorlar. Ofis, mutfak, tuvalet derken kötü kokunun gittiğim her yerde olması, koridordaki görünmez futbol topu, attığım voleler ile ortalığa saçılan çamurlar

Eğilip daha yakından incelediğimde yüzüme Saruman’ın kulesinden Ent’lerin yıktığı barajı gördüğü andaki gibi bir ifade oturuyor. Büyük bir naiflik ile çamur sandığım şey aslında lanet olası bir köpek kakası. Aklıma o an giymekte olduğum spor ayakkabılarını alırken labirent gibi olan tabanlarına bakıp “hehe ne de güzel tırtıklı ki bu” derkenki şenliğim geliyor. Bir elimde kahve fincanı, diğer elimde su kabı var. Yani iki elim de dolu olmasa basacağım tokadı kendime.

İlk şoku atlattıktan sonra elimdekileri bir kenara bırakıyor ve söylene söylene ayakkabıyı ayağımdan çıkarıyorum. İnsanlar ellerini yıkadıktan sonra kurulamak için kullansınlar diye orada duran peçetelerle silmeye başlıyorum altını. Ayakkabı olmuş yarım kilo. Öyle böyle değil. Bir yandan çaresizce aralara sıkışanları çıkarmaya çalışırken bir yandan da histerik şekilde yerlere bakıyorum. Kahverengi izler her yerde. O sırada aklıma koridor geliyor. Çıpır çıpır ortalığa saçılan çamurlar… Zincirleme küfür tamlamaları yankılanıyor tuvaletin duvarlarında. Ve koku …. koku dayanılmaz boyutta dostum.

***

Neredeyse 20 dakikalık bir uğraşın ardından ayakkabının altının kabasını temizliyorum. Bir elimde bir avuç peçete, diğer elimde ayakkabı, seke seke koridora çıkıyorum. Koridoru temizledikten sonra ofise dönüp ayakkabının incesi üzerine çalışacağım. O sırada çok tarihi bir an yaşanıyor: bir avcı edası ile iz süren bina sorumlusu yerdeki ayak izlerine baka baka diğer ucundan koridora giriyor. Henüz beni görmüş değil. Acaba bir Cüneyt Arkın hamlesi ile kendimi banyoya geri atabilir miyim? Saçmalama Meren. Sen saçmalama. Şu noktada her şey mübah. Adam ileride bir yerde duruyor. Kafasını yavaş yavaş kaldırdığında göz göze geliyoruz. Fal taşı gibi gözlerle az önce yere döktüğüm kahvenin yanında çömelmiş vahşi bir hayvan gibi göründüğüme eminim. National Geographic sunucusu bu tarihi buluşmanın büyüsü bozulmasın diye fısıldayarak anlatmaya devam ediyor: “günde iki kez kahve birikintisini ziyaret eden Meren hayvanı için koridorlardaki yırtıcılardan kurtulmak, tedirgin yüz ifadesini gizlemek için uzattığı sakallarının tasarrufundadır”. Bu şüphesiz Meren hayvanının bittiği andır sayın dinleyenler.

Yüzünde bir soru işareti ile yanıma kadar gelen temizlik görevlisi sonunda “bu yerdekileri sen mi yaptın?” diye soruyor. Durur mu bunu duyan Nasreddin hoca, yapıştırmış tabi hemen cevabı: “yok, ben yapmadım, ama buralara taşıyan benim” (sitcom kahkahalarından bir bukle).

Kendisine durumu becerebildiğim kadarı ile açıklıyorum. Şöyle oldu da böyle oldu da, insanlar köpeklerinin arkasından nasıl temizlemezler anlamıyorum da. Boş gözlerle beni izlerken içinden de saydırıyor muhtemelen haklı olarak. İzleri ta birinci kattaki ana girişten beri takip ediyormuş. Gitmeden hemen önce “sen uğraşma, pazartesi günü hizmetliler temizler” diyor. Kafa sallıyorum, fakat buraları bu şekilde bırakmam mümkün değil.

***

Seke seke lab’a döndüğümde ayakkabının inceleri üzerinde çalışmaya başlıyorum. Mutfaktan kaptığım bir meyve bıçağı ile lavabonun akan musluğunun altında detay çalışıyorum. İlkokuldaki resim öğretmenim görse gurur duyar. Bu arada bu noktada ayakkabıya harcadığım toplam süre 45 dakikayı geçmiştir yani. Ve en azından bir o kadar daha var. O sırada kendi kendime neden ayakkabıyı çöpe atmak yerine bu kadar uğraştığımı sormaya başlıyorum. Artık çocuk değilim halbuki; nasıl harcayacağıma kendimin karar verdiği bir gelirim var. Eve gittiğimde annem geçen hafta pazardan aldığımız çakma spor ayakkabılarını fisbal maçında rezil ettiğim için kafamda paralamayacak… Ama yok. Orada lavabonun başında kendimi paralıyorum elin köpeğinin ettiği yüzünden. Kimileri ayakkabısız geziyor. Kimileri bu pisliğin içinde yaşıyor. Ben de bir insan böyle, az önce kelimenin sözlük anlamı ile boka basmış, çocukluğundan kalan ayakkabı hikayelerinin etkisinde harcadığı emeğin ayakkabının fiyatını çoktan geçtiği çaresiz bir savaş veriyorum. Travmalar, travmalar.

Ama bir şey söyleyeyim. Bu durum, yani bana verilen maaşı bir aydaki toplam iş saati sayısına böldüğüm durumda, bu ayakkabıya harcadığım sürede kazandığım paranın aslında bu ayakkabının ederinden daha fazla olduğunu idrak edip temizlemekle daha fazla uğraşmak yerine onu çöpe atma fikri aklıma makul bir alternatif olarak geldiğinde, bu düşüncenin temelindeki bir şeylere dair hissettiğim tiksinti, neredeyse o sırada haşır neşir olmak zorunda kaldığım pisliğe duyduğum tiksintiyi geçti. Bu ayakkabı hiçbir yere gitmiyor. Gerekirse iki saat daha harcayıp onu pırıl pırıl yapacaksın. Onu çöpe atmayarak güya cebinde kalan parayı da Sınır Tanımayan Doktorlar’a bağışlayacaksın. Yıkıl şimdi karşımdan. Şımarık piç seni.

Ondan sonrası meditasyon gibiydi zaten. Köpeğin sahibine ve içinde bulunduğum duruma olan kızgınlığım filan geçti. Teslim oldum. Eğer kainat beni köpek kakası ile eğitmek istiyorsa bana pok yemek düşerdi. Elimde meyve bıçağı en ince detaylarına kadar her yerini temizledim ayakkabının. Üstüne metil alkol ile temizledim bir de. Sonra kazağımın altındaki tişörtü çıkarıp yer bezi yaparak metil alkol şişesi elimde lab’ın yerlerini ve koridoru temizledim. İnsan dizlerinin üzerinde adımlarını geriye doğru takip ederken çok şey öğreniyor hayata dair. Mesela yürürken de amma çok adım atıyormuşuz meğer. Gören de bir yere gittiğimizi sanır.

***

Koridor bittiğinde meditasyon halinden çıkmış gerçek dünyaya geri dönmüştüm. Ancak ondan sonra kokunun hala sürmekte olduğu gerçeği bana garip gelmeye başladı. Aşağı eğilip kokunun kaynağını tespit etmeye çalışırken bir de ne göreyim, pantolonumun paçasının arka tarafı olduğu gibi batmış. Ayakkabı filan tamam da, oraya nasıl gelmiş olabilir anlamıyorum. Üstüne bunca zaman gözümden kaçmış. Apar topar pantolonumu çıkardım ve lavaboda paçasını yıkamaya başladım. Bu sırada koridorda yürüyen birisinin sesini duyduğumu sandım. Panik oldum. Suyu kapattım hemen. Evet, birisi yürüyordu. Yanında dikildiğim ve koridora açılan kapının yarısı buzlu cam böyle. Yürüyen kişi Meren’in kapısının önünden geçerken donu ile orada dikilen bir beden görür, Pazartesi günü bu enteresan gözlemi lab’ındaki insanlarla paylaşır, olaylar gelişir. Rüya görüyor olsak burası “Hayıııır” diye kan ter içinde uyandığımız yer yani.

Kapının önünden çekildim hemen. Hatta korkumdan taa masamın arkasına kadar gittim. Böyle Breaking Bad isimli dizinin afişindeki kimyager gibi iç çamaşırımla dikiliyorum. Elimde silah yerine paçası köpek kakalı ıslak bir pantolon var.

Adımlar kapının önünde yavaşlayınca bu işin kapının açılmasına kadar varacağını anladım. Victor kapıyı açtığında sandayesine oturup vücudunun donkilot kısmını başarıyla masanın altına saklamış bir Meren gördü. “N’aber Meren“. Lan. Ne diyeyim ben sana şimdi? “İyidir Viktırcığım, sen gelmeden önce pantülümü yıkıyordum şu yanındaki lavaboda“… Demedim tabi öyle. Konuşmama hakkımı kullandım. Burada öyle hakları var insanların. Yüzümde son derece saçma bir ifade var muhtemelen. Benden bu soruya bir yanıt çıkmayacağını anladı çocuk. “Ee, yelkenliyi aldınız mı?” dedi.

Ben orada muhtemel bir cinsel taciz davasını masam ile örtmeye çalışıyorum, adam bana yelkenli diyor.

Bu arada evet, buradaki Fransız bir arkadaşla kafa kafaya verip yelkenli almaya karar verdik. Tam istediğimiz gibi bir tanesini de bulduk; hem de tam tamına 1 dolara (burada insanlar kullanmayacakları yelkenlilerin kış barındırma masrafı ile uğraşmamak için bedavaya veriyorlar böyle). “Durumu iyi, ama biraz bakıma ihtiyacı var” demişti yelkenlinin sahibi, biz de “ne olacak, bakıma ihtiyacı varsa bakımını yapıveririz” diyerek 150 kilometre uzaktaki yelkenliye bakmaya gitmiştik. Fakat yelkenliyi gördüğümüzde hayallerimiz suya düşmüştü. Zira “biraz bakıma ihtiyacı var” denilen yelkenlinin içinde biriken yağmur suyu altından sızıyordu. Durumun vahametini Loïs’in “abi o ayağındaki köpek kakası mı?” dercesine bakan mahzun gözlerden okuyabilirsiniz (adam geleceği görmüş):

Çok fazla bakıma ihtiyacı olması dışında yelkenli tam istediğimiz gibiydi aslında..

Enstitüdeki biçok kişi gibi Victor da bir Fransız ve bir Türk’ün giriştiği fıkra gibi yelkenli macerasından haberdardı. Dolayısıyla yelkenliyi sorması son derece mantıklı idi, ama zamanlama konusunda çok ciddi sıkıntılarımız vardı.

***

Victor alamadığı yanıtların şaşkınlığı ile odayı terk ettikten sonra apar topar pantolonu yıkamaya devam ettim. Nafile idi. Hayatta yapabildiği tek dişe dokunur iş klavyenin düğmelerini dövmek olan hanım evladı ellerim saatlerdir ayakkabı temizleyerek, yerleri silerek, pantolon çitiliyerek dermansız kalmış, derisi ise alkol, sabun ve sıcak suyun etkisi ile müşamba gibi olmuştu.

Ayakkabıyı bir poşetin içine koydum. Islak pantolonu ise başka bir poşetin içine koydum. Dahiyane bir çözüm ile yağmurluğumu kollarından belime bağlayıp, ön taraftan da fermuar ile olduğu kadar ilikledikten sonra bisikletime atladığım gibi yalınayak bir şekilde buz gibi havada pedal çevirmeye başladım. Bir İskoç asaleti ile döndüm eve. Mahalleli gaydalar eşliğinde karşılasa yeri vardı.

***

Aynı gece bir akşam yemeğine davetliydim işte. Bari duş alırken küvetin içine oturup ağlayayım da bu güzide güne alternatif sinemaya yaraşır bir kapanış aşkedeyim diye hayaller kurarak banyoya girdim. O bile olmadı. Bugün bana başarıların en küçüğü bile haramdı.

Akşam yemeğine gittiğim evin kapısından girdiğimde Shawshank Hapishanesi isimli filmde kanalizasyon sularının içinden özgürlüğe kulaç atmış Andy Dufresne gibiydim. Banyomun yağmurlarında yıkanıp da gelmiştim.

Ev sahibi yemeğe başlamadan hemen önce “ee, günün nasıldı Meren?” diye sordu.

Cevab veremedi.

 

Tags: , , , ,


“Sıradan bir Pazar Günü” için 33 yorum yapılmış.

  1. azna

    Geçmiş olsun Meren bey, böylesine kötü  :) bir olayı böyle eğlenceli bir şekilde anlatabilmenize bayıldım. Sevgiler…

  2. sezay

    murat merhaba,

    bu kabusu daha önce yaşamış birisi olarak geçmiş olsun diyorum. ben köpek pisliklerine mayın diyorum. nerede ve ne zaman zarar vereceği hiç belli olmuyor. köpek pisliğinden çok sayıda macerası olan “MAĞDUR” olmuş birisiyim. bu yüzden köydeki bahçemin özğürlüğünü kısıtlamak zorunda kaldım ve yüksek çitlerle çevirdim. yetmezmiş gibi çitlerin alt kısmına 20 santim beton döktüm. şimdi çok mutluyum çünkü hapishaneden hiçbir farkı kalmadı.

    sen yine de bu kabusu eğlenceli bir dille yazmışsın tebrikler.
    sevgiler
    sezay

    not- bu satırları yazan buraya resim eklemeyi beceremedi. yoksa ne kadar köpekleri sevdiğini, ancak başkalarının köpeklerinden de ne kadar mağdur olduğunu kanıtlayacaktı.

  3. Sinan Ceylan

    Abi büyük geçmiş olsun. Bir insanın pazar gününün böyle geçmiş olması düşüncesi bile korkunç aslında.
    Bahse girerim üstüste bu kadar şey yaşadıktan sonra yüzünde “rageguy.jpg” ifadesi oluşmuştur; bana olsa kesin öyle olurdu yani.
    (Not: satır aralarında geçen müthiş betimlemelerin hayranıyız)

  4. Murat E.

    Meren Bey,

    Ayağına kadar gelen fırsatı tepmişsin. (http://www.paris-in-photos.com/wordpress/?p=66) Gözlemlerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Paris için yazanlar aynı boyutta olmamakla birlikte Fransa’nın geri kalanı için de geçerli.

    Victor eminim köpek pisliği temizleme konusunda çok tecrübelidir. :)

  5. gulbinsaltık

    ne yalan söyliim, çok güldüm, düşündüm düşündüm yine güldüm, gözümün önüne geldi yine güldüm , Aziz sayesinde ( kendisi eşim olur) tanıştım yazılarınızla. Bunları yaşarken ne kadar bunaldığınızı tahmin edebiliyorum ama öyküye giriş, gelişme ve sonuç süper eğlenceli olmuş, sağolun valla iyi geldi :)) 

  6. Biyolokum

    Bu ayakkabı hiçbir yere gitmiyor. Gerekirse iki saat daha harcayıp onu pırıl pırıl yapacaksın. Onu çöpe atmayarak güya cebinde kalan parayı da Sınır Tanımayan Doktorlar’a bağışlayacaksın. Yıkıl şimdi karşımdan. Şımarık piç seni.

    :) Bu cümleler en çok da beni mutlu etti tahmin edersin ki. (Keşke ayakkabıyı azcık suya bassaydın bi leğenin içinde bigün filan evin bahçesinde, birazını fizik kuralları senin için halletseydi).

  7. Biyolokum

    Bir de, metil alkol yerine etil alkol kullanalım bir dahaki sefere, metil alkol sağlığa zararlı (hakkaten). :(

  8. Sefa

    (şu güne kadar hayallerimdeki neredeyse bütün tartışmaları kazandığım için antrenmanlıyım, büzülüp kalıyor soysuz karşımda, bir daha olmasın deyip affediyorum)
     

    buna yarım saat kadar güldükten sonra halsiz kaldım ve uyudum. acaba bunu benden başka yapanlar var mı diye düşünüp kendimi yalnız hissetmekten yorulmuştum :(

  9. OZLEM YILHAN

    Yine bir solukta okudum. Boyle birsey basima gelseydi ki, geldigi de oldu, ama insaatlarda, botlarimin altina biriken camurlar ile maceralar yasamistim genelde. Kopek kakasi (!) ile ilgili bir deneyimim yok, umarim olmaz da :) Ben de olsam, ayakkabimi aynen bu sekilde iyice temizler ve sonra da dogru makinaya atardim.

    Bizim insaat sahalarinda, kocaman variller olur. Onlari yerden 30 cm kalacak gibi keser, icine su doldururuz. Legenin icine de, apartman girislerinde, ayak temizlemek icin demir izgaralar olur ya, onlardan koyariz. Botlarimiz ya da insaatlarda giydimiz cizmelerimiz, genelde su gecirmedigi icin, sahadan dondukten sonra, o varilin icine girer, bir firca yardimiyla botlarimizin her tirtigina yapisan ve nufuz eden camurlari ve bilimum insaat artiklarini bu sekilde temizleriz. Bu sistemi, okulun bir kosesinde uygulamak zor olur saniyorum ama evin disinda bir yere bunu konuslandirabilirsin.
     
    Ve tabii, bu olayin, pazar gunu olmasi da tuzu biberi olmus haliyle :) Olsun, yine bizimle paylasacak birseyler cikmis, ben ona sevindim.
     
    Hamis : perfer et obdura; dolor hic tibi proderit olim

  10. arpat

    Ig Nobel, 2012 Baris Odulu:  Eren, AM

    - yeni nesil dizileme yontemiyle kopek kakasindaki bakteriyel cesitlilik tespit edilir
    - sadece kaka sahibinin florasina yarasir (sahsina munhasir) kisa omurlu* giyardiya parazitleri belirlenir
    - kakanin bulundugu nokta bu parazitlere bulanmis kurabiyelerle suslenir
    - sorumsuz kopek sahibi en gec bir gun icinde mustahakini bulur: http://tinyurl.com/3d9gbrz

    * yazik

  11. uğur

    günlüğün ana sayfasına tıklayınca bu yazının başlığı yanında sadece bacakları görünün bir adamın küçükte olsa fotoğrafı çıkıyor karşımıza. buda;

    Dahiyane bir çözüm ile yağmurluğumu kollarından belime bağlayıp, ön taraftan da fermuar ile olduğu kadar ilikledikten sonra.. 

    ..diyen Meren kişisinin; ifadesindeki dahiyane fikrin sahibine (sanırım) götürüyor bizi :) kimin o bacaklar merak ettin ben mesela? sisli puslu bi’ şey kalmasın diye dedim. yoksa hepimiz biliyoruz köpek kakasının ne lanet bi’ şey olduğunu :p

  12. Serdar Dalgıç

    Son günlerde en çok güldüğüm yazı oldu bu Meren, “güldüm piç” dedirtti resmen :)

  13. Ahmet

    He he :)
    Çok güldüm,
    Bu arada yelkenli nerden esti.

  14. Methods

    Nazar olmuşsun annem sen :D:D
    Woods Hole’da kurşun döken birileri var mıdır acep? Onu bulmalısın! Zira dermanın onda :))))

  15. löker

    ailemizin neşesisin

  16. muharrem

    Yok yok, daha önemli işler varsa önce bu yazıyı okuyup sonra o önemli işlere dalmak lazım.. işe keyifle başlamak için :) Yazıyı okurken sanki bir Mr. Bean filmi izlermişim gibi oldum :)) berbat geçen bir pazar günü bundan daha iyi anlatılamazdı herhalde…

  17. mfyz

    Sabah ise giderken uykulu gozlerle okumaya baslayip kahkahalarla bitirdigim yazi oldu :)

  18. ceren

    kafamı kaldırdığımda sedece pencere’den istanbul’un gri gökyüzünü gördüğüm bu sıradan cuma gününde, ehhehe diye gülmemi sağladın! büyüksün (:

  19. Enver ALTIN

    Ben de boka basınca yazmıştım zamanında. Tabii o zamanlar senin kadar afilli yazamıyordum. http://enveraltin.com/blog/2007/Jan/25

  20. Vakkas

    Nerden buldun böyle ‘.oktan’ bir konuyu dicem ama daha çok o seni bulmuş muratçım…Çok keyifli bir yazı…harikasın…Yalnız, olayın kaynağına yönelik detaylı bir araştırma yapıp yapmadığını merak ettim…(Atlamadıysam eğer, yazıda böyle bir bölüm hatırlamıyorum…)Zira aynı olaya ikinci bir defa maruz kalma durumun olabilir…Danger, danger, danger!!! Yoksa birileri woods hole’deki çalışmalarını çekemiyor da tuzaklar kurarak seni bir ’(k)akademisyen’ e mi dönüştürmeye çalışıyorlar??? (Yazılarında çocukluk yıllarına atfen yazdığın psikoanalitik tespitler dikkatimden kaçıyor değil, misal beton sulama ve buruşuk parmak ikilisi ve buruşuk olan şeylerden kaçınma davranışı hala aklımda duruyo :)   anlamlı bir sonuç bulduğum taktirde muhakkak geribildirim vereceğimi belirtmek isterim :) 

  21. Ladybird

    Merhaba. Evren sana olasılıklar dünyasından muhteşem bir kombinasyonla, bir şeyler demek  istemiş galiba :)  Ya da belki de düşüncelerinde uzun süredir süredir zorladığın kapıyı, açtığın bir gün olmuştur bu lanetli gün. An’ını çok güzel gözlemişsin. Bu bok dolu hikaye, senin için  güzel bir anı olacaktır sanıyorum.
     
     
     

  22. Derya

    Peki ya meyve bıçağına ne oldu?

  23. hendek haber

    Geçmiş olsun gerçekten büyük risk atlatmışsınız.Allah korumuş aman dikkat diyor çalışmalarınızda başarılar dilerim. Fotoğraflar güzel çıkmış

  24. Tuğçe

    Ahh, bilmez olaydım ama bilirim o kokuyu. Ben de erkenden işe gelip, şirketi batırıp pazartesi sendromunu doruklara çıkartmıştım. O gün herkes beni çok daha fazla seviyordu…

  25. Zehra

    Yazılarınız bana iyilik hissi veriyor. Fotoğraflarınızsa, o kadar gerçek ki onlar, kendi fotoğraflarımı, ki kendileri de gerçektir aslında, çok süslü bulmamı. Bu arada sahiden bıçağa ne oldu ?
     
     

  26. A. Murat Eren

    Bıçak çöpe gitti :) “Acaba yıkansa kullanılır mı ki diye” düşünülmedi bile.

  27. Hüseyin YILMAZ

    Yazılarınız modern bir yazar dilinde gündekil yaşamdakinin birebir aynısını yazarak, olan biteni dökmeniz cok hoş. elinize sağlık. ilk paraflaş maceranızdan ve yırtılan pantalonunuzdan buyana blog unuzu farkattim. populer. saygılarınla…
    İlkokul terk Yazı sitili ile Hüseyin YILMAZ :)

  28. levent

    İnsan dizlerinin üzerinde adımlarını geriye doğru takip ederken çok şey öğreniyor hayata dair. Mesela yürürken de amma çok adım atıyormuşuz meğer. Gören de bir yere gittiğimizi sanır.

    anlatılarınızda yer alan bu ve benzeri ifadeler müthiş. en beğendiğim cümleler.. çok teşekkürler.. 

  29. Icarus

    2011′de yazılmış bir ”Sıradan pazar günü” nü 2015′in sıradan bir  pazar gününde okudum.(Tamam aslında cumartesi gecesi okumuş olup pazara dönen gecede yorumu yazıyor olabilirim.) Nereden başlasam okuduktan sonraki düşüncelerimi anlatmaya bilemedim o yüzden ilk önce buraya nasıl geldim oradan başlamak istiyorum. 

    Berbat bir gün geçirmiş olmanın verdiği ruh haliyle kulaklığım kulağımda bilgisayarımda(hiçbir şey yapmamak deyimi hiç bu kadar anlam kazanmamıştı.) yeni bir sekme açıp kapatıyordum evet sadece bunu yapıyordum. Sonra kazara Twitter’ın olduğu sekmeye gelmişim mesaj bölümünde yanan mavi ışıkla anlatacaklarımın sizinle ilgili olan kısmına gelmiş bulunmaktayım. Mesajda bir link buna ek olarak da ”Bunu okumalısın. Eğlenceli bir yazı paylaşmak istedim seninle.” diye bir not. Arkadaşıma nereden buldun diye sormadım sadece okumaya başladım . Okudum ama öyle okudum demekle aslında yaşadığım duyguları anlatamam çünkü okumakla kalmadım bayağı yaşadım okurken. Galiba biraz fazla kapılmışım ki biraz karışıklıklar yaşamışım mesela blog sahibini kadın sanmak gibi fazla bir kapılmak. Ama neden kadın sandım buna açıklık getirmekte fayda var . Fayda var da kafamda meydan harbi yapan tüm bu kelimeleri bir sıraya nasıl dizeceğim işte burası biraz sıkıntılı. Neyse denemekte fayda var. Okumaya başladığım an kafamda bunu yaşayan bir kadın canlandı. Neden hiç bunu yaşayanın erkek olabileceğini düşünmedim ? Galiba nedeni Fortuna’nın üvey kızı olmamdan kaynaklanıyor yani bu kadar aksilik gelse gelse benim başıma gelir eh ben bir kadınım herhalde bunu yaşayan da bir kadın olmalı diye saçma bir önerme yarattım kendime. Çünkü bu olayı ben yaşasam başka türlü kağıda dökemezdim galiba. Yazı da belki sinyaller var hatta bu sinyallerin farkına da vardım mesela tuvalette ellerinizi yıkarken kokuya maruz kalan zavallı sakallı adam. ”Kadın ve adam aynı tuvalette olur mu ya?” düşüncesi sadece saniyeler içerisinde aklıma geldi ve gitti. ” Olamaz mı canım olabilir el yıkıyorlar sanki ne yapıyorlar saçmalama.” evet bu düşüncenin gitmesine sebep olan düşüncem. Sonra bir de Sevgili George Orwell örneği vermez mi yazarımız evet tepkim tam da şu şekil oldu ”Ay yok artık kıza bak kitabı bugün tekrardan okudum. Bugün bu yazıyı ben yazmış olsam kesin ben de aynı tarz bir örnek verirdim.” Sonra içimdeki ses gerçekleri yüzüme vurmakta geç kalmadı bir kere de beni mutlu edecek bir şeyler söylese belki de kendisiyle barışık biri olabilirdim ama yok gaybana hiç iyi konuşmaz. Ne derse beğenirsiniz ”Yahu kıza bir bak (o da cinsiyette bir karışıklık yaşıyor belli ki) mesleğini eline almış hem de bayağı fiyakalı bir meslek,kalemi de bayağı iyi kendine ait bloğu da var. Şimdi bir de kendine bak kendini Ankara’da Mülkiye’nin acımasız kollarına bırakmış finalden şu kadar alsam bu ders alttan kalmayacak hesapları yapıyorsun. 4 senedir kendi blogunda yazma hayallerin var ilerleme göstermemişsin.” Haklı tabi ama ”tamam yeter sus artık” diyerek iç sesimin ”off” düğmesine basıyorum. Kıskandın mı yoksa? diye  soruyor iç sesim. ”off” düğmesi çalışmıyor olsa gerek , ”Ne münasebet imrenmek daha uygun bir kelime diyorum”. İç sesim de bir daha cevap vermiyor zaten . Yazıyı okumaya devam ediyorum tabi ki bu sırada. Ah o köpek kakası yok mu ? Panik oldum resmen burada okurken hele pantolonsuz yakalanma durumu resmen içime sıkıntı verdi.” Victorrrr sakın bakma. Hayırrr! ” diye bağırıverdim istemsiz neyse ki Victor meraklı çıkmadı içimi rahatlattı.
     

    Yazıyı bitirdim ardından arkadaşıma direk cevap verdim. Aradı beni attığın mesajlardan pek bir şey anlayamadım. Hangi kızdan bahsediyorsun diye sordu. HANGİ KIZDAN MI BAHSEDİYORUM?? 
    Meren işte ya attın ya yazısını dedim. Hattın diğer tarafında bir sessizlik hakim oldu. Daha sonra gelen cevap ise benim kısa bir süre sessizliğime sebep oldu. Gelen cevap ise şuydu tabi ki. ”MEREN KADIN DEĞİL Kİ ERKEK. MEREN YANİ MURAT EREN .” …sessizlik…

    Sessizliğimin ardından durumu toparlama çabasıyla ‘‘Aa ama tam da Meren kadın ismi gibi değil mi çok da hoş olurdu aslında bayıldım yaa ADAM çok güzel yazmış hem tüm hayallerini kurduğum şeylere sahip gibi çok hoş değil mi? ” 

    Adam dedi benim çıtı pıtı hayalimdeki Merenciğime ADAM dedi. Nasıl ya?

    Neyse Meren’in Murat EREN olduğu gerçeğine alışmam çok zor olmadı.Telefonu kapadım Meren aklımın köşesinde gece yastığa başımı koyacağım zamanı beklemek üzere bir kenara çekildi. Gece yastığı başıma koydum gözlerimi kapadım ve her zamanki gibi New York’u düşledim. Artık başıma gelenlere o kadar alışmışım ki hayalim de bile bir aksilik beni bulmuştu o sırada gözlerimi istem dışı açıverdim. Eyvah Meren! Meren erkekmiş ya dedim tekrardan . ”Acaba Meren onun kadın olduğunu düşündüğümü bilse ne düşünürdü ” dedim ve yatağımdan fırlayıp laptopu kucağıma almam saniyelerimi aldı. Ardından linke tekrardan tıklayıp ”Meren’in Fotoğraf Günlüğü”nü incelemeye başladım,Twitter hesabına bakınca da gerçek en somut haliyle karşımda duruyordu. Benim çıtı pıtı Meren’im sakallı bıyıklı bir adam çıktı… 

    Şuan yazdıklarımı ise 2 dakika önce gördüklerim üzerine yazıyorum biri Artvin mi dedi? Galiba çıtı pıtı Meren’i çoktan unutmuş şu günlerde Karadeniz burnumda tüterken Meren’den Artvin’i okumak Meren’e olan hayranlığımı kat be kat arttırmıştı.  Fotoğraflar da gördüğüm Karadeniz kadını,Karadeniz manzarası… ”Karadeniz ya canım memleketim” dedirttirdi bana . Meren sen nereden çıktın benim karşıma bu kadar kısa zamandan birine bu kadar fazla hayranlık duymak başıma pek sık gelmeyen bir şey. İyi ki çıktın karşıma Meren . Kötü cumartesimi ve kötü cumartesimi pazara bağlayan gecemi güzelleştirdin. Var ol :)

    Dip Not: Ben bu yazıyı yazarken neden bu kadar heyecanlandım?  Meren oku bunu tamam mı? Hayallerimi tekrardan yeşillendirdin bir türlü gelmeyen bahara inat ben hayallerimi yeşerttim sayende sana koca bir Teşekkür etmeliyim. TEŞEKKÜRLER MEREN :)

  30. Meren

    Icarus,

    Ben de ev arkadaşımın iki de bir “neye gülüyorsun ya öyle kikir kikir” diye sormasına sebep olan yorumun için çok teşekkür ederim :)

    Neyse. Yorumun boyunca o sormaya ben gülmeye devam ettik filan.

    Sevgiler :)

  31. Icarus

    Ayrıca unuttuğum şeyler var elbette her unuttuğumu ayrı bir yorum olarak yazmayacağım söz . Heyecanla resmen virgül kullanmayı unutmuşum.Ama eğer bunları size yüz yüze anlatsaydım, emin olun o heyecanla duraksamadan konuşurdum galiba.Yani virgül yine benim tarafımdan üvey evlat muamelesi görür,yine boynu bükük kalırdı. Sadece virgül değil diğer noktalama işaretlerinden de yoksun bırakmışım yazımı. Hatalarım bayağı var anlayacağınız ilk önce bunlar için özür diliyorum.
    İkinci olarak, söyleyeceklerim bitmemiş izninizle.
    Bisikleti altınızda yağmurluk varken sürmek zor olmadı mı? 
    Malum bıçak ile ilgili sorumun cevabını yorumlarda buldum. Ve son olarak New Orleans da doktora mı ? Ağlayacağım cidden. Meren neden senin yaşamın ile benim hayallerim bu kadar ortak? Şuan şaşkınım elbette böyle bir durumla karşılaştığım için. Neyse başkasına karşı hiç bu kadar geveze bir yorumcu olmamıştım susuyorum :)

  32. Icarus

    Yorumu şimdi gördüm ama of aman aman ne gevezeleştim ben bugün ! Meren Meren asıl ben sana teşekkür ederim cevabın için gülümsemene neden olduğum için bir daha sevindim bak şimdi yeni takipçine ”Merhaba” dedin Meren :)
    Asıl sana Sevgiler :)

  33. Meren

    Hızlı yanıt: Yağmurluk (ve tek bir ayakkabı) ile bisiklet sürmek gerçekten çok zor idi, fakat beni koruduğu rezillikten ötürü yağmurluğa müteşekkir idim (hala da müteşekkirim, odamın kapısında asılı bildiğin).

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün