Kaplan, Kuş, İnsan

14/02/2012, 08:52

Sevgililer Günü için çok yoğun anarşistlikler planlayınca (detaylar burada), geçtiğimiz haftasonunu dağlarda geçirmek istedim. Maksadım ABD’nin doğusunu boyuna kesen (ve bir ara yürümeyi çok istediğim) meşhur Appalachian Patikası‘nın New Jersey dolaylarına denk düşen bir yerinde bir arkadaşımla beraber kamp yapmak idi.

Geçenlerde araba aldım ben. Anlayacağınız, bunca yıldır finans sektörü ile hiçbir ilişkisi olmamış ben kişisi de sonunda bankaların ağına düştü. Acımız büyük. Kredi başvurusu yapmak benim için gerçekten çok üzücü bir deneyimdi. Bu acıyı aklıma estikçe oraya buraya giderek dindirmeye çalışıyorum. Çünkü gitme halinde olmanın heyecanı her tür üzüntüyü unutturacak türden bir şey.

Cep yayınları dinleyerek (bu sefer özellikle bu cep yayınından dinledim) geçen bir yolculuğun ardından New Jersey’e vardık.

New Jersey endüstriyel yaşantının çapaklarından uzak bir eyalet değil. Hatta ABD’nin en kirli havasına sahip eyaletlerinden birisi. Fakat nüfus yoğunluğunun çok düşük olduğu bölgeleri de var. Hatta gerçek New Jersey benim gözümde tam olarak aşağıdaki gibi bir yer:

New Jersey’e varmıştık varmasına, fakat saatler ilerledikçe hava hızla kamp yapmak için elverişsiz bir hal almaya başlamıştı. Üstüne gece için karla karışık yağmur, sabaha karşı da don beklendiğini öğrendiğimizde kamp olayı bizim için bir alternatif olmaktan çıktı.

Üzülmedim ama.

Çünkü kamp yapamamak demek Aram’ı daha çok ziyaret etmek demekti. Belki de asıl gayem en başından beri bu idi.. Bilemiyorum. Gayelerini bilen bir insan değilim.

***

Aram New Jersey’in kırsal kesimindeki küçük çiftliğinde karısı ve keçileri ile yaşayan bir marangoz. Anoush isimli çok yakın bir arkadaşımın babası olan Aram ile geçen haftalardan birisinde tanışmıştık.

Çiftliği tam bir yol geçen hanı. Yıllar içinde oradan buradan satın alıp içini yeniden tasarladığı, dışı alüminyum kaplama olan eski usül airstream karavanlar küçük arazisinin bilimum yerlerine serpiştirilmiş halde. Çiftliğin rasgele misafirleri bu karavanlarda konaklıyor, kâh çiftlik işlerine yardımcı oluyor, kâh sessizce oturup kafa dinliyorlar. Aram’ın insanların çiftliğinde konaklamasından maddi bir çıkarı yok (“buraya kadar gelmiş herkesin başımın üstünde yeri var” diyor), Aram’ın bu işten elde ettiği manevi çıkarının ise benim New Orleans günlerimdeki Couch Surfing deneyimilerinden edindiğime benzer bir şey olduğunu düşünüyorum. Sen güzel insanlara gidemiyorsan, güzel insanları sana getir.

Aşağıda bir cüce kralı gibi görünen kişi Aram’ın ta kendisi. Yanındaki de Jakob. Arkadaşı.

Yukardaki fotoğrafa dair aklımda kalan iki ayrıntıdan ilki bilgisayarın sağ tarafında görünen kavonozun içindeki fırçalar. Aram onları sakallarından yapmış (heheh). Bir ara, ressam olan karısını nasıl o fırçaları kullanmaya ikna etmeye çalıştığını anlatıp gülüyordu. Diğer ayrıntı ise Jakob’un bilgisayara bakan yüzüne yerleşmiş olan, hafif gururlu, hafif hüzünlü “vay anasını” bakışı. Neye baktığını anlatayım, belki siz de öyle hissedersiniz:

Bu ak sakallı amcamız 1950′li yılların başlarında Hırvatistan’da bir genç iken, o dönemin otomobillerinin tahtadan gerçekçi maketlerini yapıp Almanya’da çok yüksek ücretlerle satarak geçinirmiş. Epey de ünlüymüş hani. Sırf özel sipariş ile filan çalışırmış. Sadece tahta kullanarak yaptığı maketlerin kapıları açılır kapanır, direksiyonlarını çevirince ön tekerlekleri dönermiş. 1970′te ABD’ye geldikten sonra el emeği göz nuru olana kıymet verilmeyen yeni dünya topraklarına vardığını kısa sürede kavrayıp başka işlere yönelmiş. Aradan geçen yıllar model araba günlerinin anılarının üstünü örtmüş. Fakat geçenlerde, Jakob’un araba sattığı ailelerden birisinin çocuğu Jakob’un izini bulmuş ve Jakob’a yıllar önce yaptığı model arabanın değişik açılardan çekilmiş fotoğraflarını içeren bir bellek kartını hediye olarak göndermiş. Ne kadar ince bir hareket yalnız…

Vardığımızda Jacob saatlerdir baktığı bu fotoğraflara bakmaya devam ediyordu işte. Yaşlı insanların hüznü de mutluluğu da bir başka oluyor.

***

Geceyi geçireceğim karavana doğru yürürken durup bir fotoğrafını çekmek istedim. Jacob bana arabalarını gösterirken Aram karavandaki ısıtıcıyı çalıştırmış, ışığı da gece vakti bir tatsızlık çıkmasın diye yanık bırakmıştı. Dolunay, yıldızlar filan ile beraber pek huzurlu görünüyordu her şey. Fakat hava o kadar soğuktu ki aşağıdaki titrek fotoğrafı öpüp başıma koydum.

Çok yorgun olduğum için fazla inceleyemediğim bu minik karavana sabah kalkınca göz attım. Artık karavan olayının bağımlılık yaratma potansiyelini çok net bir şekilde görebiliyorum.

Bu minicik arkadaşın içinde yatak, ocak, tuvalet, lavabo, gibi temel ihtiyaçların yanında kanepe, masa, elbise dolabı, çekmeceler filan gibi çok da zaruri olmayan ihtiyaçlara bile yer bulunmuştu.

Uzun uzun 4 metreye 2.5 metrelik bu alandan daha fazlasına ihtiyacım olmamasına rağmen hayatımdaki kalabalık ve gereksiz yayıntı üzerine düşündüm.

***

Ertesi günün büyük bir kısmını Aram ile sohbet ederek geçirdim. Bir ara -onca felsefe, politika sohbeti arasında fani bir detay olarak- aklıma diş fırçamı getirmeyi unuttuğum geldi. En yakın marketin nerede olduğunu sordum. Aram salata yapıyordu. Soruyu duyunca bir şey demeden içeri gitti. Birkaç dakika sonra döndü ve elindeki geyik omurga kemiğini çat diye önme koydu. Üstüne de ismimin baş harflerini yazdığı bir diş fırçası yerleştirdi. Sonra arkasını dönüp salatasını yapmaya devam etti. Kazık kadar adamım, böyle durduk yerde “burası benim evimmiş meğersem” şeysi yaşadım. Belki de evimdir gerçekten. Evinin neresi olduğunu bilen bir insan değilim.

***

Aynı gün yakınlardaki bir derenin yamacında yedim öğle yemeğimi.

Hava buz gibiydi.

Ama yine de oturdum düşündüm yani.

Tiger got to hunt, bird got to fly; Man got to sit and wonder ‘why, why, why?’ Tiger got to sleep, bird got to land; Man got to tell himself he understand.

(“Kaplan avlanmak, kuş uçmak, insan ise oturup ‘neden, neden, neden?’ diye sorgulamak zorunda. Kaplan uyumak, kuş konmak, insan ise kendisine anladığını söylemek zorunda”)

– Cat’s Cradle, Kurt Vonnegut.

 

Tags: , , , , , ,

“Kaplan, Kuş, İnsan” için 18 yorum yapılmış.

  1. Seçil Özalp

    Sabah sabah ne güzel oldu, güne ve işe mutlu başlamak gibisi yok.

    Teşekkürlerrr…

  2. İbrahim Ot

    Meren Selamlar

    Bodrum’dan İstanbul’a tamamen kariyer hedefleri için taşınmış birisi olarak, bazı sabahlar 400mt2 e yakın açık ofisde bana ayrılmış kubik e oturur, sıcak bir kahve hazırlar ve maillerime bakmadan, ekranın kenarına yapıştırdığım post-it lerde yazılı olan to do listlerle göz göze gelmeden blogunu ziyaret edip yazdıklarını okuyorum.

    Paylaştığın kareler ve yazılarda, sanırım şu kalabalık mega köyün hengamesinden birazcık uzaklaşıp o küçük ege kasabasındaki sessiz, sakin günlerime dönüyorum. evet evet aynen böyle. Bak bu post’da işte onlardan birisi olmuş.

    Yeni arabanız hayırlı olsun, kazasız belasız yolculuklar diliyorum.

    Sevgiler

  3. Burak Emre

    @İbrahim, bir an İncisözlük’ün “bak kardeşim”‘lerine dönecek zannettim yorumunu okurken. :)

  4. OZLEM YILHAN

    Selam Meren,

    Yine, bir solukta okudum. Bu sefer, gercekten bir solukta okudum. Cunku, cooook uzun bir yazi beklerken, karsima, ilk kez bu kadar kisa bir yazi cikti. Dedim, “herhalde yazmaktan bikti” :) Olsun, bu sefer de kisa olsun yazin. Ben okumayi seviyorum.

    Icinde kaldigin, gri, hatlari yuvarlak olan mini-karavan en buyuk hayalim. Ama Turkiye’de edinebilme sansim yok galiba. Ben de, internette ve filmlerde gordukce, hayranlikla bakiyor ve izliyorum. Icinde bulunan “antika” tadindaki esyalar da, cok guzel. Yil, 1961. Annemler, evlendikten sonra firin ve buzdolabi almislar. FAO Projesi’nde calistiklari yerdeki Amerikali bir cift, gorevleri bitince, geri donmeye karar vermis ve onlardan edinmisler yani. GE, nam-i diger General Electric. Ve buzdolabi da, firin the hala calisiyor. Buzdolabi the bu karavan gibi yuvarlak hatli, ici 1 hadi bilemedin 2 kisilik. Simdi yazlikta, maalesef, evin altindaki mustemilatta duruyor. Imkanim olsa da, evin bir yerine koysam. Ama bunun icin, bir LOFT ya the itfaiye binasi gerek (cok seviyorum). Yazin fotograflarini ceker, bir ara gosteririm. Buzdolabi, buna benziyor fazlasiyla…

    Ve, yeni arabani kazasiz belasiz kullanmani diliyorum. Nasilsa, oralarda, herkes kurallara uyuyor. Dramatik kazalar yok. Allah yolunu acik etsin. Ama sana daha farkli bir arabayi yakistirirdim. Sasirtin beni. Ama tabii, imkanlari bilmiyorum. Dogayi ve seyahati bu kadar seven biri olarak, 4×4 guzel mi olurdu ne? Mesela boyle birsey… :)

    Ankara’da lapa lapa kar yagiyor. St. Valentines’in torunlari, kosturmacada. Ne alsam, aksam nereye gitsek modundalar.

    Sevgiyle kal….

  5. A. Murat Eren

    Seçil, İbrahim,

    Gününüze bu şekilde misafir olduğumu öğrenmek benim için büyük keyif (ama neden öyle olduğunu açıklamam güç). Teşekkürler. İbrahim, merakına yenik düşmüş, kariyerini Artvin’e tercih etmiş birisi olarak acını paylaşıyorum.

    Özlem,

    Kimi zaman az aslında çok oluyor, kimi zaman ne kadar yazsam da yetmiyor filan. Ben bir şeyler alırken çok ani karar veriyorum. Araba konusunu fazla düşünüp tartmak, ölçüp biçmek istemedim. GPS’imdeki araba ikonu mavi idi, bu arabayı da görünce “tamam bu olsun işte” dedim. Fakat benim için benzin verimi ve mühendislik fonksiyondan daha önemli. Ayrıca doğaya araba ile değil yürüyerek girmeyi tercih ettiğim için bana bir 4×4′ün verip de bir Honda Civic’in veremeyeceği tek şey aynı mesafeyi kat etmek için fazladan tüketeceği litrelerce benzin olsa gerek :)

     

    Sevgiler,

  6. canan

    Ne çok yer gezdik sayenizde.. Bi çoğumuzun ömrü yetmez bu blogda gördüğümüz kadar rafine yerleri bulup gezmeye, bu keyfi yaşamaya.. Teşekkürler..
    Saçlar konusuna değinmeden geçemeyeceğim.. Bir seyyaha uzun saç yakışıyor:)

  7. uğur

    yazıyı okuduğum yerel saat gece 01:35, hava sıcaklığı ortalama 3 derece, yağmuru. St.Petersburg’dan geleli iki gün olmuş -ki hava sıcaklığı ortalama -23′tü- biraz olsun ısındım. bak biraz olsun diyorum çünkü yeni arabanın (hayırlı olsun) üzerindeki karları görünce içim ferahladı. oh dedim, sadece ben üşümemişim, başkaları da üşümüş. kinci oldum bi an için. bu kinimi tarif etmek için yeni bi’ anı buldum hatta sana. gidilen misafirlikte koltuğun arasında bulduğun eski leblebi tanesini. elini koltuktaki minderlerin arasında atarsın ve eline bi önceki misafirlerden kalan leblebi gelir. çünkü o koltuklar sadece misafirden misafire kullanılır ve yaşları kesinlikle senden büyüktür. çünkü onlar sen doğmadan, annen ve baban evlendiğinden alınmıştır. bi’ de kıskandım biraz seni. çünkü 5 günlüğüne gittiğim St.Peter’de sadece bi’ gün güneş vardı. karın buzun içinde doğru dürüst fotoğraf çekemedim. sen böyle soğuk havada, karlı buzlu yerlerde güneş bulup gezince sana tilt oldum. arabanın rengi güzelmiş bi de. dış fırçana bayıldım, sakallı amcayı sevdim. ben bu kadar serzenişte bulundum ya;
     
    meren’den gelen cevap belli; öyle demesin :(

  8. cancan

    hava soğuk, yalnız ve mutsuzum, bunları blogun üzerinden vızıldamamı umursamayacağını düşündüğüm için yazıyorum sana, bir de anlatasım gelmiş herhalde. Kurt Vonnegut alıntın çok güzel, bir kitabını okudum sadece ve okunacak listesi dokunulumadığı için sürekli uzayan biri olarak, ben unuttukça bana Vonnegot’ı hatırlattığın için sağol. bir de evinin neresi olduğunu bilmeyenler, öyle bazen her olasılık onlara eşit mesafedeymiş gibi hissediyor; şu karavanda da yaşarım ki ya da işte new orleans’ta ya da orada bir yaşam olduğunu hayal edemediğim her yerde) ama şu an küstüğüm için oynamıyorum ve hiç de seçeneğimin olmadığının farkındayım. kapitalizm gerçekten öldürdüğü gibi insanın içini de öldürüyor meğerse. ama biliyorsun ki insan “kendisine anladığını söylemek zorunda” olduğu kadar “bu çıkışsızlık ve manasızlığı inkar etmek ve varolmanın tatminsiz ve tamahkar olmak anlamına geldiğini de hatırlamak” zorunda.

  9. salim

    Yaşamak, böyle bir şeydir belki de.

  10. Müjdat

    Keşke arabanın üstündeki karlar benim üzerimde de öyle dursalar.Ama hiç üşümesem. Sakalımdan da  buzlar sarksa..Güzel olmaz mıydı?

  11. Vakkas

    Yazıyı okuduktan sonra içimde bir ‘karavan boşluğu’ oluştu…’İnsan canlısına arada bir değişiklik gerek ki, bunun ilk adımıdır gitmek’ içerikli düşüncelerle boğuşurken, keşke  içimde oluşan bu boşluğu ortadan kaldırabileceğim ak sakallı bir dostum olsa, arada bir  ziyaret edebileceğim dedim…Nafile…benimki daha çok karavan(a)…Kimbilir belki bir gün rastgelir de kapanır karavan ile Aram’daki bu boşluk ;)

  12. sezay

    Sevgili Murat hayırlı olsun (biraz geç oldu kusura bakma).
    Benim bildiğim yeni araba alınınca kan akıtılır. Hadi tosun bulamadın, bari bir koç keseydin. Onu da bulamıyorsan horoz yada tavuk da mı yok. Valla benden söylemesi ritüeli tamamlamazsan lastiğin hep patlak dolaşırsın.
     
    Sevgiler

  13. Damla Yedisan

    Doğma büyüme bir İstanbullu olmanın yan etkisi olarak ağaç, dere, samimi insan görünce epey şaşırdım. Keşke toprağa basabileceğim bir yer olsaydı. “Umarım ölünce beni sıkışık bir mezarlığa değil de  boş bir tarlada bir ağacın altına gömerler.” falan diye düşünceler geçiyor aklımdan. O bakımdan aldığın araba iyi olmuş, iyi. Kaçmak iyidir. Bir de en çok titrek fotoğraf ilgimi çekti, garip bir derinlik var.

  14. Akıncan

    yaşamın anlamı kesinlikle bu olsa gerek .Harika fotoğraflar özellikle gün batımı gerçekten süper.

  15. Selçuk Denizger

    Takip ediyorum seni gizli gizli, hayran hayran…

    Sakallardan fırçalar çok güldürdü beni, fotoğraflar herşeyi anlatır derler ya, aslında anlatmazmış. Yazdığın iki kelime ile anlam kazanıyorlar. Tarzını, objelere yaklaşımını, ne anlatmak istediğini ve bunları kelimelerinle güçlendirerek anlatmanı çok seviyorum. İyiki varsın M.Eren

  16. Emre Atlıer Olca

    Yine bayıldım yazına… İyi geldi okumak…

  17. Ebru Kumsal

    Fotoğraf çekmek sizin bir duyunuz gibi olmuş:)) Elinize sağlık, çok kaliteli iş olmuş..

  18. GÖNÜL DEMİSOY

    Sevgili Meren ben sizi yeni keşfettim…. Bugüne kadar yazdıklarınızın hepsini okudum bayıldım bu kadar mı güzel yazılır düşündüren ,gülümseten, sımsıcak   :)) Okurken  film izlermiş hissine kapılıyorum.Eline yüreğine sağlık…………
     

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün