Arizona’da Bir Kayboluş Denemesi

28/04/2012, 19:58

Üzerinize afiyet, iki hafta kadar önce çok fena şekilde hastalandım. Çevremdeki herkes “ay sen kesin bi’ doktora git bak” dedi. İnsanlar çok tatlı. Kazık kadar olmama rağmen kendime bakmayı hâlâ öğrenememiş olmamın doğal bir sonucu olarak doktora filan gitmedim tabi. Israrlar dinmeyince ise “tamam tamam, gidiyorum” diye çıkıp doktor yerine Anoush ile birlikte Arizona’ya gittim.

Anoush’un evvelden planladığı Arizona seyahati sayesinde çok uzun süreden beri ilk kez lab’daki işlere ara verip bir süreliğine ortalardan kaybolma, tüm dijital gereçlerle ilişiğimi bir süreliğine de olsa kesme ve günlük hayatın rutinine dalıp kendini kaybettiği için aramıza sık sık dargınlıklar giren kendim kişisiyle yeniden aynı sayfada buluşmaya çalışma şansı yakaladım. Döndüğümde ellerim bilgisayar klavyesine yabancılaşmıştı (unutmaya ne kadar meyillilerse artık, 10 gün yetiyor keratalara).

Doktora gitmediğimden ne olduğunu tam olarak bilemediğim hastalığım sebebi ile bir süre sesimi yitirdim. Ama şaka değil, tamamen yitirdim. Öyle ki, o süre boyunca benim için günlük iletişimin fısıldamak ya da işaretleşmek dışında bir alternatifi yoktu. Başta çok sıkıntılı olacağını sandığım bu sessizlik içinde sürpriz bir huzur ve sükûnet bulduğumu itiraf etmek isterim. Belki okuyunca “e ne sandın” diyeceksiniz, fakat ben daha önce düşünmemiştim: Sesi olmayınca insan ne söyleyeceğini çok iyi tartıyormuş, ve aslında birçok şey söylenmese de oluyormuş. Eh, sesim sonra geri geldi. Geldiği iyi oldu, ama gelmese de olurdu. Yokluk içinde olmanın getirdiği bir bilgelik var. Birgün sadece fısıldayarak konuşmayı deneyin mesela. Bence olur yani.

***

Arizona ABD’nin Güney-Batı’sında yer alıyor. Konumu itibarı ile -çoğunlukla- çöl ikliminin hüküm sürdüğü bir bölge (fakat yükseklik değişimi çok fazla ve ani olduğu için yerel iklimlere rastlamak da mümkün). Arizona’nın ABD’de Amerika Yerlilerine (yani Kızılderililere)  iade edilmiş en büyük otonom bölge olan Navajo Ülkesi‘nin büyük kısmını da içinde barındırıyor olması gibi enteresan özellikleri var.

Fakat Arizona’ya gidiş sebebim tamamen doğa ile baş başa kalmak olduğu için, Arizona’nın kültür mirası ve insanları ile hiçbir alışverişim olmadı. Anoush kişisinin raslantı ve şans faktörünün istediğinde ipleri eline alabileceği şekilde hazırladığı üstünkörü plana istinaden oradan oraya sürüklendik.

***

İlk hedef adını herkesden binbir methiye ile duyduğum -ve aslında Utah eyalet sınırları içinde yer alan- Zion Ulusal Parkı idi. Zion’a doğru giderken birden kendimizi bir kar fırtınasının içinde bulduk.

Hava sıcaklığının 37°C olduğu bir yerden başlayıp yarım saatlik araba yolculuğu sonunda kar fırtınasına nasıl ulaştığımız sorusu akla geldi, fakat sesimiz kısık olduğu için tutumlu davrandık ve sormadık.

***

Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz tünel yaklaşık bir buçuk kilometre uzunluğunda olan ve Zion’u dış dünyadan ayıran dağın içinden geçiyor.

Tünelin öbür tarafından çıktığımızda dört tarafı muazzam yükseklikteki kayalarla çevrili bir vadide idik. Yer kabuğunun oyulması ile hazırlanmış bir beşik gibi olan, ve eriyen kar sularının yarattığı şelalelerin içine aktığı bu muazzam kanyonun içinden yukarıya doğru ilk kez baktığım anı ve o an yaşadığım hisleri kolay kolay unutacağımı sanmıyorum.

Bununla beraber, vadiye girişimizle alevlenen bu sıcak duygular, vadiyi ziyarete gelen insan kalabalığını keşfetmemiz ile yerini sıkıntılara bırakacaktı.

Sorun tek başına ‘kalabalık‘ da değildi aslında ve sorunu nasıl tarif edeceğimi ben de bilmiyorum, fakat bir yandan da bu konuda bir not düşmek istediğim için deneyeceğim. Özetle şöyle bir durum vardı: Tur otobüsleri ya da karavanlarla vadiye gelmiş insanlar ellerinde birkaç bin dolarlık fotoğraf makineleri ile kendilerinden bir önceki kişinin fotoğrafını çektiği şeyin aynı açıdan fotoğrafını çekmek için sırada bekliyor, birilerinin ellerine tutuşturduğu “Zion Ulusal Parkı’nda yapılması/görülmesi gereken X şey” listesinde boş geçtikleri madde kalmasın telaşı içinde ezberden bir koşuşturmaca ile hem kendilerini hem de etraflarındakileri heba ediyorlardı. Sanki Zion onlara bir şey anlatmaya çalşıyordu, fakat çok acelesi olan insanlar “he, he” deyip birbirlerini ite kaka bir sonraki hedefe geçiyorlardı.

Günlük hayatın her alanında etkilerine rastladığımız tüketim deliliği ve telaşın, tam da bunlardan uzaklaşmak için gittiğimiz yerlere de taşındığını görmek çok sıkıcı. Herkesin “hızlı hayata” ayak uydurduğu bu devirde doğal bir güzelliği ziyaret etmek, sanki gidilen yerlerin daha sonradan bakmak için fotoğraflarının çekilmesi hengâmesinden ibaret. Mevzunun “orada olmak” ile hiçbir ilgisi yok sanki; önemli olan “gitmiş olmak“. Gitmiş olmanın kriteri daha önceden tanımlanmış zaten, yani neyin fotoğrafının çekileceği de belli. Mis. Buradan girişimcilere şu stratejiyi benimsemiş bir iş modeli önerim var: “Fotoğraf makinenizi gönderin, sizin için gezdirelim, fotoğraflar ayağınıza gelsin“… Böyle bir hizmetin tutacağı günlere az kalmış olabilir.

Bir ara arkamda bir kadın var. Böyle göz ucu ile neler yaptığını izliyorum. Elinde epey pahallı bir SLR fotoğraf makinesi gövdesi. Üzerinde ise beş para etmez bir zoom lens. Sağ tarafımızda bir şelale var. MerhabaMerhabaMerhabaNeİyiEttinizDeGeldinizMerhaba filan diye akıyor. Kadın sağ elinde tuttuğu fotoğraf makinesini -vizörden bakmaya tenezzül bile etmeden- şelaleye doğru çevirip deklanşöre basıyor. Çıkırt çıkırt çıkırt çıkırt. Sonra bir de iPhone’unı çıkarıp aynı yerin fotoğrafını bir de onunla çekiyor. Kadın Zion’da olmadığının farkında değil, çünkü kendisi hâlâ iş yerindeki bölmesinde. İçimden omuzlarından tutup silkeleyesim, “sakin ol, kendine gel” diyesim geliyor. Ama sesim kısık. Diyemiyorum. Yine de içimde böylesi elitist bir hissin kendisine yer bulduğunu fark edişimle beraber iyice bunalıyorum. Nitekim belki de asıl anlamayan benim, ve bu düşüncelere mesai harcarken ben de en az o kadın kadar orada değilim. Velhasılı, bu kalabalığın içinde Zion’u değil, insanları yaşıyorum.

Küçük bir fikir alışverişi ile Anoush için de durumun farklı olmadığı ortaya çıkınca büyük bir heyecanla girdiğimiz Zion’dan garip bir hüzünle çıkıyoruz. Kafa radyomuzda bu çalıyor. Kalanlara mutluluklar.

***

Bir sonraki hedef Bryce: Zion’a 2-3 saat uzaklıkta meşhur bir ulusal park. Yani aynı kadınla bir de Bryce’ta karşılaşıp selamlaşmak zorunda kalmak da bir ihtimal. Henüz böyle bir hengâmeye hazır değildik. Bu yüzden Bryce’a yaklaştığımızı anladığımızda durup bir orman korucusuna “insanlardan uzak olmak istiyorsak nereye gitmeliyiz?” diye sorduk. Tarif ettiği yer bir ulusal orman idi. Gittik. Aşağıdaki fotoğrafın sağ üst köşesindeki tepenin ardında bir yerlerde kalan ormanda bir yere kamp kurduk. Kamp yeri belli olduktan sonra suyumu, yemeğimi ve uyku tulumumu aldığım gibi yürümeye başladım. Saatlerce yürüyüp kayboldukça bu yolculuğa çıkış sebebime yakınlaşıyordum filan. Bir şeyleri bulmak için bazen evvela kaybolmak gerekiyor. Sonunda nerede olduğumu anlamak için bir tepeye tırmandım. Tepenin zirvesinde bir kayanın üzerine serilip -rüzgar sebebi ile kokumu alamadığından olsa gerek- dibime kadar gelen bir geyik ödümü koparana kadar orada pinekledim.

Taş çatlasa 5 saat geçirmişimdir o kayanın üzerinde, fakat bol bol düşünerek geçti tüm vakit. Düşünmekten yorulunca uyudum. Uyanınca yine düşündüm. Öyle ki kayayı terk etmeye karar verdiğimde sanki yıllardır oradaymışım hissi yaşadım. Mesela en zarar verici ve can sıkıcı insan davranışlarının temelinde yatan eğilimleri düşündüğümü, insanoğlunun hastalığının temelindeki üç temel eğilimin “aidiyet“, “sahiplenme” ve “itaat” olduğuna inandığımı sonuca bağladığımı hatırlıyorum. O günden hatırladığım tek şey bu olsa da eminim oradaki düşünmeler esnasında bir ara dünyayı da ele geçirdim. Kesin maydanoz ve çekirdekli mandalinayı yasakladım. Eminim herkes, özellikle de çocuklar çok sevindi. Sonra muhtemelen yasaklar bize yakışmaz diyerek herşeyi geri serbest bıraktım. Büyük olasılık başta yasaklara sevinenler “ne cici diktatör” diyerek beni yine bağırlarına bastılar. Ve büyük olsaılık bir ara Türkiye’ye gittim. Sonra geri döndüm. Sonra tekrar gittim filan.

Geri dönmeden önce tepenin zirvesinde ödümü kopartan geyiğe çeşitli küfürler fısıldayarak dolanırken yerde altın otu öbeklerine rastladım. Altın otunun hastasıyım. Bu yazıyı yazarken monitörün hizasından bakınca Barhal’dan getirdiğim altın otlarına görüyorum misal. Hemen bir avuç topladım.

Çadırıma vardığımda altın otlarını, geyik omuruna diş fırçası iliştirip elime tutuşturan New Jersey’deki dostum Aram’ın eline tutuşturabileceğim bir büste oturttum. Çam sakızı çoban armağanı. Aram’ın salonundaki bir rafta duruyorlar bugün itibarı ile. Size yapılan bir güzelliğe daha kendinizce bir yanıt verdiniz Merenbey, gururlu musunuz? Estafurullah, benimki sırf unutamamaktan, büyütülecek bir şey değil. Olur mu hiç, sizi birincilik telinizi vermeden göndermeyeceğiz. Spiker birincilik telini Meren’in boynuna takar. Çok mahcup oldum, nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Nasıl teşekkür edeceğinizi bilemediğinizi biliyoruz Merenbey, muhtemelen bana da altın otu getirirsiniz, ödeşiriz hahaha. Salondan coşkulu kahkahalar. Merenbey’in yüzünde kırgın bir gülümseme. Alkışlar. Spikere odaklanmış kameraya dönmeden önce rejinin kalbalığın içinden rastgele seçip ekrana getirdiği yüzler. Perdenin inişiyle beraber reklamlar. Arkasından New York, Tokyo, İstanbul, Zion Ulusal Parkı’nın jenerik fotoğrafları geçen takım elbiseli yavşak ve heyecanlı bir adam: ”Fotoğraf makinenizi gönderin, sizin için gezdirelim, fotoğraflar ayağınıza gelsin. Hemen arayın, Feysbuk arkadaşlarınız kıskançlıktan çatlasın!“.

Gece. Uzun zaman sonra şehir ışıkları ile kirlenmemiş bir gökyüzü.

***

Ertesi gün Bryce Kanyonu’na yaklaşırken Zion’daki kalabalık ile karşılaşsam da umursamayacak kadar şarj olmuştum. Fakat Bryce’ta kalabalıktan eser yoktu. Meğer Bryce, Zion’a iki saat uzaklıkta olsa da çok daha az ziyaret edilen bir yermiş. Muhtemelen tur firmaları için potansiyel bir kar kapısı değil henüz…

Erozyonun şekillendirdiği ve koca bir amfi tiyatroya benzeyen Bryce’e bakınca aklıma nedense Antoni Gaudi’nin Sagrada Família isimli eseri geldi. Şoktan çıkıp da kendime geldiğimde kanyonun bir fotoğrafını çektim:

Yukarıdaki fotoğraf birkaç fotoğrafı birleştirerek oluşturduğum bir panorama. Daha büyüğünü isteyenler için buraya 1600 piksellik sürümünü yükledim.

Bu arada, Bryce’ı terk ederken bu oldu mesela:

Olaylar, olaylar.

***

Bryce’tan sonraki hedef Büyük Kanyon idi (hani şu meşhur Grand Canyon). Büyük Kanyon’a doğru giderken, gece için nerede konaklayacağımız konusunda bir fikrimiz yoktu. Amerikan Yerlilerine ait otonom bölgede araba sürerken bir tali yol gördük. Sürprize fırsat vermek için dönüverdik.

Tali yolda bir süre gittikten sonra Glen Kanyon isimli bir kanyonda olduğumuzu öğrendik.

Sonra da bölgedeki kanyonların heykeltraşı olan nehir ile tanıştık (Colorado River):

Su muazzam soğuk idi. Özümde çok cesur bir insan olduğum için içine girdim. Günlerdir üzerimde olan hastalıktan eser kalmadı. Sesim filan bile düzeldi.

O gecenin bir kısmını nehrin kenarında, dinleyerek ve izleyerek geçirdik.

***

Ertesi gün vardığımız Büyük Kanyon pek büyük idi (yapma ya). Bryce’tan etkilendiğim kadar etkilenmedim sanırım. Fakat yine de kenarında saatlerce oturup izledik. Sonra bu panorama’yı çektim (Büyük Kanyon’un bugüne kadar çekilmiş en sıkıcı fotoğrafı olsa gerek, fakat fotoğrafın en soluna ve en sağına baktığınızda yer kürenin efendi efendi ağaç çiçek gelirken bir anda içeri göçtüğünü görebiliyorsunuz mesela, bu da mı gol değil?):

Önceki panorama ile aynı hesap. 1600 piksellik sürümü burada.

Bu arada Büyük Kanyon’un uçurumlarının birisinin kenarında otururken yanımıza bir kuzgun geldi. Yüzükoyun uzandım, öyle birbirimizi seyrettik 20 dakika. Muhtemelen hayatımın en görkemli 20 dakikalarından birisi idi.

***

Sonra bir ara Sedona’da isimli şehirde idik. Yerleşim merkezinden uzak bir yerlerde yürürken şunu gördüm:

Fotoğraftaki, Amerikan Yerlileri’nin geleneklerinde önemli bir yeri olan ‘dreamcatcher’ isimli objelerden bir tanesi. Türkçe’ye ‘rüya yakalayıcı’ diye çevirsek olur sanırım (Güncelleme: İnternetler İmlâ ve Türkçeleştirme Amiri Duygu kişisiben olsam rüya kapanı olarak çevirirdim” diye e-posta attı, önerisi aklıma yatınca gerekli değişiklikleri yaptım). Amerikan Yerlileri bu rüya kapanlarını kendilerini kabuslardan korusunlar diye yaparlarmış. İlk kabus gördüklerinde ise rüya kapanlarının miyadını doldurduğuna kanaat getirip yeni bir tanesini eskisi ile değiştirirlermiş. Bugün ise rüya kapanlarına, Amerikan Yerlisi kültürü ile bağdaşmış ticari sembollerden biri olarak raslamak tek alternatif. Fakat yukarıdaki örnek aceleyle, fakat özenle yapılmış özgür bir rüya kapanı. Muhtemelen geceyi dışarıda geçiren birisi hazırlayıp yattığı yeri dekore etmiş, sonra da orada bırakmış (ben de bu sürprizi bozmayıp benden sonra görecek kişiye bıraktım).

Geri dönüş yolculuğundan bir önceki günü Sedona yakınlarındaki bir ıssızda 15 kilometre kadar yürüyerek geçirdik. Bir haftadır yıkanmadığı için pasaklılığı yeniden tanımlayan bir Meren olarak yağlı saçlarım ile modern insan formundan bir nebze uzaklaşmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum.

Sedona’daki son gece de böyle idi:

Bu arada bu gökyüzü Dünya gezegeninin her yerinden görünüyor.

Seviyorsanız gidin konuşun bence.

 

 

 

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , ,

“Arizona’da Bir Kayboluş Denemesi” için 29 yorum yapılmış.

  1. Efe

    Herkesin “hızlı hayata” ayak uydurduğu bu devirde doğal bir güzelliği ziyaret etmek, sanki gidilen yerlerin daha sonradan bakmak için fotoğraflarının çekilmesi hengâmesinden ibaret. Mevzunun “orada olmak” ile hiçbir ilgisi yok sanki; önemli olan “gitmiş olmak“.

    Gerçekten bu dediğin çok doğru, Meren. Belki biraz konuyla alakasız gibi gelebilir ama Cem Yılmaz Soru & Cevap gösterisinde şakayla karışık bununla ilgili laflar söylemişti. Artık sevdiği ünlüyü görünce muhabbet etmeden, adamın sevdiğin yazısını müziğini sanatını konuşmadan, hakkında merak ettiğin soruyu sormadan, sadece fotoğrafını çekip hayatına devam eden insanlar var bu hayatta. 

    Vapura binmiş, kız kulesinin yanından geçerken komutan emretmişçesine herkes bir anda aynı karenin fotoğrafını çekmeye başlıyor. Konserde gitarist solosuna tam girmişken, kameranın boktan mikrofonunu ve yarım megapiksellik kamerasıyla kaydetmeye çalışıyor.

    Peki ya ne için? -Just posted a photo. Hayatı “dostlar alışverişte görsün.” kıvamında yaşıyorlar gibi geliyor bana.

    Ya da ellerinde fırsat olan insanlar; Dünya’nın en meraktan yoksun, hiç bir şeyin tadını çıkarmayı beceremeyen insanları.

    Telif hakkı günahıyla, sevabıyla bu da Cem Yılmaz’ın gösterisinden. http://www.youtube.com/watch?v=3eWnSJaaBAw
     

  2. Seyhan

    “Herkesin “hızlı hayata” ayak uydurduğu bu devirde doğal bir güzelliği ziyaret etmek, sanki gidilen yerlerin daha sonradan bakmak için fotoğraflarının çekilmesi hengâmesinden ibaret. Mevzunun “orada olmak” ile hiçbir ilgisi yok sanki; önemli olan “gitmiş olmak“.”

     
    Yeni Zelanda’ya gittiğimde “turistik” özelliği yüksek yerlerde en çok gördüğüm ve bana batan şey, hatta bazen beraber gezdiğim ailemin de beni zorladığı şey; “hadi kalk fotoğraf çek, bak şurası şöyle bık bık bık, kamerayı da yanına al video çekersin…” Çoğu kez tadını çıkarmak için fotoğraf makinemi yanıma almadım, güzel oluyor. 

  3. uğur

    yazmayayım yazmayayım dedim, olmadı. çünkü bahsettiğin konu öyle böyle bir konu değil. (en azından benim açımdan) belki klasik bi’ tabir olacak lakin; çağın vebasıdır bu bahsettiklerin.

    ben hep şunu diyorum. her gün sabah kalkıp gittiğiniz işlerde yaptığınız meşgaleleri bir düşünün. hani şu “modern hayat” dediğimiz oyalanmadan bahsediyorum. evet! tam ondan. eğer bunlardan en az biri bile -bakın biri diyorum- hayallerinizden bir tanesi bile değilse orada durma vakti çoktan gelmiştir. yani sırf kendini dinlemek için, doğayla baş başa kalınması gerektiği gerçeği ortaya çıksın diye durma vakti gelmiştir. 

    tabiat anayla çok uğraştık biz çok; o da öcünü inanılmaz feci alıyor bizden..
     
    sırf bu yüzden mirim;
    gidelim göksu’ya bir âlem-i âb eyleyelim..
     

  4. A. Murat Eren

    Sevgili Efe, Seyhan ve Uğur. Üçünüzün de bu probleme tanıklık etmiş olmanız bana sürpriz oldu biraz. Bu duruma dair rahatsızlığımızda yalnız değiliz anlaşılan :)

    Uğur,

    belki klasik bi’ tabir olacak lakin; çağın vebasıdır bu bahsettiklerin.

    Öyle. Fakat bu noktaya bizi getiren şeyin hızlı iletişim olduğunu unutmamak lazım.

    İnternet’ten önce insanlar TV’de gördükleri hayatlara bakıp kendilerinkine burun kıvırıyorlar, o hayatları taklit etmeye çalışıyorlardı mesela. Misal, birilerinin gidip bir yerleri neredeyse sırf fotoğrafını çekmiş olmak için ziyaret etmesi ile The Matrix’i izledikten sonra siyah deri pardesülerle sokaklara dökülen insanlar korkarım aynı kafayı yaşıyor.

    Böyle bol keseden yargılamak istemiyorum insanları, fakat iletişimin insanlık tarihinde hiçbir zaman görülmemiş bir hıza ulaşması ve herkesin hayatına pat diye girmiş olması, bu yüzyılın insanını daha öncekilerin karşılaşmadığı bir problem ile sınıyor. Bu bir ‘kalabalıklar içinde yalnız hissetme’, bir ‘kendisinin yeteneklerine ve hayat görüşüne saygısını/ilgisini yitirme’ problemi gibi sanki.

    Daha küçük yaştan, henüz dünyayı kendi gözleri ile tanımadan, ve dolayısıyla kendisini, kendi gözleri ile tanıyıp kendi kendine tanımladığı bir dünya içinde konumlandırmadan hayatı ve dünyayı TV programlarından öğreniyor hekes sanki. TV’den öğrendiğimiz dünya ile bizim deneyimlediğimiz dünya arasındaki uçurumu da içine telaş içinde bir şeyler atarak kapatmaya çalışıyoruz: Matrix’teki adamların pardesülerini, Feysbukta bilmemne giller gittiği için gittiğimiz tatil köylerini, New York’ta Brooklyn Köprüsü’nün telleri ya da İstanbul’daki Kız Kulesi’nin başkaları çektiği için çektiğimiz fotoğraflarını, Flat TV’leri, UGG’ları, iPad’leri, dijital fotoğraf makinelerini, SUV’leri atıyoruz bu uçurumun içine.

    Çünkü dediğim gibi bu yüzyılın insanını daha öncekilerin karşılaşmadığı bir problem ile sınanıyor. Eskiden birisi elinde bir bozuk parayı çevirdiği zaman ağzımız açık kalırdı. Şimdi YouTube’de bozuk para ile yapılabilecek numaraların en kralına bir tık uzaklıktayız. Eskiden bisikletin önünü kaldırdığımız zaman kendimizi matah bir bok sanır mutlu olurduk. Şimdi YouTube’de şehir koşucularını düz duvara tırmanırken izleyince “hıh, daha iyisini de gördük” diye burun kıvırıyoruz. Her anı 3D yaşıyor olmamıza rağmen bir çuval para verip daha önceden defalarca işlenmiş beş para etmez bir flimi 3D izlemeye gidiyor, gördüklerimizi “hayatın kendisinden daha güzel” buluyoruz.

    Bu şekilde yaşayan insanların kendi yarattıkları boşluğu doldurmaya çalışmaktan kafalarını kaldırıp çevrelerinde olan biten ile, bir doğal parkta gördükleri ile mutlu olmalarını beklemek mümkün mü?

    Sırf alışkanlıktan, sırf herkes gidiyor diye gittikleri doğal parklarda ortalığa bakıp “e bunun için mi geldik buraya” depresyonu yaşamaları insanın içini dağlıyor.

    Fakat birkaç nesil sonra insanoğlu buna da adapte olacak. Bu yüzden fazla takmamak lazım belki de. Yüzbinlerce yıllık evrim sürecinde doğal seçilim kriterleri yüzünden heba olan talihsiz nesiller arasında, yaşadığı kültür şoku ile hayat deneyimi başkalarının hayatlarını yaşamaya çalışmaktan ibaret gibi görünen talihsiz birkaç neslin çilesinin lafı olmaz bence.

     

    Sevgiler.

  5. Ceren

    Dreamcatcher’ı okuyunca aklımda amerikan yapımı Morgan Freeman’lı , -bence- gereksiz uzaylı temalı “dreamcatcher” filmi geldi. Bu kelimeyle ilk tanışıklığım 2003 yılları civarı filmi sinemada izlememe denk gelir. Arizona maceranız bana o filmin uzaylı olmayan versiyonu ile Edip Cansever’in meşhur “Ben Ruhi Bey Nasılım?” şiiri arasında bir ikilem yarattı. Neden diyecek olursanız yazı içerisinde yer yer “Meren Bey”in kendisine olan hitap şeklinden ve yazının dilinden belki. Belki fazla iddialı bir benzetme bilemedim…
    Son fotoğraf (aslında hemen her fotoğraf ama özellikle de sondaki yıldızlar ve gökyüzü) pek şahane. Yazıyı soluksuz okudum dersem yalan olmaz, okurken dinlendim :)
    *övgünün sonu*

  6. Ceren

    yazdığım yorumda anlam bozuklukları ve yer yer cümle düşüklükleri var, sonradan fark ettim ama iş işten geçti sanırım. neyse.

  7. sezay

    Meren kardeşim merhaba,

    İnsanın, “MEREN BİZİ GEZMEYE GÖTÜR” diyesi geliyor. 

    Fotoğraf makinenizi gönderin, sizin için gezdirelim, fotoğraflar ayağınıza gelsin

    Bu fikirden yola çıkarak, “Fotoğraf makinamı yollasam, benim için gezdirsen, fotoğraf çekmese de olur”. Malum bizim çocuk daha emekliyor belki bir şeyler öğrenmiş olur.
     
    Sevgilerimle

  8. Leyla Altaçlı

    Bayıldım. Özellikle sarı sıcak renklere.
     
     

  9. Ozlem Yilhan

    Boyle bir yazi, yorum, dusunce ve paylasima daha fazla nasil bir yorum yapilir diye dusunuyorum birkac dakikadir. Diger yazilarindan fazla farki yok. Yine en az 3 kere okudum, kendimi yerine koydum ve sanal da olsa ben de gezdi oralari sayende. Gidip, goremeyecegimizi yerleri (en azindan simdilik) bizlerle paylasman, bunlari yazi ve fotograflarla ama en onemlisi duygularinla desteklemen gercekten kiskandirici birsey! :)
     
    Tam da su anda ZZZzzz yapmak uzereyken, satirarlarinda yakaladigim Sound of Silence cuk oturdu dogrusu. Gozlerimi kapatip, doganin sessizliginde bu sarkiyi dinledigimi dusundum.
     
    Itiraf etmeliyim ki; bir elinde SLR, bir elinde IPHONE olan hatun kisiye benzer davranislari ben de sergiliyorum cogu zaman. Keza; henuz (bildigim kadariyla) hicbir SLR makinada telefon, wireles ve benzeri baglantilar olmadigindan kelli, anda yakaladigim pek cok seyi, arkadaslarla paylasmak hosuma gidiyor. Bazen facebook’ta, bazen mail yardimi ile bunu yapmak pek hos. Yani; bizleri kinama :)
     
    Gecenlerde birsey ararken gozume carpan bu video geldi aklima. Sen gibi, kendilerini SLR’ler ile dogaya birakmis birkac kisi ve bilgilendirici bir sey (http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=bMourw6OHSM).
     
    Yildizlarin durumu, altinda cadir, icinden sizan isik… Ne denebilir ki? Keyfini cikartan sen, burada “ah o gemide ben de olsaydim…” diyen bizler… Allahtan, buna benzer birseyi, 1996 CAMEL TROPHY – Kalimantan Turkiye elemelerinde ben de yasamistim. Cok keyif almis, gece etaplarinda korkmus ve adrenalini tavan yapmis biri olarak, az cok anlayabildim o ortami… Yine de, kiyas kabul etmez haliyle… Offf, o geyik ailesine de bayildim. Ne kadar canli bir fotograf olmus? Sanki hala oradasin ve aninda bizimle paylasiyorsun cocuklari :)
     
    Ve bu arada; hastaliginin, girdigin soguk su ile beraber gecmesine de sevindim. Yine de sen sen ol, boyle gezilere cikmadan bir doktora gorun :)
     
    Iyi ki varsin Meren….
     
    Vizorun acik, ayaklarin seni tasiyabilir, duygularin yogun, paylasimlarin bol olsun bundan sonra da…
     
    Sevgiler…

  10. burak

    Belki de bilerek hapsolduğum salak, dokunmatik ve plastik “hayat uykumdan” birkaç dakikalığına da olsa uyanmak iyi hissettirdi. Aşırı doz farkındalık, öğretilmiş çaresizlik çilesi, esiri olunan teknoloji, uzak ve umutsuz insanlar … kahretsin tekrar farkındayım işte… biz şimdi seninle konuşmuş oluyoruz, olsun bu da güzel. Sayende “uzaklarda bir köy” olduğunu, hem de “orada” olduğunu bilmek güzel. İnandığın ve inanmadığın tüm din, gelenek, öğreti, ahlak, kavram vs. “bilinç” adına “gönlünce, sağlıkla ve kolaylıkla olsun” …

  11. kerim

    Merenbey, bu seyahatin maliyeti ne oldu diye sorsam çok ayıp olur mu ki?

  12. A. Murat Eren

    kerim,

    Merenbey, bu seyahatin maliyeti ne oldu diye sorsam çok ayıp olur mu ki?

    Açıkçası çok hatırlamıyorum, tam bir rakam vermem zor. Ama en pahalı kalem kiralık araba idi, o da bir haftalığına 160 dolar idi (çok uğraştık bu fiyatı bulmak için).

    Maddi gelir anlamında bilim insanlarının hali Türkiye’dekinden farklı değil (iyi ki de öyle, hiçbir itirazım yok, o ayrı), bu yüzden nereye gitsem acayip tutumlu davranıyorum. Bu seyahat de farklı değildi.

    Şöyle bir listem var hep uymaya çalıştığım:

    - En ucuz kiralık arabalar arasından benzin tüketimi en az olanını bul (bu seyahat için bu araba 1 litre benzinle 19 kilometre giden küçük bir Chevy idi).
    - Dışarıda yemek yeme (bütün yiyecek alışverişini bir seferde uçaktan indiğimizde bir marketten yaptık, ve hiç dışarda yemedik, zaten Anoush 3510 kilometrelik Appalachian Patikası’nı baştan sona yürümüş bir insan, dolayısıyla bu işlerden çok iyi anlıyor, kamp yaptığımız yerlerde düzgün akşam yemekleri pişirdik, yollarda olduğumuzda basit yiyeceklerle geçiştirdik).
    - Konaklamaya para harcama (yani “her gece kamp yap”. mümkün olmadığı durumlarda bile gerekirse arabada uyuyor, kaçak kamp yapıyor, couchsurfing’den misafir edecek birilerini buluyor ama otellere/motellere para vermiyorum; bu sefer de öyle oldu, hergün kamp yaptık, bir gün de couchsurfing’den bulduğumuz bir aile ile kaldık).
    - Turist zımbırtılarından uzak dur (mesela hediyelik eşya dükkanlarına girmemek bunlardan birisi; elimizden geldiğince riayet ettik, fakat Navajo Ülkesi’nde Amerikan Yerlileri’nin satış yaptığı bir yerden birkaç şey almadan duramadık. fakat bu durumda bile paranın üretene doğrudan gideceği bir metot ile gördük işimizi).

    Böyle.

  13. A. Murat Eren

    Özlem,

    Itiraf etmeliyim ki; bir elinde SLR, bir elinde IPHONE olan hatun kisiye benzer davranislari ben de sergiliyorum cogu zaman. Keza; henuz (bildigim kadariyla) hicbir SLR makinada telefon, wireles ve benzeri baglantilar olmadigindan kelli, anda yakaladigim pek cok seyi, arkadaslarla paylasmak hosuma gidiyor. Bazen facebook’ta, bazen mail yardimi ile bunu yapmak pek hos. Yani; bizleri kinama :)

    Kimseyi -en azından birey seviyesinde- kınamıyorum aslında. Bahsettiğin paragrafta söz ettiğim rahatsızlık da zaten “neden bir de iPhone ile çekiyor ki” değil.

    Alınanların affına sığınıyorum.

  14. Ozlem Yilhan

    Meren,
     
    Esprili bir yaklasimdi benimki. Estagfirullah. Kimseyi kinamayacagini cok iyi biliyorum. Ben affina siginiyorum asil. Yanlis anlamayasin sakin :) Belki de ben yanlis anladim. Kuvvetle muhtemel boyle oldu… :)

  15. s
  16. s

    Sunu atlamasin okuyucular:

    … ve bu düşüncelere mesai harcarken ben de en az o kadın kadar orada değilim.

  17. A. Murat Eren

    … ve bu düşüncelere mesai harcarken ben de en az o kadın kadar orada değilim.

    Değildim elbette. Ve bunu fark eder etmez Zion’u terk ettim.

    İsterim ki hiçbir cümleyi atlamasın okuyucular ;)

  18. elif uzer

    Yarışmaya Arhavi’den katılıyorum. Çoğu zaman fotoğraf makinamı evde bırakıyorum, Karadeniz’le konuşabilmek için :) bu sabah mesela çok garip bir sis vardı. Deniz çarşaf gibiydi. Her gittiğim yerde ayaklarımın fotoğrafını çekmek gibi absürd bi takıntım var onun haricinde fotoğraf çekmedim. Taşlara oturup öyle baktım, Karadeniz de bana baktı. Dev dalgaların sisin içinden yükselip beni ve tüneli yuttuğunu hayal ettim.

    Hala dönüş bileti almadığımdan size şu parça ile veda etmek isterim. (i luv aylaklık)

    Vulur vulur var malen, skanda var gamamelen’ gzaşi kaide (gidip gidip gidemiyorum, senden vazgeçemiyorum)

    Not: yazın şöyle güzel, fotoğrafların böyle süpersonik demiyorum çünkü bu tanımlar yetersiz kalıyor ^_^ bana kalsa her yazı için birincilik teli veririm. (stephen king’in dreamcather romanı türkçeye düşkapanı diye çevrilmişti).

    Elif

  19. Ceren

    @elif uzer
    Küçüklüğümün anne tarafının yarısının kökleri Rize’ye dayanıyor. 12 yaşımdayken Karadeniz turu yapmıştım dedem ve anneannem ile. Yorumunuz beni oraya götürdü. Dreamcatcher ile ilgili bilgi için de teşekkür ederim. Maalesef Stephen King romanı okumadım hiç.

    Yazıya yaptığım yorum üzerinden sohbet sürdürmek te böyle birşey olsa gerek. Murat Eren’i rahatsız etmediğimizi ummak istedim şu an. Konu Arizona’dan nerelere geldi.

    Zorlasam Arizona Rüyası ve in the death car parçasına bile getirebilirim ama burada durayım bence.  :)

  20. canan

    İnsanın kaybolası ve bulunamayası geliyor.. 

  21. Mustafa Okumuş

    Fotoğraflar gerçekten harika.

  22. Ebru Kumsal

    Valla bence de Meren bizi de gezmeye götür:) O ne yıldızdır kardeşim ya, hayatımda öyle bir şey görmedim. İstanbul’da yıllardır şehrin ışıklarından yıldız göremiyoruz! Bir gün gezici ekip oluşturmak istersen hemen bir duyuru yayımla burada, ben şahsen atlar gelirim. Takip ediyoruz seni, bakalım daha neler göreceğiz..

  23. Yasemin S.

    Mesela en zarar verici ve can sıkıcı insan davranışlarının temelinde yatan eğilimleri düşündüğümü, insanoğlunun hastalığının temelindeki üç temel eğilimin “aidiyet“, “sahiplenme” ve “itaat” olduğuna inandığımı sonuca bağladığımı hatırlıyorum. 

     
    Yazının beni en çok etkileyen bölümü bu oldu. Belirteyim dedim. 

  24. Sinan Ceylan

    Japonya’da geçirdiğim üç hafta boyunca gittiğim tarihi yerler olsun, şehir merkezleri filan olsun, oralarda fotoğraf çekerken aklıma hep bu yazı geldi. Benden önceki adam da aşağı yukarı aynı fotoğrafı çekiyordu yani. Belki onun lensi, kamerası daha iyiydi, belki benimki. Ama olay bundan ibaretti işte.

    Bi yandan “buna devam etmeli miyim ki acaba?” diye düşünürken, diğer yandan, “olm belki bi daha gelemezsin la buralara, çek işte hatıra olur negzel” modunda fotoğraf çekmeye devam ediyordum. Öyle kafam karıştı filan.
    Japonya’daki son gecem, fotoğraf klasörüne baktım da, epey bi deklanşöre gitmiş elim. Aklıma yine bu yazı geldi, bi uğrayıp selam vereyim dedim.
    Öyle işte.

  25. Budak

    Güzel bir sunum olmuş. Fotoğraflarla anlatım da iyi.

  26. Ali Gültekin

    Çok etkileyici fotoğraflar :))

  27. neslihan

    meren bey, bir şeyleri bulmak için evvela kaybolmak gerekir de böyle  kaybolma imkanınız olduğu için çok şanslısınız…

  28. saliha

    Meren bey, fotoğraflara öldüm bittim. Hele gece o yıldızların net bir şekilde göründüğü fotoğraflara bayıldım ve çok kıskandım sizi, oralarda olmak, hayatın karmaşasından kopmak, kafamı dinlemek istedim. Hala aynı isteği duyuyorum içimde… Ama fotoğraflara bakıp hayal kurmakla yetinmek zorundayım şimdilik, çok şanslısınız…

  29. deniz

    yine aklıma geldi açtım okudum, teşekkürler meren.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün