Kalsiyum, Potasyum ve Çeşitli Mineraller

27/10/2012, 21:28

Buluşma işleri hep çok karışıktı. Telefonu kapattıktan sonra aldığı talimatlar doğrultusunda işlek olmayan caddenin sol tarafında durup arabasının dörtlülerini yaktı. Arkadaşı birazdan gelecek, kucaklaşıp eski günlerden konuşacaklardı. Ya konuşacak bir şey bulamazsak? Ya adam sıkılırsa? Yaz kızım: “Hayat işte böyle stresli bekleyişlerin arasına sıkışıp kalmıştı“.


Kalsiyum, potasyum ve çeşitli mineraller.

Belki gelişini uzaktan görürüm ümidi ile arabadan indi. Kaldırımda etrafa bakınmaya başladı. İn-cin top oynuyor. Madem yürümeyecektiniz ne diye bu kadar kaldırım yaptınız arkadaşım? Hiç yani. Bunu da yazayım mı? Yazma bunu. Ya da yaz hadi. Bu kadar yazdık, bunu mu sakınacağız.

Arabanın birkaç metre ilerisindeki bir direğe gidip, direğin yerden yarım metre kadar yükselen bombesinin üzerine çıktı. Bir eliyle tutunduğu direğin etrafında yavaş yavaş dönerken, direk etrafındaki her tam turunu arabada bıraktığı kadına bakarak tamamlıyordu.

Tanışalı sadece günler olmuştu. Fakat orada, arabanın içinde oturuyordu işte. Seninle tanışmadan önce çıkmayı planlamış olduğum bir seyahat var, Washington D.C.’de çok uzun zamandır görüşmediğim eski bir dostumu ziyaret edip geri döneceğim, haftasonu işin yoksa gelmek ister misin? Neden istesin evladım? Seninki de soru. İsterim. İstermiş!

Hayat bazen ne kadar sevimli.

***

2 dakika sonra.

Direğin etrafında istikrarla dönerken göz ucuyla arabanın kapısının açıldığını gördü. Bozuntuya vermedi. Her açılan kapı için duracak olsaydı bu askerlik biter miydi. Direk elimi boyuyor mu acaba. Shrödinger’in elleri. Gözlemleyene kadar hem kirli hem temiz. Streste kuantum esintileri. Böyle bir adamdı işte yazık; kafasının bir kısmı mütemadiyen rahatsız. Ne var? Yıkarsın geçer. Dönmeye devam etti. Dönüşün arabayı görüş alanının dışında bıraktığı bir noktasında az önce açıldığını gördüğü kapının kapandığını duydu. Shrödinger’in kadını. Gözlemleyene kadar hem arabanın içinde hem arabanın dışında. Bir sebeple bu düşünce içini ısıttı. Yok canım, direğin boyası bu kadar kolay çıkacak olsa şimdiye kadar boya mı kalırdı. Hay senin boyana. Bir kere de anı yaşa. Bir kere de bırak kirlensin o narin ellerin. Araba görüş alanına tekrar girdiğinde elleri cebinde, sakin adımlarla direğe doğru yaklaşan kadınla göz göze geldi. Shrödinger’in kadını arabanın dışında.

Dönmeyi durdurdu. Direkten aşağı inmeden bir işyeri sahibi ciddiyetine bürünüp artık yanına gelmiş olan kadına ilgi ile sordu:

- Merhaba. Nasıl yardımcı olabilirim size?
– Bilmem. Ne satıyorsun?

Yüzündeki işyeri sahibi ciddiyeti yerini bir uyuşturucu satıcısının ihtiyatı ve karanlığına bıraktı. Gözlerini kısarak cevap verdi:

- Ruhumu satıyorum.

Ruhunu satıyormuş. Kadın kendisinde yarım metre yukarıdan bakan adamı taklit etti, gözlerini kısıp aynı ihtiyatla sordu:

- Ne kadar istiyorsun ruhun için?
- Fiyatın pek önemi yok.

Fiyatın gerçekten bir önemi yoktu. Ama karşılığında bir şey istemeyince de insanlar kıymet bilmiyordu işte. Yine de bir fiyat biçmek istemedi. Kendisinin de karşılığında ne istemenin makul olacağına dair pek fikri yoktu zaten. Genel olarak bilgili bir insan olsa da cahilliği hep önemli hususlar etrafında yoğunlaşmıştı.

- Evvela bir deneme süreci olsun.
– Hm.
– Sahiplik işlerine şimdi başlayalım, memnun kalıp tutmaya karar verdiğiniz taktirde borcunuzu uygun gördüğünüz bir şekilde ödersiniz. Olur mu?
– Tamam. Anlaştık.
– Yani bir uyum problemi filan olursa şimdi ödemeyi iade etme külfeti filan olm…
– Tabi tabi.

Bir şey daha söyleyip bu anın büyüsünü bozmak istemedi. Gözlerini kadından ayırıp kaldırım çizgilerinin buluştuğu uzak köşeye doğru çevirdiğinde bakışları bu kez kendilerine doğru yürümekte olan eski dostunun bakışları ile buluştu. Bazen. Hayat. Ne kadar. Sevimli. Yalnız aynen böyle yaz kızım bunu. Aralara nokta koy ki bir solukta okunacak beyhude bir klişe sanmasınlar. Hayat bazen öyle gerçekten. Ama şımarmadan, sakince karşılamak lazım.

***

2 gün sonra.

İnsanlar “haftasonun nasıldı” diye sordular. Ne desem olmayacaktı. Utancımdan “eh işte” dedim. Kimi zaman mutluluk ile utanç arasındaki çizgi ne kadar da inceliyor.

Yollardaydım.

Harika insanlarla karşılaştım. Yeni ve eski.

3 gece harika birisinin yanında uykuya daldım. 3 güne aynı kişinin yanında uyandım.

Hayat eksiksiz idi. Ben o hayatı yaşadım. Ve ruhumu sattım.

 

Yazdıklarını tekrar tekrar okudum.

Kelimeleri istediğim şekilde bir araya getiremiyorum, beni affet.

***

2 hafta sonra.

Loş salonun penceresi önünde kararmakta olan sokağa bakarken bakışlarını kâh arkasında yanan şöminenin camda titreyen sarılığına, kâh dışarıdaki ağaçların rüzgârla kıpırdanan çelimsiz dallarına odaklıyordu. Ne zamandır burada bekliyorum? Bekliyor olma eylemi katiyen pasif, mustakil bir hadise değildi. Bekleyenle beklenen arasında bir kuantum dolanıklığı filan söz konusu olmalıydı. Parçacık fiziği henüz o noktaya gelmemişti, ama biz yıllar içinde öğrenmiştik: bir bekleyen olunca erken geleceği olanlar bile geç kalıyor, kesin gelecekler bile tutuyor gelemiyordu filan. Hatta ne kadar ısrarla beklersen o kadar geç, ne kadar uzun süre beklersen o kadar hiç gelemiyordu gelecekler. Ne zamandır burada bekliyorum? Çok uzun süreden beri beklediğini hissetti. Halbuki çok uzun süreden beri beklemiyordu. Hâlâ umut vardı yani. Annesinin babasını beklediği geceler geldi aklına. Erkekler yaşlandıkça anneleri olurlarmış efendim. Yaşlandıkça olmadığımız şey kalmıyor ki kızım.

Arkasında yanan şöminenin camda titreyen sarılığına odaklandı. Dışarıdaki kış manzarası buğulandı. Örüntüler, örüntüler. Şöminede fitilini kendisinin ateşlediği eksotermik bir reaksiyonun yakıtı olarak vazife gören odunların karbon ağırlıklı yapıtaşları su ve karbondioksit gibi daha basit moleküllere dönüşmek üzere parçalanırken ortaya bir süper star edası ile çıkan ısı herkesin gözlerini kamaştırıyor, odunun yolculuğunun gerçek kahramanları olan kalsiyum, potasyum ve çeşitli mineraller ise sessizce şöminenin mazgallarında birikiyorlardı.

Titreyen alevlere bakarken yabancı diyarlardan gelen bilge düşünceler belirdi bilincin sahnesinde. Sanki çok önemli bir takım soruların yanıtlarına hamil gibi göründüler. Tam oyunlarına başlayacaklardı ki evin önünde yavaşlayan kamyonetin sesi ile dağılıverdi hepsi.

Buluşma işleri hep çok karışıktı. Ya beni camın önünde görürse? Ya bu adamın benden başka yapacak işi yok mu derse? Yaz kızım: “Hayat işte böyle stresli bekleyişlerin arasına sıkışıp kalmıştı“. Bunu zaten yazmıştık efendim. Çok iyi etmişiz, isabet olmuş. Panikle koltuğa oturdu. Bilgisayarını kucağına aldı. Bilgisayar dünyası. Vazgeçti. Panikle ayağa kalktı. Pencereden baktı. Park ediyor. Dışarı çıktı. Evin kapısı usulca kapanırken kadın da kamyonetinin kapısını kapatıyordu. Birbirlerine doğru yürüdüler. Yeterince yaklaştıklarında kadın durup elinde tuttuğu kırmızı tuğlayı takdim etti:

- Borcum.

 

 

 

“Kalsiyum, Potasyum ve Çeşitli Mineraller” için 8 yorum yapılmış.

  1. ravza

    Kısa ve çok güzel bir öykü:)

  2. Anoush

    jamash

  3. esra

    ama neden kırmızı tuğla?

  4. Müjdat

    Kızı çiçekli bir elbise içinde hayal ettim. Oğlan mı? O benim zaten..  :-)

  5. Vakkas

    Ne zaman bir yerde belli miktarda bir enerji kaybolursa, eşdeğer miktarda bir enerjinin aynı sistem içinde başka bir yerde ortaya çıkması gerekir. Yanarak can veren sevgili ‘odun arkadaşımıza’ başsağlığı diliyor ve kendisine evrenin rastlantısal yolculuğunda daha sofistike bir cisim olarak karşımıza çıkmasını ümit ettiğimi dile getiriyorum. Yanmasının 7. gecesi külhelvası yapıp komşulara dağıtsam ayıp olur mu bilemedim??? Çıkmazlar içindeyim :/  Aslında bunu dile getirmişken kendini süper star zanneden ’ısı’ budalasına da laflar hazırladım meren beyciim müsadenizle :)  Termodinamiğin ikincil yasası olmasaydı bi halt edemezdi kendileri…Hihh!!!

    Biyolojik saatimizin tıkırtıları arasında,  içsesimizle monologlar eşliğinde  akıp giden hayatımızın içine sıkıştığımız örüntüleri çok güzel ifade eden bir hikaye kurgulamışsın…Shrödinger’in kedisi aşkına ellerine sağlık dostum :)

  6. Özlem

    Gerçekten inanılmaz derecede etkileyici yazıyorsunuz. Uzun zamandır takip ediyorum ve artık bloga yeni yazı eklendiğini gördüğümde işi gücü bırakıp elim ayağım titreyerek açıyorum yazıyı, yalan yok :)

    O değil de bu kırmızı tuğla yüzünden meraktan çatlamadım değil.

  7. selen

    yillardir yurtdisinda yasiyorsunuz; turkce’nizi beyninizde bir mahsene falan mi kapattiniz, fermante mi oluyor nedir, giderek daha da lezzetli bir hal aliyor. isin sirri bu ise biz de oyle yapalim. biz konustukca, yuz goz oldukca, kendisi daha laubali bir hal aliyor, “civik, amirim” (simdi bana bu cumleyi hatirlatan bilincaltim epey canimi sikti) hic guzel bir sekle, kaliba sokamiyoruz.

  8. Melis

    En az 4 defa üst üste okudum, hala da okuyorum tekrar tekrar. Çok etkileyici gerçekten.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün