Meren’in Teşekkürleri

5/11/2013, 10:19

Bu bir teşekkür yazısı. Yazının ilk muhatabı “fotoğaf makinem kırıldı ve sizden destek istemeye karar verdim” dediğimi duyunca desteğini esirgemeyen sizlersiniz. Bu teşekkürün hepinize ulaşmasını diliyorum

Yazının kalanı ise biraz karışık.

Ama önce şunu aradan bir çıkaralım:

Evet. Hepinize çok teşekkürler! Eğer “ama biz eğer yani senin sesinin böyle şey olduğunu bilseydik daha yani en baştan biz hiç okumazdık ki o zaman senin günlüğünü filan di mi?” diyorsanız, inanın yerden göğe kadar haklısınız arkadaşlar.

***

Peki.

İnsan yolculuğu boyunca kendisi ve diğerleri ile ilgili en enteresan cevaplara hep en beklenmedik yerlerde denk geliyor.

Bu küçük deneyim, yani fotoğraf makinemi kırmam, gururu bir kenara bırakıp yardım istemem, çok büyük bir kısmını sadece İnternet vasıtası ile tanıdığım, hatta İnternet vasıtası ile tanıdıklarımın çok büyük bir kısmı ile olan tanışıklığımızın ise neredeyse ‘tek taraflı’ olduğu sizlerin bana bir fotoğraf makinesi alması hadisesi benim için epey derin bir anlam taşıyor.

Ben daha önce bunu hiç yapmadım. Yani tutup başkalarından yardım istemekten bahsediyorum. Başkalarından yardım istememiş olmam kendimi yardım istemenin makul sayılacağı durumlar içinde hiç bulmamış olmamdan kaynaklı da değil. Bu yazı vesileysiyle bağlamak istediğim birkaç şey var. Bu yüzden filmi geriye saracağım, eğer gidesiniz varsa bunu hemen şimdi yapmanızı tavsiye ederim. Sonra bir tatsızlık çıkmasın.

***

80′li yılların sonlarına denk gelen ilkokul eğitimimi Yükseliş Koleji’nde aldım. Şimdi böyle deyince aslında ilkokuldan bir şey almışım gibi duyuluyor; ama yok öyle bir şey. Neyse. Ankara Söğütözü’nde bir yerleşkesi vardı bu kolejin. Ailemin baba tarafının ileri gelenleri “bu çocuk çok zeki, şimdiden İngilizce öğrensin, üniversitede hazırlık okumakla vakit kaybetmesin” deyince akranlarım ve kuzenlerim gibi devlet okuluna gitmek yerine koleje gitmem uygun görülmüştü. O zamanlar otoriteye çok biat ederdim üzerinize afiyet. Gitsin dediler, ben de gittim. Aslında zeki filan değildim. Ama otoriteye biat edişim sağ olsun, “yanılıyorsunuz” diyemedim. Sonra otoriteye biat etmeyi bıraktım, önüme gelene “yanılıyorsunuz” demeye başladım. Elçin! Hani bir keresinde “neden kendini insanlara yanılıyor olduklarını söylemek zorunda hissediyorsun” diye sormuştun ya? Hep zamanında göz göre göre yanılanlara “yanılıyorsunuz” diyemediğim için işte, tamam mı? Şair burada ortaokulda kendisini bırakıp Ayhan’a kaçan Elçin’e seslendi. Ama artık büyüdüm. Bir dönemdi, geçti. Artık kimseye yanıldıklarını söylemiyorum. Aferim Meren. Teşekkür ederim. Neyse. Konu dağılmasın. İlkokul.

Şimdi siz “tevazünün fazlası kibirdendir beyim, kabul et, zekiymişsin işte” filan diyorsunuz belki. Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz, fakat yanılıyorsunuz. Lan sen daha az önce ‘artık kimseye yanıldıklarını söy’.. Tamam canım. Naziksin dedim, uzatma. Evet. İlkokula başlamadan önceki 3 yılımı komşunun sokağa her çıktığımda beni pataklayan oğlu Salim yüzünden evde kapalı geçirmiş, yapacak bir şey olmadığından televizyondan okuma yazma filan öğrenmiş, okuyacak şey bulamayınca da evdeki Ana Britannica fasiküllerini hatmetmiştim. Mevzu bundan ibaret. 1986 yılında halime bakan kimse benim kara delikler, suyun kaldırma kuvveti ve çeşitli Afrika ülkelerinin dışişleri başkanları ile ilgili rasgele bilgilerimin temelinde zekâdan ziyade Salim’in çenesine iki tane patlatamayışımın yattığını çıkaramazdı elbette. Fakat yıl 2013, siz doğrusunu bilin.

Hâl böyle iken ilkokulun okuma yazma, çarpma-bölme filan gibi vaatleri benim için pek bir şey ifade etmiyordu tabi. Alabileceğim tek şey, o okula gönderilme sebebim olan İngilizce idi. Eh, otorite korkusundan mı bilmiyorum, İngilizce başta epey cazip gelmişti. Zira ilk senenin ilk dönemi derslerimize sevecenliği ve ilgisi ile beni bir ayda “aslında benim babam bu adammış meğer” noktasına getiren genç ve bıyıklı bir öğretmen giriyordu. Fakat klasik solcu görünümlü bu amcamız ikinci dönem işten atılıp yerine de babamıza ne yaptıklarını anlatmak yerine daha ilk dersten dizini kaldırıp “niiii niiii” diye bağırmaya başlayan sarışın bir kadın girmeye başlayınca, İngilizce ile ilişkimizin derin bir çıkmaza girdiğinin su götürmez bir gerçek olduğunu kabul ettik ve yollarımızı ayırdık. Benim için insanı fahri babasından eden yabancı dil hep yabancı kalsa da olurdu. Anlayacağınız İngilizce öğreneyim diye gönderildiğim Yükseliş Koleji’nde İngilzce filan öğrenmedim ben. İlkokulda fırsatım varken İngilizce öğrenmeyişimin cezasını yıllar sonra, New Orleans’taki bir sandviç tükkanında bana “kepekli ekmek mi yoksa beyaz ekmek mi istersin” diye soran kadına önce “evet“, sonra “hayır“, sonra tekrar “evet” şeklide yanıt verip tüm tükkanı kahkaya boğarak çektim ben. Bu yüzden kimseye ödeyecek borcum yok. Hiç üstüme gelmeyin. Ama ilkokul denince aklıma üç şey geliyor.

İlkokul denince aklıma gelen üç şeyin üçüncüsü, siyah kurdele, selo bant ve mandalinadan imal ettiğim ve tek başına okulun süper starı olan oyuncak. Uzunca bir kurdeleyi mandalinanın etrafında iki üç kez dola, mandalinayı seloteyp ile sarmaya başla. Bantı o kadar çok dola, öyle kalın yap ki, işin bittiğinde siyah kurdelenin ucunda sarkan şeyin bir zamanlar mandalina olduğunu kimse anlayamasın. Bahçeye çık, arkadaşlarını arlarında 40 metre olan iki gruba böl. Bir grup atsın, diğer grup tutsun, filan. E ama bu oyun çok saçma duyuluyor Meren? Olabilir. Angry Birds de  çok saçma duyuluyor, fakat tuttu, değil mi? Bu da aynı hesap işte. Her tenefüs kan ter içinde kalana kadar bu oyunu oynuyor, yine de doyamıyorduk. Sonra defalarca denedim, ama bir türlü ilk seferki gibi olmadı.

İlkokul denince aklıma gelen ikinci şey ilkokuldaki en iyi arkadaşım Şafak Şahin ile beraber aşık olduğumuz ikiz kız kardeşler. Şafak ile çok iyi arkadaş olduğumuz için ikizlere aşık olma fikri ikimize de çok makul görünmüştü. Şafak ile hangimizin ikizlerden hangisine aşık olduğuna bir türlü karar verememiştik, fakat hatırladığım kadarı ile bu hiçbir zaman ciddi bir problem olmadı. Üst katlardan birisinde üçüncü ya da dördüncü sınıfa giden bu kızlarla konuştuğumuzu da hiç hatırlamıyorum. Ama arada bir kantine tost almaya inerken filan görürdük kendilerini. Muhtemelen onların da bizde gözü vardı anlayacağınız. Ya da hakikaten kantine tost almaya iniyorlardı? Kim bilebilir? Kimse bilemez. Hiç konuşmadan filan? Elçin ile konuştuk da ne oldu? Kimsenin kalbinin kırılmadığı tek ilişkim bu idi ve bu yüzden bu ikizlerden benimki olana (hangisiyde artık) müteşekkirim.

Üçüncü ve ikinci şeyler bunlar. Ve ilkokul denince aklıma gelen ilk şey, ve en çok aklıma gelen, ve bir türlü unutamadığım şey ise Reebok Pump ayakkabılar. Ona göre onun dışında herkesin Reebok Pump ayakkabıları vardı, ve ilkokul hayatının özeti sorulduğunda Meren kişisi şu yanıtı verdi:

Ayağımda pazardan alınmış spor ayakkabıları, onlar pompaladıkça ben yerin dibine geçerdim.

Sırf pompalı ayakkabım yok diye yerin dibine geçmek nedendi bilemiyorum. Pompasız ayakkabılarımla mandalinadan oyuncak yapmıştım be, yerin dibi kim oluyordu? Cevab veremedi. Tek başına pazar ayakkabıları giymek hiç dert değildi. Misal, Artvin’de lastik ayakkabı giyerdim ve bu duruma dair hiçbir sorunum yoktu. Sanırım benim için sorun, o ayakkabıları Yükseliş Koleji’ne giderken giyiyor olmak idi. Çocukları anlamak güç. Bu yüzden şu an itibarı ile hiç çocuk yapmamaya karar verdim. Anneme söylemeyin.

Maddi anlamda epey sıkıntılı bir dönem idi bu dönem. Yükseliş Koleji bir şekilde ödeniyordu, çünkü ailenin ileri gelenleri ödensin istemişti bir kere, fakat babamın nadiren parçası olduğu, annem ve kardeşimden mütevellit çekirdek aile, kimi haftalar Yüzüncü Yıl’daki pazar dağıldığı zaman gidip geride bırakılan sebze ve meyveleri topluyordu. Ama bunlar beni yıpratan hadiseler değillerdi. Çünkü hayattı işte, oluyordu böyle şeyler. Ama Reebok Pump’lar başka idi. Ve Reebok Pump olayı öyle “hayat işte, sağlık olsun” ermişliği ile üstesinden gelinebilecek bir durum değildi.

Bu yaşıma geldim, hâlâ arada bir düşünüyor, madem benim için bu kadar elzem idi, neden öz amcalarımdan birisine gidip “amca, bana bir Reebok Pump alır mısın” diye sormadığımın yanıtını bulamıyorum. Yardım isteyecek noktaya kadar eğilip “hayır” yanıtı alırsam hep iki büklüm kalırım diye korkuyordum belki de.

Anlayacağınız, benim için sizlerden fotoğraf makinesi istememin, sizlerin de bana “hayır” dememiş olmasının beni bu kadar derinden etkilemesinin bir tarihçesi var. Bu işe girişirken hiç hesap etmemiştim, fakat dediğim gibi, insan yolculuğu boyunca kendisi ve diğerleri ile ilgili en enteresan cevaplara hep en beklenmedik yerlerde denk geliyor. Mevzu ile ilgisi yok, ve bir Reebok Pump değil, fakat fotoğraf makinem ne kadar cici görün diye koyuyorum, bu Woods Hole’daki eviminin önünde Sonbahar:

d610-test-1

***

Bence insanın arada bir geriye dönüp bakması, ve minnettar hissettiği herkese teşekkür etmesi epey tatmin edici bir egzersiz. Fakat bu egzersiz için uygun fırsatı yaratmak pek kolay değil. Bu hayatta bunu yapmak için sadece birkaç fırsatım oldu, bunlardan ise sadece birkaçını değerlendirebildim.

Doktora tezimin son sayfalarını New Orleans’taki bir kütphane odasında yazdım ben. Şu yazı içerisinde o odanın bir fotoğrafı var. O odadayken bir noktada içinde olduğum anın durup düşünmek ve o sandalyede oturmamı sağlayan insanları bulup çıkarmak için harika bir fırsat olduğunu idrak ettiğimi hatırlıyorum. Tezimin şimdi bu sayfada yer alan “teşekkürler” (“acknowledgements“) kısmında uzun uzun düşündükten sonra yer verdiğim isimler halen orada sessiz sedasız oturuyorlar. O günden bu güne başkaları birikti, fakat o gün bütün borçları kapattığımı hissetmiştim.

Bununla beraber, başlarken nereye evrileceği hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bu garip yazıyı yazdığım şu dakikalarda, o sayfada büyük bir eksik olduğunu biliyorum. Geç de olsa bu eksiği gidermeye kararlıyım. Çünkü zararın neresinden dönersen kâr dostum. Şair burada yine Elçin’e sesleniyor galiba. Hayır ya. Yok öyle bir şey. Sen dönme, Elçin!

***

Gençliğimde kimseden destek istememiş olmam bana kimsenin destek olmadığı anlamına gelmiyor. Bugün burada sizlere teşekkür ettiğim gibi açık ve net bir şekilde teşekkür edebilmiş olmayı çok isterdim dediğim üç kişi var. Bu yazıyı onları da anarak bitirmek istiyorum.

Yaz kızım. Bir. Mithat Çalışal. Ankara Eryaman’da komşumuzdu Mithat amca. Kendisine dair hatırladığım en net ikinci detay 80′li yıllarda çocuk olanların umutmasının mümkün olduğuna inanmadığım Casio saati. Bunun dışında muhtemelen ben bir çocuk, o da koskoca bir amca olduğundan kelli pek bir muhabbetimiz yoktu. Ortaokul ikinci sınıfın ilk döneminin başlamasına birkaç gün kala, ihtiyacım olan ders kitabı ve defterlerini nasıl temin edeceğim hâlâ bir muamma idi. Bir akşam kapı çaldı. Mithat amca elindeki iki siyah torbayı bırakıp gitti. Ya da Mithat amca belki beni evine çağırdı bir akşam. Elime iki adet siyah torba tutuşturup geri gönderdi. Hatırlamıyorum. Fakat o yıl ortaokul kitaplarını nasıl temin edeceğimize dair soru işaretleri kendisinin bu müşfik hareketi ile yok oldu gitti. Ben de inat edip Teşekkür Belgesi aldım o yıl. O Teşekkür Belgesi eğitim hayatım boyunca bir kurumun performansımı dikkate değer bulduğunu gösteren ilk ve son belge oldu. Şimdiki aklım olsa o belgenin arkasına küçük bir not yazıp Mithat amcaya verirdim. Ama bırak böyle bir jest yapmayı, adamın karşısına geçip efendi gibi teşekkür etmek bile gelmedi aklıma. Mithat Çalışal şu anda nerede bilmiyorum, ama kendisine buradan teşekkür ediyorum.

İki. Lise yıllarımı Ankara Yüzüncü Yıl Sitesi’nde, 10 Nisan Polis Karakolu’nun karşısında tek başına dikilen 15 katlı bloğun sekizinci katında, çoğunlukla aynen içinde yaşadığım bina gibi tek başıma geçirdim. Gençlik ve sorumsuzluk maddi problemlerle birleşince beselnme ihtiyacımın hakkından kimi günler ekmek ve çemen, kimi günler kuş yemi ile geliyordum (hehe, vallahi bak, nereden bulduysam artık bir dönem yarım çuval kuş yemi vardı evin bir yerinde). Çapraz dairede epey yaşlı bir çift oturuyordu. Evimden yayılan ve 8. kat koridorunu dolduran black metale ve black metalcilere aldırmaksızın, Ayşe teyze arada bir kapımı çalar, mutfağa yürür, elindeki bir tabak yemeği mutfak masasına bırakıp başörtüsünü düzelttikten sonra önceki seferden kalma tabağını alır ve gerisin geriye evine dönerdi. Tüm bunlar olurken neredeyse hiçbir konuşma geçmezdi aramızda. Bilemiyorum. Çaprazda oturan yalnız çocuğu beslemeye çalışmak zaten başlı başına son derece alçak gönüllü bir hareket, fakat bunun da ötesinde, Ayşe teyze benim toplumla aramdaki tek bağ idi, ve bilmeden de olsa insanlara dair görüşlerimi derinden etkiledi. Ben onun bu karşılık beklemeyen cömertliğine bayramlarda saçımı başımı düzeltip elini öperek yanıt vermeye çalıştım. Black metalci arkadaşlarım duysa idi çok şaşırırlardı. Belki de şaşırmazlardı, bilemiyorum, zira onlar da benim gibi yalnız çocuklardı. Elini öptüm öpmesine, ama bir kez olsun kadıncağızın gözlerinin içine bakıp, “Ayşe Teyze, sen ne harika bir teyzesin, sana çok teşekkür ederim” demedim. Ayşe teyze artık hayatta değil. Ama ben buradan teşekkür ediyorum işte.

Üç. Lise son sınıf dolaylarında bir gün üniversiteye gitmek istiyor olduğuma karar verdim. O noktaya kadar bu konuda net bir kararım yoktu açıkçası. Teoride bu karar üniversite yolunda bir iyi niyet göstergesi olsa da, pratik olarak üniversite sınavından tek parça çıkma şansım yoktu. Bütün liseyi haytalık yaparak geçirmiş birisi olarak üniversiteye gitmek benim neyimeydi (benim için “hazırlık ile vakit kaybetmesin” diyen aile büyüklerine kapak olsundu). Neyse. Yine de denemeye karar verdim, ve bu karar arkadaş çevremin çok büyük bir hızla değişmesine sebep oldu. Artık günlük istikametim Kızılay’daki Gima iş merkezinin yanında yer alan merdivenler değil, o merdivenlere yarım kilometre mesafedeki Büyük Derhsane idi. Dershaneye sürekli gidip geldiğim arkadaşım Burak’ın ailesi üniversiteye hazırlandığım yıl boyunca bana kendi oğulları gibi davrandılar. Üniversiteyi o yıl değil sonraki yıl kazandım. Fakat bir kez olsun Burak’ın annesinin karşısına geçip o kritik dönemdeki desteğin benim için ne kadar önemli olduğunu anlatıp teşekkür etmedim. Ve buradan ediyorum işte.

***

Bu yolun bir tarafı:

d610-test-3

Bu da diğer tarafı:

d610-test-2

Böyle.

 

 

 

Tags: , ,

“Meren’in Teşekkürleri” için 35 yorum yapılmış.

  1. Ugur

    yuh, bildiğin duygulandım!

    bu wall street röportajından sonraki en az “aaa..” dediğin video olmuş :) güle güle kullan makinanı.. umarım memnun kalırsın. ayrıca evren de artık ayağını denk alsın bi zahmet! çünkü bir araya gelince neler yapabileceğimizi gördü.

    *neden duygulandığımı da bilmiyorum ayrıca. bulursam yazarım..

     

  2. Filiz TÜLÜ

    Sevgili Murat uzun zaman oldu yazılarını okumayalı. Içimi titrettin gene :)

    Insan var olduğu sürece hikayeler hiç bitmeyecek, belki de benzer şeyleri yaşayacağız sadece etkileri farklı olup farklı izler bırakacak.

    Kişiliklerimizin gelişmesinde farklı noktaları büyütüp şekillendirecekler. Sanırım bu da çok normal. 

    Buralara Istanbula geldiğinde yolumuzun keşismesini umarak sevgilerimi yolluyorum.
     

  3. Berna Mutlu Aytekin

    Videoyu açmadım. Madem ses bu kadar kötü evde dinleyeceğim. Arkadaşlar rahatsız olmasınlar. Bir hukukumuz olduğu için ben bir nebze katlanabilirdim. Ama ofis kaldıramayabilir. Yazını da okumadım. Bu akşam evde kahve içerken okuyacağım. Masamdaki yaseminli mumlarımı yakacağım. Mistik bir ortam yaratacağım. Peki bunları neden yazıyorum o zaman? Sen kendini bu yazıda böyle detaylı anlatmasan da, aslında bana seni çok iyi tanıyormuşum gibi hissettirdiğin için yazıyorum. Bu iyi bir şey. (Cümle uzun oldu kusura bakma) Diyeceğim o ki; yeni makineni güle güle kullan. Bu sebeple biz de hayatına daha çok sızalım, fotoğraflarınla seni izleyelim.

  4. Necdet Yücel

    Canım Murat, tezdeki teşekkür kısmını şimdiye kadar okumamışım ben :) Kısacık da olsa sesini duymaktan pek mutlu oldum.

  5. Enes

    Sevgili Meren

    Muhteşem bir yazı olmuş, ağzına sağlık. 

    Sesin kötü değilmiş be Meren, tam akademisyen ses tonu var sende.  :D

    Nerden geldiğini unutmadan ve her daim hatırlayarak yaşamak, sahibi olunan en kıymetli değer olsa gerek, tebrik ediyorum seni. 

    Makinayı sigortalattırdınmı ? :)
     
    Sevgilerle

  6. Burak

    Neyse ki duygulanma konusunda Uğur beni yalnız bırakmamış. Ben de “sen nasıl çeşit bir insansın lan! ne bu duygulanmalar” filan diye kendimle tartışıyordum. Neyse, Uğur bulursa neden duygulandığını biz de bulmuş sayılırız. :) 

    Ses konusunda, Cnn Türk röportajında ilk şoku atlatmıştık, artık alışkın olduğumuzdan bi’ problem yok. :)

    Makinanı güle güle kır. Eee şey kullan yani. eheh

    selamlar.

  7. Savaş

    Merhaba Meren,

    Çok güzel bir yazı olmuş. Hem duygulandım hem de mutlu oldum.
     
    Eline sağlık.

  8. yasemin akpınar

    degmiş dogrusu,ışıgın bol olsun 

  9. Gözde

    Dua bayraklarının gücü adına güzel  yazı,makinan hayırlı olsun kırılmak bir yana sensörün toz görmesin ;)

  10. Emrah

    Merhaba Meren;

    Fotoğrafların bir kenara, beni asıl yazılarındaki derinlik etkilemiştir her zaman. Umarım yazmaktan asla usanmazsın.

    Ses konusu ise önemli değil. Bildiğin gibi insan kendi sesine yabancı bir mahluk.

    Yeni makinene de kavuşmana çok sevindim.

    Sevgiler…

  11. Ömer

    Ağlattın be meren …

  12. Bilgenur

    Lab, deneyler, kafada binbir plan, koşturmaca derken bu yazıyla (ve yazmış olduğunuz nice diğerleriyle) kendimi bir ormana girip derin nefes alıyor gibi hissediyorum. Yardım istemek ne kadar insani ve ilişkileri güçlendiren bir şey aslında. Bireyselleştikçe bu yetimizi kayıp mı ediyoruz yoksa? Umarım öyle değildir. Sonbahar renkleri de içimi bir hoş etti :) Işığınız hiç eksik olmasın.

    Sevgiler. 

  13. A. Murat Eren

    Yorumlar için hepinize çok teşekkür ederim.

    Necdet hocam, sevindim bugün görmene. İlk gün görseydin o kadar heyecanlı olmazdı.

    Fotoğraf makinesini kırmamam yönünde tavsiye veren arkadaşlar, acayip dikkatli olacağım, hiç merak etmeyin!

  14. deniz

    herkes duygulanmış lan, noluyoz?

    bu kadar kişisel deneyimlerin böyle yaygın bir etki yaratmasını iki nedene bağlayabildim:
    1- kendi anılarımızı, duygularımızı düşünüp asıl onlara hislendik.
    2- içeride ayna nöronları cayır cayır yaktıracak şekilde yazmışsın.

  15. Biyolokum

    Canımsın ya :.) Güle güle kullan makinanı, ben “aman kırma” demeyeceğim. Bir maceraya kurban giderse de gider. Biz de okuruz. Ne de olsa Meren bu. (Ama acaba sigortalasan mı ki hakikaten, yukarıda doğru bir öneri gelmiş sanki.)

  16. Latife

    Yeni makinanı güle güle kullan, yeni yerler keşfet, güzel fotoğraflar çek, harika anılar biriktir… Ama her şeyden önemlisi kendine dikkat et. Zehirlenmemeye ve bir yerlerini kırmamaya çalış :) Yazı çok güzeldi, sırıtkan bir şekilde okurken duygu seline kapıldığımı ben de itiraf ediyorum. Güzel yazıların devamı gelsin.

  17. Efe

    Beyaz kağıt numarası sadece bana mı Hababam Sınıfı’nı hatırlattı?
    Umarım severek eskitirsin yeni fotoğraf makineni, güle güle kullan.

  18. Feriş Fontilifiş

    Video fikrini çok sevdim. Bu kadar düşme ve zehirlenmelerin ardından hala da çok yakışıklısın …. Kendine ve sevdiklerine iyi bak. Yolumuz bir yerlerde kesiştiği için ve seni tanıdığım için mutlu ve şanslı hissettim hep. Sevgiler. Teyze kişisi. 

  19. Ebru

    Bu saatte oturup kimlere teşekkür etmedim, ne düşüncesiz bi insanım ben kimbilir diye kara kara düşüncelere daldırdığın için teşekkürler Meren!

    Kaburgalar düzelmiş görünüyorsun, umarım bir süre kendini sakatlamak yerine, yaratıcılığını okumadığımız yazılarına, fotoğraflarına ve azar azar videolarına harcarsın. Sağlıklı ve mutlu ol. Sevgiler.

  20. Anonymous

    Eskiden yazılarını hep kendi iç sesimle okurdum, videonun en iyi tarafı Meren kişisinin günlük girdilerini artık onun karga sesiyle okuyabilecek olmamız oldu bence ehehe. Güle güle kullan fotoğraf makineni.
    Selamlar.

  21. Anteriour Chamber

    Yeni makinana kavustuguna cok sevindim. Mutlulugun gozlerinden okunuyor. Ayrica sus gozlerin konussun diyesim de gelmedi degil videodan sesi duyduktan sonra. Bi sigorta yaptir da su alete hepimiz rahatayalim, dert oldu. Yeni fotograflari bekliyoruz, yazilarini da tabi,yeni  videoooo???…tam bilemedim ne desem ….:)

  22. Okan Özeren

    Yeni makineni güle güle kullan abi. Sesini duymak güzel.
    Videolu yazılar bekleriz artık senden :).

  23. zek2210

    merhaba meren takipçilerin ve destekçilerin bu kadar çok olmasına rağmen ben seni dün hayatıma katabildim maalesef, o da tesadüfen. olsun senin de dediğin gibi zararın neresinden dönersek kardır dimi. henüz 1,5 yaşında bir oğlum var ve onunla ilgili en büyük hayalim (isteğim yada hedefim diyemem belki hiçbir zaman dile bile getirmeyeceğim temennim deyim artık) hayata çoşkulu duyarlı hisli bakan, bir eşcinsele, imam hatipliye yada kendi anılarına sahip çıkan, eşine derin bir sevgiyle bağlanabilen, yolun bir tarafındaki yapraklar ile diğer tarafındaki yaprakların farklı renkte olmasından heyecan duyan bunu paylaşmaya değer bulan biri olması….. tamam bitirdim tek hayal 5 maddeli oldu ama anne insan kişi hanımefendisi olmak böyle bir şey işte meren :)

  24. Gülbin Saltık

    Yazılarını okumadığımda, içimde ben birşey unuttum galiba hissi yaratan Meren kişisi , fotoğraf makinenin başına gelenlerden yeni haberim oldu , kusura bakmazsan ne iyi olmuş diyeceğim  :)) hem sen hem de destek verenler için, ne güzel olmuş…. İki tarafın da ruhunu, duygularını , birlik duygusunu zenginleştiren , vay be fena da değiliz galiba dedirten , güzel bir hadise olmuş. Yazılarını fotoğraflarla süslemeye devam , yüzümde bir tebessümle okuyor olacağım , teşekkürler…….

  25. Gülbin Saltık

    Yaa bu arada kazayı yeni okudum , kaburgalar için çok büyük geçmiş olsun , iyi olmuş derken , paylaşımı kastettim , , tekrar geçmiş olsun

  26. anonumus

    burdan ben de destekcilere tesekkur etmek istiyorum, meren’in daha az problemi kafasina takmasina destek olup daha cok yazabilme olasiligini arttirdiklari icin.
     
    bu arada, o duvardaki fedoralari redditciler gormesin..

  27. Umut

    Sevgili Meren,
    İyi ki varsın !

  28. Çağatay Bulgu

    Merhaba Meren!
    Kongo’da, bir insanlık dramı yaşanmış, bugün haberim oldu.
    Fotoğraflara bakınırken, buraya düştü yolum.
    Dilin ilgimi çekti, benimle hiç ilgisi olmayan teşekkür videonu izleyip, yazını okudum.
    Yazıda geçen bazı olay ve mekânlar, zihnime büyük ihtimalle seninkilerden farklı zamanlarda kaydolmuş anıların canlanmasına neden oldular. Bu, kestirme bir tanışıklık…
    Sonra birkaç tık daha ve karşımda komplekslerimi harekete geçiren akademik bir derinlik…
    Derken, bir makale…
    İnsanların tesadüfleri küçümseme eğilimlerine dair, benim için derin ve oldukça içi dolu kelimelerle başlayan bir makale…
    Düşünceler, evrimini tamamlıyor…
    Bugün seni tanımasaydım, Kongo’dan niçin bu kadar, bir asır kadar geç haberdar olduğumu sorgulayacaktım kendi kendime.
    Neyse ki şimdi yine insana dair ama bu defa  nesnesi sen olan bir sorgulama içindeyim.
    Birazdan geçer ve yine hayatın telaşına kaptırırım kendimi.
    Sadece sana selam göndermek istedim. İçten ve samimi bir selam…
    Tebrikler, saygılar, sevgiler….
     

  29. Suay

    Ben de sana teşekkür etmek ve sebebini açıklamak istiyorum. Bunun için öncelikle seninle nasıl tanıştığımı anlatmalıyım. Böyle de bir anımız olmuş olur. Twitter’da tt listesine gözüm kaydığında #Xilehaftasonutakibi gibi saçma sapan hashtaglerle karşılaşıyordum. En sonunda Kim bu X ??! diye ekşisözlük’e başvurdum ve senin facebook yazına bağlanan iş bu entry’yi gördüm. (bkz: https://eksisozluk.com/entry/39210616)
    Yaklaşık 2-3 saat sayfalarında kaybolduktan ve bir sürü şey okuduktan sonra sana teşekkür etmek istedim. 6 senedir fotoğraf lisansımı tamamlamaya çalışırken, benden daha hevesli ve bilgili olduğunu görmek beni utandırdı. Keza bilim, siyaset gibi farklı konularda da fikir sahibi olman… Bir yandan araştırmalar yapıp, blog yazman, formspring’deki sorulara vakit ayırıp uzun uzun cevap yazman… Evliliğini yürütmen, spor yapman hede hödö. Ufak bir kıskançlığım olsa da, vaktini bu denli iyi kullanabilen ve bilgisini paylaşan seni görmek, bende hayranlık uyandırdı. İnterneti pek amacına uygun kullanan biri değilim ve saatlerimi burda geçirmek beni mutlu etti. Senin gibi hayata faydası dokunan bir insanı görmek beni mutlu etti. Teşekkür ederim! (:

  30. Esra

    Merhaba Meren,
    Bir röportaj talebim var, geri dönüş yaparsanız çok sevinirim. 
    Sevgilerimle
    Esra

  31. konya otelleri

    Cnn Türk röportajında ilk şoku atlatmıştık, artık alışkın olduğumuzdan problem yok. :) Makinanı güle güle kır. İyi Çalışmalar :)

  32. damlama sulama

    Ufak bir kıskançlığım olsa da, vaktini bu denli iyi kullanabilen ve bilgisini paylaşan seni görmek, bende hayranlık uyandırdı. İnterneti pek amacına uygun kullanan biri değilim ve saatlerimi burda geçirmek beni mutlu etti. :)

  33. Özgür

    Yazmayı neden bıraktın?

  34. Meren

    Özgür! Daha tam bugün yazma hazırlıkları yapıyordum.
    Yazmayı bırakmadım aslında. Ne yazık ki başka şeyler yazıyordum :) Yazıda değinirim biraz.
    Çok teşekkür ederim kolaçan ettiğin için.
    Sevgiler,

  35. Emrah

    Blog ne güzel aslında doğru kullanıldığı zaman insanlarla düşüncelerinizi paylaşmanız. Haklıya haklı demek ne kadar güzel. 

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün