‘Büyük Fotoğrafçılar’ Kategorisi İçerisindeki Girdiler

Bir süre önce Niko Guido fotoğraf üzerine hazırladığı bir televizyon programı için benden 13 adet fotoğraf seçip yorumlamamı istedi. Fikir hoşuma gitti. Aklında tam olarak ne olduğunu keşfetmek için birkaç sordum, ama en nihayetinde aldığım yanıt yaklaşık olarak “içinden nasıl geliyorsa öyle” oldu, ben de kendi kriterlerime göre 13 fotoğraf seçip yorumlamaya karar verdim. Devam...

Aslında bu yazının adı, bu günlükteki bir geleneğe hürmeten Fotoğraf Dünyasından Subjektif Haberler V olacaktı. Fakat Visura Magazin’in bu gün sonuçlanan yarışmasının kazanan projelerini gördüğümde o kadar şok oldum ki başka bir şey ile yazıyı seyreltmemeye karar verdim. Devam...

Hani geçen gün Chicago’ya gidiyorum demiştim ya, geri döndüm. Yalnız sanki tüm Chicago el ele vermiş, “Meren Chicago’dan bir kucak fotoğrafla döner şimdi” diyenlere karşı yüzüm kara çıksın diye birlik olmuştu. Üzgünüm Chicago, başaramadın. Gündelik fotoğraflar çekmekle kalmadım, bir fotoğraf müzesi ziyaret edip bir de küçük fotoğraf projesi sığdırdım bu bir kaç güne. Devam...

Henüz tanımayanlarınızı Denis Rouvre ile tanıştırmak istiyorum. Kendisi 1967 doğumlu, Paris’te yaşayan bir fotoğraf sanatçısı. “Nerede yaşadığından, ne zaman doğduğundan bize ne” demeyin. Bu tip ipuçları yarışmacı ruhunun ürettiği egoları bir kenara atamayan dostlarımızın bu dehşet fotoğrafçı ile karşılaştıklarında kıskançlıktan bilgisayar başında ölüvermek yerine “aaa ama benden daha çok yaşamış” ya da “aaa ama Paris’te yaşıyormuş” diyebilmeleri için hep. Devam...

Şimdi fotoğraf camiasında ve medyada adı sık sık anılmakta olan Mehmet Turgut’u ilk olarak 2004 yılında Fotokritik’e göndermeye başladığı fotoğraflar ile tanımıştım. Kendi halinde, portre fotoğrafları çekmekten hoşlanan, asi, yırtıcı, sıra dışı ifadeleri yakalamaktan keyif alan -ve çoğunlukla Photoshop başında fotoğrafların canına okuyan- birisi olarak yer etti aklımda. Devam...

İran’daki seçimlerin ardından gerçekleştirilen protestolar ve devletin olan bitene karşı tutumuna dair Batı toplumlarının, özellikle de Amerikalıların verdiği tepkiler artık o kadar sentetik ve rahatsız edici bir hâl aldı ki, aklıma yıllar öncesinde İtalya’daki kahramanım Cristiano Corte sayesinde tanıştığım Eolo Perfido ve onun müthiş serisi “Propaganda” geldi. Devam...

Richard Avedon 60 yıllık fotoğraf kariyerini hayatının son günlerine kadar sürdürmüş, fotoğraf dünyasının tanıdığı belki de en önemli portre fotoğrafçılarından birisi. Andy Warhol’dan Salvador Dali’ye, Marilyn Monroe’dan Dr. Robert Oppenheimer’a kadar modern çağa damgasını vurmuş simaların unutulmaz portrelerini çekmiş olan ve insanların isimleri yüzlerle ilişkilendirmesine vasıta olmuş dehşet bir insan kendisi. Dönüp dönüp fotoğraflarına bakmak büyük bir keyif. Devam...

Dün Bulb Magazine isimli bir fotoğraf dergisinin editöründen fotoğraflarımdan birisini sonraki baskılarında yayınlamak istediklerine dair bir e-posta aldım (fotoğraf şu yazının ilk fotoğrafı). Arada bir böyle istekler geliyor ve çoğunlukla teşekkür ederek geri çeviriyorum. Nasıl bir dergi imiş diye göz atmak için son derece düşük beklentilerle sitelerine gittiğimde oldukça etkilendim. Üstüne bir de bir kaç sayı önce Akif Hakan Çelebi ile yaptıkları röportajı görünce hem isteklerine benden hızlı bir “memnuniyetle!” yanıtı aldılar hem de Çelebi ile ilgili bir yazı yazmaya karar vermeme sebep oldular. Devam...

Bu yazıyı günümüzün en önemli savaş fotoğrafçısı olan, kendisini dinlerken yaşadıklarını, gördüklerini ses tonundan okuyabildiğiniz James Nachtwey‘i henüz tanımayanların kendisi ile tanışması için yazdım. Web sitesine gidip fotoğraflarını görüntüleyin, bu utangaç insan hangi hikayeleri bize ulaştırmaya çalışmış araştırın istedim. Bu adam sırf içerisindeki insan sevgisi ve samimi merhamet ile daha çok kişi tarafından tanınmayı hak ediyor bence. Devam...

Richard Sexton bir dönem fotoğraf baskısı ve karanlık oda teknikleri konusunda Ansel Adams’ın fotoğraflarının negatiflerine erişme ve baskılarını yapma yetkisine sahip tek kişi olmayı başaracak kadar ilerlemiş, sonra baskıdan ziyade fotoğraf tekniklerine önem vermeye başlamış ve fotoğrafçılığı ile de ön plana çıkmayı başarmış. 9 kitap yazarı, ukalâ, orta yaşın üzerinde, beyaz saçlı ve beyaz sakallı bir amca bu. Bendeniz, dün Richard Sexton’ın verdiği bir seminerde idim. Seminer de değil de, öyle bir toplaşma gibi bir şey idi, 10 kişi filan vardı toplamda. Devam...

September 24th, 2008

“Magnum Grubu fotojurnalizme sanat fikrini de katan gruptur. (…) Bu yeni fotomuhabirlik tarzında, fotojurnalizm sanat ile birleşiyordu. (…) Bu öncü grubun röportajları, kitapları, dünyanın her tarafında açılan sergileri, günümüzün sanat fotoğrafçılığını yaratmıştır. Gayesi sadece sanat foroğtarfı olanlar bunun tamamen dışında kalmaktadır ama, bir ropörtaj fotomuhabiri, çalıştığı konuların içinden, kabiliyeti çerçevesinde sanat vasfına haiz bir eser çıkartabilir” (Yeni Fotoğraf, Kasım 1977, sayı 14). Devam...

July 8th, 2008

Ara Güler ile ilgili aylar önce yazdığım yazı bir kez daha gündemde. Bu sefer baş rolde Gültekin Çizgen var. Yazdıklarını okuyunca bu kadar kıymetli bir fotoğrafçı nasıl oluyor da bu kadar sığ bir eleştiride bulunabiliyor anlamakta zorlandım. Devam...

“Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” Devam...

World Press Photo‘yu muhtemelen bilmeyen yoktur (birinci çoğul şahıs öznesi üzerine inşa edilmiş bu klişe girişten ötürü özür dilerim). 50 yılın en iyi haber fotoğrafları seçkisi ile gönüllerimizde taht kurmuş olan WPP, 1955 yılından bu yana varlık gösteren, gördüğüm kadarı ile haber fotoğrafçılığı camiasında çok ciddi bir yeri olan ve kâr amacı gütmeyen Hollanda merkezli bir organizasyon. Yaptıkları ile fotojurnalizmin gündem oluşturmadaki gücü ve bilgi akışının önemini perçinliyorlar. Devam...

Bu yazının konusu Fransız bir felsefeci, düşünce adamı, yazar ve edebiyat kritikçisi olan ve ben doğmadan 3 gün önce hayata gözlerini yuman Roland Barthes ve onun fotoğraf üzerine iki kavramı olan Punctum ve Studium olsun. Devam...

Aperture‘ün 184. sayısını okurken Zalmai isimli Afgan bir fotoğrafçının, “Afghanistan’s Opium Wars” isimli çalışmasına rastladım. Zalmai fotoğrafları ile Afganistan’daki yoğun haşhaş tüketimini konu etmiş, fakat yaşlı, genç, kadın, çocuk demeksizin haşhaş içen insanların Zalmai tarafından çekilen fotoğraflarına bakarken, kendinizi karenin içindeki insanlar gibi hissetmeniz çok olası. Zalmai kesinlikle son zamanlarda gördüğüm en yetenekli fotoğrafçılardan birisi bana göre ışık ve kompozisyon konusunda. Devam...

Bir ara yazacaktım bu yazıyı, zira uzun süredir aklımda idi. Polemik yaratmaktan ziyade artık içimde kalmasın dediğim düşüncelerimi paylaşmak için yazdığım bir yazı bu, o kadar. Devam...

August 15th, 2006
Fotoğrafı tanımlama konusunda uzun süredir sıkıntılar yaşıyorum. Bu sıkıntıları(mı)n özünde, fotoğraf ve onun kapsadığı değerler için üretilebilecek tanımlar arasında en doğru olanının hangisi olduğunu bulma zorundalığı hissinden ziyade, benim kendi içimde eksikliğini hissettiğim şeyin ne olduğunu bulma arzusu ve sıkıntısı yatıyor aslında. Sanırım.

Bu bir nevi ortaokulda kendimize sorduğumuz “Bu hayat ile ne yapacağım ben? Onu nereye, ne yapmak için harcayacağım?” sorusuna benziyor. Bunlara ortaokulda da net yanıtlar verememiş bir mühendisin bir hobi olarak kalması gereken bir mevzu ile ilgili benzer bir tuzağa düşmüş olması gerçeği, arada bir “hayat sürprizlerle dolu değil” diyen ben ile bir tokat samimiyetinde buluşmuştur. Her neyse. Devam...

Kendisinin son dönemde yaptıklarına isim bulasım geldiğinde şöyle demek geliyor hep içimden: “Angelic Research on a Failed Society“. Devam...

Evet.

Bundan 1 yıl kadar önce World Press Photo tarafından seçilen yılın fotoğraflarını inceliyordum. Spor kategorisinde 2004 olimpiyatlarına ait portfoliosu ile birinciliği kazanan fotoğrafçı en az benim kadar Ali Işıngör ve Barış Metin‘in de ilgisini çekmişti. Bu kişi bu fotoğrafları ile David Burnett idi. Devam...

“Fotoğraf” ile ilgili görüşlerim o kadar hızlı değişiyor ki.. Obsesif bir fotoğraf aşığı olarak olgunlaşma trendine girip girmediğimden dahi emin olamıyorum.

Bir yandan, sahip olduğu lensler dışında bir tane Nikkor 50mm f/1.4D bir tane de Sigma 10-20mm F4-5.6 lens sahibi olmadan kafasındaki fotoğrafları asla çekemeyeceğini düşünen, bir yandan da Leica fotoğraf makinelerine baktıkça kuzuların yeşil vadilere bakıp meeledikleri gibi meeleyen bir fotoğraf insanı olarak zaten “olgunlaşmışlık” ve “anlamışlık” olarak isimlendirebileceğimiz bir seviyeden bir kaç yüz fersah ötede olduğum su götürmez bir gerçek sanırım. Devam...

Bu gün New Orleans sokakları kazan biz kepçe dolaştık durduk. Biyolog bir hanımefendi ile evli olmanın böyle avantajları var işte: bir deneyin kontrol edilmesi gereken iki ayrı aşaması arasında 3-4 saat varsa vaktinizi French Quarter’da yürüyerek, Cafe Du Monde‘da kahve içerek, ya da ne bileyim Mississippi nehri üzerinde sefere çıkmaya hazırlanan yandan çarklı eski bir turistik tekneden gelen saçma melodileri dinleyerek geçirebiliriniz. Bu gün bunların hepsini yaptım (süperdi), fakat iki şey daha yaptım… Devam...

Bu gün, yani Syd Barrett’in ölüm gününde bisikletime atladığım gibi St. Charles Caddesi üzerinden New Orleans’ın merkezine doğru bir seyahate çıktım. İş merkezlerinin, yüksek kulelerin arasında biraz dolandıktan sonra Amerika’nın meşhur değerlerinden birisi olan French Quarter’a attım kendimi. Eğlencenin sınırlarının ziyadesiyle genişlediği fena halde turistik bir semtimiz olarak French Quarter’ın sokaklarında dolaşırken saat akşamüstü 16:00′yı gösterirken dahi striptiz barların önünde dikilen ve elinde “bottomless” yazan kartonlar tutan yağız delikanlılarla göz göze gelmek ve etrafa “yok ben almayayım” bakışları atmak eşsiz bir his. Devam...

June 25th, 2006

Söz verdiğim Pinhole yazısını halâ tamamlayamadığımın farkında olmadığımı sananlar yanılıyorlar. Kesinlikle devam edeceğim. CCD sensörümüz bozduktan hemen sonra sipariş ettiğim temizleme edevatının gelmesinin üç hafta sürmesi bu gecikmenin en büyük mesulü aslında. Devam...