‘Seyahat, Gezmecilik Modu’ Kategorisi İçerisindeki Girdiler

İnsanlar New Orleans’ta Mardi Gras’yı kutlarken biz Duygu ile atlayıp Florida’nın Gainesville isimli şehrine, sevgili Meryem, Hüseyin ve Arpat kişileri ile buluşmaya gittik. O kadar iyi yapmışız ki, o kadar olur. Devam...

Hani geçen gün Chicago’ya gidiyorum demiştim ya, geri döndüm. Yalnız sanki tüm Chicago el ele vermiş, “Meren Chicago’dan bir kucak fotoğrafla döner şimdi” diyenlere karşı yüzüm kara çıksın diye birlik olmuştu. Üzgünüm Chicago, başaramadın. Gündelik fotoğraflar çekmekle kalmadım, bir fotoğraf müzesi ziyaret edip bir de küçük fotoğraf projesi sığdırdım bu bir kaç güne. Devam...

Labor Day tatili vesilesi ile üç güne uzayacak hafta sonu tatilimizi -evde bilgisayar karşısında pineklemek yerine- bir “Smoky Mountains” paketine çevirmeye haftalar evvel karar vermiştik. 1750km sürecek bu pakete bir de 2009 model bir Ford Fusion eklenince yolculuk tadından yenmedi (ben yol boyunca benzin tüketimi hakkında söylensem de bu araç Kamil Koç rahatlığı ve Ferrari çevikliği ile gönlümüze taht kurdu (satın almadığımızı, aslında sadece bir haftalığına kiraladığımızı öğrendiğimde ise beni üzüntülere gark etti, o ayrı)). Devam...

Nasıl geçtiğini anlayamadığımız bir kaç günlük Barhal rüyasından ne yazık ki uyandık ve gidişimiz kadar çetrefilli yollardan dönerek gerçek dünyaya geri döndük. Barhal’da geçirdiğimiz 7 gün boyunca Toplam 715 fotoğraf çekmişim. Aslında en başından beri aklımda uzunca bir gezi yazısı yazmak vardı, fakat şimdi bunun mümkün olmadığını görüyorum. Devam...

Önceki günlük yazımın ardından çıktığımız ve üç gün süren yorucu yolculuğumuzun ardından Barhal’a (Altıparmak Köyü) vardık, 5 gündür de buradayız (hatta sevgili Bora Bilgin ve ailesi de bizimle idi, onları da bu gün uğurladık)… Bu gün Kara Göl’e çıkmayı planlarken yağmur ve soğuk havanın azizliğine uğrayıp olduğumuz yere çakılınca fırsattan istifade edip bir kaç fotoğraf yayınlayayım da nasıl bir yerde olduğumuz daha iyi anlaşılsın dedim ;) (yolculuk yazısı ve daha fazla fotoğraf Amerika’ya döndüğümüzde). Devam...

Hristiyanların en önemli dini bayramı olan Easter vesilesi ile geçtiğimiz Cuma günü tatil idi (günahlarımız için öldüğü ve Hristiyan olmayanların da yararlanabildiği tatillere vesile olduğu için Hazreti İsa’ya teşekkür ederiz). Her hafta sonuna birleşen tatil dönemi için Kamp planları yapmakta usta biyolok Düygü Hanımlar yine bir hafta öncesinden gelmiş, “kampa gidelim” diye tutturmuştu. Devam...

Duygu ile Internet üzerinden yapılanan CouchSurfing isimli bir ağın parçasıyız (http://www.couchsurfing.com). Birisi benden CouchSurfing (CS olarak kısaltıyorum bu yazı için) konseptini Türkçe’ye çevirmemi istese herhalde “Kanepe Sörfü” diye çevirirdim. Bu muhteşem çeviri (:p) yardımı ile zaten kafanızda bir şeyler canlanmıştır, fakat yine de CS kendisini nasıl tanımlıyor onu yazayım ki her şey daha net olsun: Devam...

Vallahi bu son. Burası kendi halinde amatör bir fotoğrafçının fotoğraflarını, fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgili düşüncelerini paylaştığı bir yerdi, son bir kaç aydır kendi çapında küçük bir seyahat günlüğüne döndü. Bundan sonra vallahi yok (Mesela pek kıymetli bir Sandaletli Seyyah‘ımız var, seyahat yazısı okumak, görmek isteyenler oraya gitsinler). Diğer bir husus da, daha önce “bölüm 1″ diye başladığım hiç bir şeyin “bölüm 2″sini getiremezdim, şimdi ise iki bölüm arasına başka bir yazı yazamaz olmuşum. “Gençliğim eyvah” diyorum. Her neyse. Bu günlük girdisine, Granada ve Cordoba gibi iki önemli şehri sığdırmaya çalışacağım için bayağı uzun olacak, fakat son bu işte tamam. Devam...

Sonunda belki de on ayrı kişiden ve 5 ayrı kitaptan methini duyduğumuz Barcelona yolunda idik. Fransa – İspanya sınırından geçip dosdoğru Barcelona’ya giden otoyola girişimizi kutlamak için gelen yüzlerce araç Barcelona’ya kadar bizimle geldi, İspanyol misafirperverliği muhteşemdi (öte yandan şehre yaklaştıkça sayısı artan bu “hoş geldiniz sevgili meren ve düygü” konvoyu bir süre sonra kabak tadı vermedi değil). Devam...

Geçen yazının sonunda vardığımız Bayonne’dan Toulouse’a doğru yola çıktığımızda başımıza gelecekler ile ilgili pek bir fikrimiz yoktu tabi. Elimizde bir hostel adı ve bir kamp yeri adresi vardı ve -her başına buyruk asi tatilcinin yapması gerektiği gibi- kendilerini arayıp yer filan ayırtmamıştık. Saat 18:00 gibi Toulouse’a girdiğimizde Duygu bizi kapanmadan önce Tourist Information Office’e götürebilmek -ve böylece oradan edineceğimiz şehir haritası ile hostel’i bulup daha da geç kalmadan varabilmemiz- için tüm tabelaları delicesine okuyup bana “sağa dön!“, “sola dön!” komutları yağdırıyor, bir yandan da arada bir “ah sağ mı dedim ben? sol imiş aslında o :p kikirt” şeklinde bir takım şakaları aralara sıkıştırmayı ihmal etmiyordu. Ben ise bu esnada sevimli bir trafik canavarı olarak ters yöne girince, sinyal vermeden milletin önüne kırınca, aniden frene basınca filan el kol işaretleri ile Fransız kardeşlerimizi yatıştırmaya gayret ediyordum. Neyse. Yaklaşık 45 dakikalık bir dolanmanın ardından sonunda turist ofisini bulmuş ve haritalarımızı kapmıştık ve Toulouse’un güzelim sokaklarından hostel’imize doğru ilerliyorduk. Devam...

Duygu ile beraber 3 hafta süren Fransa-İspanya gezimizden yeni döndük. Her şey Duygu’nun Madrid’e 45 dakika uzaklıktaki -iki İspanyol kralına ev sahipliği yapmış ve 1500′lü yıllarda inşa edilmiş olan Manastırı ile ünlü olan- San Lorenzo de El Escorial’de katılacağı Limb Development and Regeneration konferansına katılmasından iki hafta önce İspanya’ya gidip, konferans tarihine kadar orada burada sürtmeye karar vermemiz ile başladı. Bu da ne yazık ki bu yaz yapmayı uzun zamandır planladığım Türkiye’de tanıdığım tüm aklı başında tipleri Artvin’de toplama ve dünyayı ele geçirme planlarımı kendilerine açma etkinliğimi otomatikman sonraki bir yıla erteledi. Devam...