‘Ben, Meren Bey Nasılım’ Kategorisi İçerisindeki Girdiler

İskelenin nemden ıslanmış tahtaları üzerinde küçük adımlar atıyordu. Sessiz, serin, ve gri kasaba usul usul iskelenin sonuna doğru yürümekte olan sakinini mütevazi bir sisin altından izledi. İskelenin tahtaları böyle tam bir adım genişliğinde. Öyle denk gelmiş. Böyle durumlarda bir adımın iki tahtaya birden denk gelmesi yasak tabi. Dışarıdan bakan da adam sanır. Adam vücut sincap kafa. Devam...

Dün sabah uzun süredir sürdürdüğü savaşı yitirmekte olduğunu artık kabullenmesi gerektiğini idrak etmiş bir komutanın vakurluğu ile açtım gözlerimi. ”21 Şubat:  Sevgili günlük. Üç haftadır sürdürdüğümüz kahramanca direniş temiz giysi erzakımızın nihayet tamamen tükenmesi sonucu son buluyor. Tarih kitapları yenilgimizi değil, mücadelemizi yazsın (…)“, Başkomutan Meren ve Destansı Savaşları, yıl bilmemkaç (tarih kitapları). Devam...

Bu günlüğe yazdığım yazıların sıklığının yegâne belirleyicisi olmasına rağmen, bilim yolculuğum ile ilgili çok nadiren bir şeyler karalıyorum. Bilim-milim hadiselerinden çok nadiren bahsediyor olmamın en temel sebebi ne yazık ki bilimi hep İngilizce yapıyor olmam. Fakat bu sefer size Türkçe bir cepyayını taktim edeceğim, hazır olun! Devam...

Günlerden bir Pazar. Hava nasıl güneşli. Bunca zamandır çanına ot tıkayan insanlardan intikamını Kuzey kutbunu işgal etmişgillere yaşattığı soğuk ile almakta olan Dünya gezegeni, iki fırtına arası mola vermiş. Devam...

Merhaba! Merhaba :) Neden bunca zamandır yazmıyordun, Meren? Neden bunca zamandır yazmıyordum? Bilmiyorum. Çok ayıp ediyorsun bak, yabancı mıyız biz? Tamam tamam, biliyorum aslında. Biliyorum da, kolayca nasıl anlatırım, onu bilmiyorum. Devam...

Bu bir teşekkür yazısı. Yazının ilk muhatabı “fotoğaf makinem kırıldı ve sizden destek istemeye karar verdim” dediğimi duyunca desteğini esirgemeyen sizlersiniz. Bu teşekkürün hepinize ulaşmasını diliyorum Devam...

19 Ekim 2013 itibarı ile gelen güncelleme: Bu yazıyı yayınladıktan tam 2 hafta sonra kampanya amacına ulaştı! Hepinize çok teşekkür ediyorum! İlk fırsatta fotoğraf makinesini sipariş edip derli toplu bir teşekkür yazısı yazacağım. Lütfen daha fazla para göndermeyin! :) Yazının bu güncellemeden önceki orijinal hali aşağıda: Devam...

Bazen de böyle işte. Ben de bilmiyorum ki. Misal az önce hatırladım, Google’da aradım buldum: bir keresinde Twitter’da “Yazmadıkça daha çok yazmıyor insan. Halbuki çat diye yazmak lazım. Hepimiz öleceğiz. Ciddiyetin lüzumu yokdemişim. Ele verir talkını kendi yutar salkımı. Çat diye yazmak lazımsa yaz madem? Kime bu tafra? Cevab veremedi. Devam...

(…) Sınırlarını ufuktaki dağların çizdiği geniş bir ovada bir araba ıssız düzlüğü ikiye yaran çift şeritli yolun kenarında sağa çekmişti. Arabanın içinde bir adam, elinde her cümlesi kurşun gibi ağır bir mektup tutuyordu. Adam defalarca katlanıp tekrar açıldığı belli olan kağıdı yolcu koltuğuna bırakıp derin bir nefes aldı. Devam...

Geçen hafta 3 günlüğüne New Orleans’a gittim ben. Tek başıma böyle. Buradakilere gidiyorum, oradakilere de geliyorum diye haber vermeden. New Orleans’a gitme gerekçelerim seyahat vakti yaklaştıkça değişti. Son gün hava limanında karşılaşsa idik ve “neden New Orleans Meren, neden rok?” diye sorsaydınız “La Boulangerie’de kahvaltı yapıp, Liuzza’s'ta öğle yemeği yeyip, akşamında da Abita Amber içmeye gidiyorum” derdim. Devam...

Kaptanın seyir defteri, 7 Kasım 2012: Seçeneklerim ve ümidim hızla tükeniyor. Artık dışarıdan bir yardım gelmeyeceğini kabullendim. Devam...

Türkiye’de akademinin ahvali üzerine son bir-iki yıl içerisinde birçok yazı yazdım. Geçtiğimiz hafta ise bunlardan sonuncusu “Türkiye Akademisinin Arka Sokaklarından Tez Manzaraları” başlığı ile yayına girdi. Bir ara okuyun bence. Hatta bu yazıyı okumak yerine onu okuyun mesela. Çok samimi söylüyorum. Evet, yazı uzun, ama bazı mevzuları anlatmak da uzun sürüyor işte. Devam...

Yaklaşık iki hafta önce Anoush’u görmek üzere Yellowstone’a doğru yola çıktım. Çok uzun zamandır hayalini kurduğum bir seyahatti bu. Yola çıkarken iki tanıdık fenomenin mükemmel orandaki katkısı ile hayatımın en uzun iki haftasını yaşayacağımı elbette bilmiyordum: (1) her yolculuğun kendi içerisinde hayal kırıklıkları ve sürprizleri var, (2) bir şeyi ne kadar çok beklersen evrenin olasılıksızlık motorunun zembereğini kuran kol da o kadar çok çalışıyor. Devam...

Geçtiğimiz hafta Anoush ile beraber ABD’nin Maine eyaletindeki bir kasabaya gittik. Orada bulunduğumuz süre içinde Anoush kendisini Maine’in sükunetine emanet edip düşüncelere dalarken, ben de kaldığımız yere 15 dakika uzaklıktaki kütüphanede işlerime yoğunlaştım. Devam...

İstanbul&İstanbul dergisi’nin Haziran sayısında Can Akbulak ile yaptığımız kısa bir röportaj yer aldı. Günlüğe de koyayım, arşiv olsun istedim. Dergiye şuradan ulaşmak mümkün, soru ve cevaplar ise aşağıda. Devam...

Üzerinize afiyet, iki hafta kadar önce çok fena şekilde hastalandım. Çevremdeki herkes “ay sen kesin bi’ doktora git bak” dedi. İnsanlar çok tatlı. Kazık kadar olmama rağmen kendime bakmayı hâlâ öğrenememiş olmamın doğal bir sonucu olarak doktora filan gitmedim tabi. Israrlar dinmeyince ise “tamam tamam, gidiyorum” diye çıkıp doktor yerine Anoush ile birlikte Arizona’ya gittim. Devam...

Sevgililer Günü için çok yoğun anarşistlikler planlayınca (detaylar burada), geçtiğimiz haftasonunu dağlarda geçirmek istedim. Maksadım ABD’nin doğusunu boyuna kesen (ve bir ara yürümeyi çok istediğim) meşhur Appalachian Patikası‘nın New Jersey dolaylarına denk düşen bir yerinde bir arkadaşımla beraber kamp yapmak idi. Devam...

Son zamanlarda fotoğrafa olan ilgim epey azaldı. Bu durum, fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafı aslında ne kadar çok sevdiğimi hatırlatan olaylar olmadığı zamanlarda pek aklıma gelmiyor açıkçası. Paşa paşa laboratuvarda deneyler yapıyor, ya da uzaktan tedirginlikle takip ettiğim ülke gündemine dair bunun gibi yazılar yazıyor, velhasılı hayatı bir sincap gibi yaşıyorum. Devam...

Bu yazıda geçen Pazar günümü belgelemeye karar verdim. Bu kadar farazi bir mevzuyu yayınlayabileceğim tek yer bu günlük olduğu için kabak sizin başınıza patlıyor; bu sebeple ziyadesiyle üzgün olduğumu en baştan bilmenizi isterim. Daha önemli işleriniz varsa onlara dönmenizi tavsiye ediyorum. Devam...

Bisikletmin tekerleği patladığı için uzun süredir işe yürüyerek gidiyordum. Bu süreçte yürüme yolu olarak doğanın içinden giden bisiklet yolu yerine araba yolunu tercih ettiğim için, üstüne hafta sonları da dahil olmak üzere laboratuvarı gece 9-10′dan önce terk etmediğim için, koskoca sonbaharı kaçırmışım. Bugün lab’dan hava aydınlıkken çıktım, eve gelip bisikletimin tekerleğini tamir ettim ve uzun bir süre sonra ilk kez bisikletimi bisiklet yoluna doğru sürerken, doğanın ayaklarımın altına kilim gibi serildiğini görüp eve döndüm ve fotoğraf makinemi aldım. Devam...

Yıllar geçtikçe bir yerlerde uzun uzun -çoğunlukla amaçsızca- oturmak daha mı keyifli gelmeye başladı, yoksa hep mi böyleydim kestiremiyorum. Hiçbir yere gitmeyeceği halde gününün yarısını otobüs durağında oturup insanlara bakarak geçiren yaşlı amcalardan oldum belki de. Bugün şu iskelede 45 dakika oturdum mesela. O sırada aklımdan projelerim, ne zamandır görüşmediğim arkadaşlarım, ve daha onlarca şey geçiyordu. Bir sürü insan bir sürü başka bir şeyler yapıyordu. Ben iskelede oturuyordum. Keyfim de gayet yerindeydi yani. Devam...

O zamanlar vaktimin büyük çoğunluğunu Kenan Evren’in başlattığı okuma seferberliği kapsamında yayınlanan T.V. programlarını izleyerek geçirdiğim için 4 yaşımda okumayı bilen bir çocuktum (annem her yerde bana bir şeyler okuturdu, çok utanırdım). Halbuki eğitim sisteminin bu erken okumanın sebep olacağı komplikasyonlar yüzünden beni ıskalayacağını bilse idi, en başta Kenan Evren mani olurdu bu işe. Devam...

Artvin bir istisna. İnanmazsınız, her gün en az bir kez hatırlayıp özlemle anıyorum Artvin’i. Çok şehirden ayrıldım ben (sırf ortaokul yaşantım iki, lise yaşantım ise üç değişik şehirde geçti). Fakat Artvin dışında hiçbir şehirle aramda Artvin’le olduğu türden bir bağ hasıl olmadı. Şehirleri yaşayan insanlar ile karşılaştığında kıskananlardan, ayrılırken dönüp yüzüne dahi bakmadığı şehirlerin affına sığınanlardanım ben. Devam...

2007 yılı ortasında başladığım doktora eğitimim birkaç gün evvel sona erdi. Doktora sürecine dair bir yazı yazıp hem günlüğün neredeyse bütün sürece tanıklık etmiş olan izleyicilerini güncellememin, hem de henüz taze iken bu yolculuğa dair edindiğim tecrübeleri not düşmenin iyi bir fikir olabileceğine kanaat getirdim. Devam...

Bu gün resmi olarak doktora çalışmalarımın son yüz metresine girdim. Bundan böyle çok çok yoğun olacağım ve bir süreliğine ne bu günlüğe yazma, ne Twitter hesabım dışında kalan İnternet mecralarında boy gösterme, ne de laboratuvardan çıkıp dışarılarda haytalık yapma şansım olacak. Devam...

Sarışın, kıvırcık saçlı, iri bir ablamız olan Betsy’nin göz kapakları bir hangarın kapıları gibi ağır ağır açılırken uyku aleminin karanlığına alışmış gözlere hiç şefkati olmayan gün ışığı edepsiz bir şekilde odanın bir duvarından diğerine sekiyordu. Betsy’nin gözleri yatağın hemen yanında duran komodinin üzerindeki çiçek buketlerini seçmekle mesailerine başladılar. Devam...

Giyimime pek önem verdiğimi söyleyemem. Zaten giysi ile aramda çok nadiren duygusal bir bağ oluyor. Hasbelkader olduğunda da üstümden çıkarasım gelmiyor. Meren iyi de keşke her gün aynı şeyi giymese. Siz de çok iyisiniz çok teşekkür ediyorum. Geçenlerde bir zaman bir yerde bir atkı gördüm. Aramızda duygusal bir şeyler hasıl oldu üzerinize afiyet. Bu böyle. Devam...

Zaman zaman önümü alamıyor, büyük bir ciddiyetle yaşıyorum hayatı. Bir sincap gibi mesela. Hayır, sincapları taktir ediyorum, o ayrı, fakat hayatın gözü de doymuyor ki arkadaşım. Hayata karşı ne kadar ciddi isen, hayat senden o kadar daha çoğunu istiyor. Sırtında bir ciddiyet çomağı, ucunda bir tatmin. Bir tedirginlik, ciddiyet. Daha fenası bir tedirginlik, bir ciddiyet… Devam...

Aslında çok yoğunum. Bütün hayatımı laboratuvarda geçirsem de yetmeyecek kadar işim var aslında. Ve aslında öyle bir yerlere gitmeye de niyetim yok .. tu. Hakikaten bütün hayatımı laboratuvarda geçireyim, bitiremeyeceğim o işler ile ilgileneyim istiyordum. Çünkü kendisini yaptığı işlerle tanımlayan bir robotum ben bazen. Devam...

Yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Devam...