<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-29498296</atom:id><lastBuildDate>Mon, 12 May 2008 08:43:55 +0000</lastBuildDate><title>Meren'in Fotoğraf Günlüğü</title><description/><link>http://meren.org/blog/index.php</link><managingEditor>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>33</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-8874319074091499545</guid><pubDate>Wed, 23 Apr 2008 23:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-04-23T21:53:06.666-07:00</atom:updated><title>Meren'in -özet- Fotoğraf Tarihçesi ve 50mm. Lensin Önemi</title><description>Bir süredir güzelim Nikon D200 gövdemi satıp, üstüne biraz para koyup yeni bir fotoğraf makinesi alma planları yapıyordum. Bir türlü uygun bir alıcı bulamadım ve en sonunda bu sevdadan nitelikli bir kararla vazgeçmeye karar verdim. Bazılarınız bu yazıda bu nitelikli kararın gerekçesini okurken bazılarınız da bir kaç saniye önce bu sayfayı terk etmiş olacak. Hayat ne garip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğunluktan fotoğraf çekmeye eskisi kadar vakit ayıramayan bendeniz, araçları amaçlardan daha fazla sevmeye başlayan tüketim toplumunun bir bireyi gibi hareket etmeye başlamış olduğu ihtimalinden çekinmeye başlamıştı. Bir nevi kendi ruh sağlığımın selameti için bağrıma taş basmaya karar verdim ve tüm insanlığa haykırdım: "Satmıyorum D200'ümü, mis gibi fotoğraflar çekeceğim bu makine ile" (kimsenin duyduğunu tahmin etmediğim bu haykırış esnasında muhtemelen Cine 5'in yeni olduğu dönemde sürekli Show TV'de reklamı yapılan ve içerisinde muhtemelen ayıp sahneler bulunan "Nefes Nefese" isimli filmin VTR'sinde ellerini semaya açan adama benziyordum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekipman kalitesi insanın icra ettiği işi muhakkak etkiliyor. Fotoğrafa ilk başladığımda &lt;a href="http://www.dcresource.com/reviews/kodak/dx4330-review/camera-front-angled.jpg"&gt;Kodak DX4330&lt;/a&gt; model bir fotoğraf makinem vardı. O makine ile çektiğim bazı fotoğrafları halâ çok beğeniyorum. Aşağıda bir tanesi var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://meren.org/gallery/alone/photos/02-Comfortably-Numb.jpg" title="Comfortably Numb" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş zaman, unuttum, fakat o makine ile çektiğim fotoğrafları başkaları da beğeniyordu ki beni birileri &lt;a href="http://images.google.com/images?q=Sony+DSC+F717"&gt;Sony DSC F717&lt;/a&gt; almaya ikna etmişti. Gelecek vaat eden bir fotoğraf insanı olarak daha iyilerine layıktım onlara göre. Büyük zorluklarla sonunda aldım bu Sony'yi (gelecek vaat eden bir fotoğraf insanı olarak bu makineye layık olsam da onu kolayca almaya layık değildim, biraz sürünmeliydim). Kodak'ın ardından bu makineye geçmek eşekten inip ata binmeye tekabül ediyordu tam anlamı ile. Daha kaliteli fotoğraflar, daha canlı renkler, vs. vs. Öte yandan bu geçiş, çektiğim fotoğraflara ve benim fotoğraf anlayışıma ne katmıştı pek emin olamıyordum. Bir kere, artık daha önce Kodak'ın teknik kısıtlarından ötürü çekmeye alıştığım siyah beyaz ağırlıklı ve anlatım açısından yoğun fotoğraflar Sony'nin getirdiği özgürlük nedeni ile yerlerini canlı gün batımlarına, sokak fotoğraflarına filan bırakmıştı. Aşağıda bir tanesi var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://meren.org/gallery/oldies/photos/01-When-I-was-a-kid...jpg" title="When I was a kid.." /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan Sony ile çektiğim fotoğrafları daha geniş kitleler beğenmeye başlamıştı. İtalya'dan, Fransa'dan, Amerika'dan insanlar ile e-postalaşıyor sohbet ediyordum. Hepsi bana neden DSLR bir makine kullanmadığımı soruyorlardı. Ne de olsa biraz daha sürünerek dijital bir SLR kamera sahibi olmam işten bile değildi. O günlerde Türkiye dolaylarında ikamet eden gençlerin mottosu -muhtemelen bu günlerde de olduğu gibi- "Yeterince sürünürsek hayatta istediğimiz her şeyi elde edebilir, yeteri kadar telkin edilirsek hayatta bir sürü şey isteyebiliriz" idi. En sonunda o sıralar pek popüler olan &lt;a href="http://images.google.com/images?q=Nikon+D70"&gt;Nikon D70&lt;/a&gt; sahibi olmayı kafaya koydum ve elimdeki Sony'yi bir kaç günde sattım. Fakat o esnada bu Nikon D70 macerası ile ilgili henüz bilmediğim üç kritik şey vardı:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Nikon D70 almak için bu paranın üzerine yeterli parayı koymam bir yıldan uzun sürecekti ve ben fotoğraf makinesi olmayan bir fotoğraf aşığı olarak acılar içerisinde kendimi son zamanlarda boşladığım müziğe verip onlarca konser verecek, elektrik basımı sırtıma alıp şehir şehir gezecektim.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Nikon D70 almanın işin yarısı olduğunu, sırada lens parası biriktirme süreci sürüncemelerinin olduğunu öğrenecektim.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Aldığım Nikon D70'i bir süre kullandıktan sonra kendisini, aslında henüz tanışmıyor olduğum, Duygu isimli bir bağyana verip yeni bir makine alacaktım. O sıralar pek ihtimal vermeyeceğim bir şekilde bu Duygu hanım ile aslında kısa bir süre önce evlenmiş olacaktım.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Her neyse. Nikon D70'e sonunda sahip olduğumda Sony ile yakaladığım performansı ve rahatlığı bu SLR ile yakalamam biraz zaman aldı. Yine, Kodak - Sony geçişinde olduğu gibi bu geçişin fotoğraf ile ilgili vizyonuma pozitif bir katkısı olup olmadığından emin değildim. Fakat bir süre sonra beğendiğim fotoğraflar çekmeye başladım. Bir tanesi aşağıda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://meren.org/gallery/dreamcatcher/photos/03-Dreamcatcher-III.jpg" title="Dreamcatcher III" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nikon D70'imi &lt;a href="http://biyolokum.com/"&gt;Duygu&lt;/a&gt;'ya vermeme sebep olan şey ise piyasaya bir süre önce çıkmış olan &lt;a href="http://images.google.com/images?q=Nikon+D200"&gt;Nikon D200&lt;/a&gt;, yani şu anda kullanmakta olduğum makinem idi. Yine öncekilere benzer bir tıkanıklık ve fotoğraf çekememe süreci yaşadım. Yine bu değişikliğin bana ne kattığından emin olamadım. Yine öncekilerden bir şekilde farklı, yine beğendiğim fotoğraflar çektim. Ve yine bir tanesini aşağıya koyuyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://meren.org/images/01-Seen-by-the-window.jpg" title="Seen by the Window" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi de D200'ümü satmaya çalışıyordum. Neyse ki satamadım. Bu vesileyle durup az önce okuduğunuz şeyleri düşündüm..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değiştirdiğim onca fotoğraf makinesi tüketim toplumunun saygın bir bireyi olmayı garantilemem ve bu düzendeki yerimi sağlamlaştırmam dışında bana ne katmıştı? Biraz zorlanarak da olsa yanıtın "hiç bir şey" olduğunu gördüm. Elbette her makine ile sensör kalitesi, baskı çözünürlüğü gibi önemsiz şeyler dışında değişen bir şeyler de vardı ve bu da benim vizyonumdu aslında. Sahip olduğum ve bir öncekinden daha iyi olan her makine vizyonumu daha öncekinden daha iyi olacağı garanti olmayan bir yönde, çektiğim fotoğrafları daha öncekilerden daha çok beğeneceğim garanti olmayan bir şekilde değiştirdi. Ekipman önemli idi, fakat o kadar da önemli değildi aslında. Kıt olmasına rağmen bize kadar ulaşmayı başarmış o meşhur analoji bir kere daha kafamızı emme basma tulumba gibi sallamamıza sebep oluyordu, "daha iyi daktilo ile daha iyi yazar olunmuyordu". Daha iyi daktilo ile daha hızlı yazılabiliyordu, hatta yerine bir bilgisayar konuluyor baskı dizgi işleri ile uğraşanların imanı gevretilmiyordu, vesaire. Fakat yazar yazarlığına pek bir şey katmıyordu fani şeylerin yanında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de tüm geçmişimi cezalamak ve ciddi bir sorun çıkarmadığı sürece hiç bir şekilde değiştirmemeye karar verdiğim Nikon D200'ümü daha çok sevmek için 50mm. f:1/1.8 bir lens aldım. Hepinizin huzurlarında kendimi tebrik ederken buraya kadar okuyanlarınızın gözlerinden öpüyor, bu yazıya saçma bir Google araması ile ulaşacak ve aradığını bulamayacak olanlardan şimdiden özür diliyorum.</description><link>http://meren.org/blog/2008/04/merenin-ksa-fotoraf-tarihesi-ve-50mm.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-6875979907811511827</guid><pubDate>Sat, 22 Mar 2008 00:51:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-21T19:10:42.693-07:00</atom:updated><title>Damian Tatum</title><description>Nedense portre fotoğrafı çekmek bana hep çok zor gelmiştir. Web sitemde bir miktar "&lt;a href="http://meren.org/gallery/people/"&gt;portre gibi görünen fotoğraflar&lt;/a&gt;" olsa da, aslında şu ana kadar kendim dışında hiç kimsenin portresini çekmedim; "çekmedim" derken denemediğimden değil, denedim. lâkin beceremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden beceremediğimi anlatabilmem için önce portre ne demek, onu tanımlamam lazım: Portreyi, herhangi bir kişinin (ya da bir kaç kişinin bir arada) sanatsal sunumu olarak tanımlamakta sakınca görmüyorum; portreyi bir kişinin diğer sıradan fotoğraflarından ayıran şey ise içerisindeki kalıcı "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ifade&lt;/span&gt;" olsa gerek. İşte benim beceriksizliğim de bu kelimenin tanım içerisine girdiği yerde başlıyor; çünkü yılların deneyimi ve yaşanmışlığı ile şekillenmiş bakışların sahibinin tek bir ifadesini seçip saklamaya gelince iş, benim içim bir garip oluyor üzerinize afiyet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O fotoğrafta size bakan kişi aslında gece uyurken, arabasına benzin doldururken, elinde alışveriş listesi ile markette dolaşırken, boş gözlerle televizyona bakarken, çamaşır yıkarken ya da sizin onun fotoğrafını çekmenizi heyecanla bekler vaziyette fotoğraf makinesine bakarken böyle görünmüyor oluyor. Fotoğrafçı olarak sizin yapmanız gereken şey ise, bir noktada, belki de hayatında yaptığı hiç bir şeyi yaparken takınmadığı bakışlar arasından, onu sizin gözünüzden en iyi ifade edenini yakalamak ve bu görüntünün başkaları için de o kişiyi ifade edeceğini ummak. Zor iş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. Geçen hafta Damian Tatum (New Orleans'taki arkadaşlarımdan birisi) benden kendisinin portresini çekmemi rica etti. Kendisine aynen size söylediğim gibi daha önce hiç portre fotoğrafı çekmediğimi söyledim. "Biliyorum, biraz da nasıl bir şey çekeceğini merak ettiğim için istiyorum zaten" dedi. "Akıllı adam" dedim içimden. Kendisine de "peki" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün gittim evine, ışıklandırma için elimizde hiç bir şey olmadığı için Damian'ın iki spot lambasını ve gün ışığının çeşitli kombinasyonları ile istediğim ışıklandırmayı elde etmek zorunda idim. Ki bu kısım yaklaşık 45 dakika sürdü. Fotoğraf çekme kısmı da bir diğer 30 dakika aldı. Bu da sonuç:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/BlogFotoRaflar/photo#5180360752526648386"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/R-RWqF655EI/AAAAAAAACb8/6VNwnjzKbMA/s400/damian-800.jpg" title="Tıkla, büyük halini şeet." /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damian maske koleksiyonu yapmakta olan bir mühendis. Akıllı, zeki birisi. Siz konuşurken söylediklerinize gerçekten önem verdiğini hissedebiliyorsunuz fakat ilgisi çok hızlı yön değiştirebiliyor (hatta ilgisi bedeninin de yönünü değiştirdiği zaman tadından yenmez durumlar söz konusu olabiliyor; siz konuşurken Damian'ı aniden mis gibi kokan hamburgerlere doğru ilerlerken görebiliyorsunuz).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse.. Bu fotoğrafının güzel bir baskısını kendisine hediye edeceğim.</description><link>http://meren.org/blog/2008/03/damian-tatum.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-828837657200576988</guid><pubDate>Wed, 19 Mar 2008 06:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-03-18T23:38:45.552-07:00</atom:updated><title>Senin İçin "Gitti, Gelmeyecek" Demişlerdi</title><description>Yalan söylemişler efendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/R-Cw4_ZenxI/AAAAAAAACa0/3OmnqLyYERY/s800/d.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunca zamandır nerelerde olduğuma, neden fotoğrafla ilgili yazmadığıma dair bir çok bahane üretebilirim. Fakat kendimi son zamanlarda mütemadiyen çeşitli günlüklere yazamıyor olmamla ilgili bahaneler üretiyor vaziyette bulduğum için, bu seferlik kendimi bu baskıdan azat ediyorum siz -belki de hiç kalmamış- sevgili okurlarımın yüksek müsaâdeleri ile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davet edildiğim ve henüz yazmayı beceremediğim &lt;a href="http://fgunluk.blogspot.com/"&gt;f: günlük&lt;/a&gt; ise &lt;span style="font-style: italic;"&gt;merenbeyinyazamadığıiçinüzüntüduydukları&lt;/span&gt; listesinde başı çekiyor, hemen ardında da, elbette, &lt;a href="http://www.moleschino.org/"&gt;Moleschino&lt;/a&gt; geliyor. Kendilerine ilgi göstereceğim günler yakındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda gördüğünüz fotoğrafı bu gece Duygu ile evimizin kapısının önünde sigara içerken görüp çektim, uzun zamandan beri çektiğim ilk fotoğraf. Sigarayı da kesinlikle bırakmak istiyorum bu arada, yeri gelmişken bir kez daha tekrarlamak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, fazla uzatmayayım ki "oh amma yazdım" doyumuna ulaşıp bir daha yazı yazmak için gereken itkinin eşik enerjisini ancak iki ayda dolacak seviyeye çekmeyeyim.</description><link>http://meren.org/blog/2008/03/senin-iin-gitti-gelmeyecek-demilerdi.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-4490943983905427870</guid><pubDate>Thu, 30 Aug 2007 17:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-08-30T11:36:27.822-07:00</atom:updated><title>Siyah Beyaz Düğün</title><description>Oldum olası evlilik merasimi, düğün, nişan, sünnet gibi aktiviteler içerisinde bulunmaktan rahatsızlık duymuşumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle söz konusu olan evlilik olunca en fazla yıpranan iki kişi gelin ve damattır genelde. Çünkü karşıdaki aileyi henüz yeterince tanımayan -ve muhtemelen ömürlerinin kalan kısımlarında da yeterince tanıyamayacak olan ve buna rağmen birbirleri hakkında karşılıklı ön yargıları ve huysuzlukları olan- ailelerinin karşılıklı beklentilerini yerine getirmek ve makul sınırlar içerisinde gerçekleştirmeye çalışmak zorunda kalır evlenenler, bir takım anlaşmazlıklar, tatsızlıklar, inceden huzursuzluklar kaçınılmazdır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinlerin ve damatların sessiz sakin evlenmek yerine günler süren hazırlık eziyetine ve bir sürü tatsız sürprize neden katlandıklarını hiç bir zaman anlayamamışımdır. Daha öncesinde, yani evlenmeden önce, gelin ve damatların neden sadece beraber yaşamak yerine gelin ve damat olmayı tercih ettiklerini de anlayamıyordum. Fakat sonra anladım, bu yüzden kimseye evlendikleri için kızmıyorum artık. Sadece herkesin kafasında farklı şekilde canlandırdığı bir merasimin yükü altında ezileceklerini bile bile çoğunlukla ailelerden gelen düğün dernek beklentilerine hayır diyememelerini anlayamıyorum ve anlayamayacağım (anlama fırsatı bir kez ayağıma kadar geldi, onu da &lt;a href="http://www.biyolokum.com/"&gt;Düygü&lt;/a&gt; ile el ele verip &lt;a href="http://cekirdek.pardus.org.tr/%7Emeren/blog/?file=evlendim.txt"&gt;teptik&lt;/a&gt;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse. Dediğim gibi evlilik merasimleri içerisinde bulunmaktan haz almayan bir insanım. Fakat geçen hafta Cumartesi günü siyah bir ailenin düğününü fotoğraflama şansım vardı ve bir türlü yanına istediğim gibi yanaşamadığım siyah camianın içerisinde rahatça dolaşabilmeme ve onların kendi içlerindeki dinamikleri biraz daha anlayıp merakımı gidermeme olanak sağlayacak bu fırsatı geri çevirmek istemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrendiğime göre gelinin evi önünden kalkan bir konvoy yaklaşık 40Km. uzakta olan İkinci Baptist Kilisesi'ne gidilecek ve orada gerçekleşen evlilik merasiminin ardından geri dönülecek ve gelinin babasının evinde küçük bir parti verilecekti. Kilisedeki merasimin resmi başlama saatine 45, evden tahmini hareket saatine ise  15 dakika kala olay yerine varmıştım. Fakir ve Katrina yıkıntıları ile dolu olan sokakta bir Limuzin görünce bu kontrast New Orleans sıcağında içime bir serinlik zerk etti, üzerinize afiyet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531544280966978"&gt;&lt;img src="http://lh4.google.com/a.murat.eren/RtbwZQGkp0I/AAAAAAAAB0w/ve3L-LDWeY0/s400/DSC_5907.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 dakikadır dışarıda bekliyordum ve az önce içime zerk olan serinlikten eser kalmamıştı. Kilisede olunması gereken saate 15 dakika kalmış olmasına rağmen ortalıklarda kimse yoktu, gelin, sağdıçları ve gelinin babası hala evden çıkmamışlardı. Yetişemeyeceğimiz artık aşikardı. Aklıma Wal-Mart'ta, Burger King'de ya da bilimum "bir miktar daha hızlı hareket edilse hayatın çok daha çekilir hale geleceği" pozisyonlarda görev yapan siyahların yavaşlıkları ve umursamazlıkları geldi.. Büyük bir alışveriş merkezinde et reyonunun önündeki 10 kişilik sırada bekleyen bir müşteri olduğunuzu düşünün (tercihan işten geliyor ve en kısa zamanda eve ulaşmak istiyor olduğunuzu da düşünebilirsiniz), arka tarafta ise insanlara istedikleri etleri temin etmekle görevlendirilmiş iki görevlinin insanlara sırtlarını dönmüş, kendi aralarında gülmelerinden anlaşıldığı kadarı ile pek keyifli olan sohbetlerinin sizin tanıklık edebildiğiniz kadarı ile 5. dakikasını doldurduğunu ve sizin bu konuda sohbet etmekten sıkılmalarını beklemekten başka hiç bir şey yapamayacağınızı hayal edin. Biraz hayal ederseniz yapılacak en güzel şeyin aslında hiç bir şey yapmamak ve aslında bu olayı hayal etmemek olduğunu anlayabileceğinizi sanıyorum. Ben de saat 4:00'da kilisede başlayacak olan merasim için henüz yola bile çıkmamış olmamıza rağmen 4 dakika geç kalmış olduğumuz gerçeğini düşünmeyi bir kenara bırakmış ve Limuzin'in iri şöförü ile sohbet etmeye başlamıştım - ki Gelin çıkageldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531548575934290"&gt;&lt;img src="http://lh5.google.com/a.murat.eren/RtbwZgGkp1I/AAAAAAAAB04/XVrIP4DU1mc/s400/DSC_5916.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen yola çıkıldı. Hız sınırının saatte 95km olduğu otoyolda bu konvoyu gözden kaçırmamak için saatte 120-130km hıza kadar çıktığımı hatırlıyorum. Fırsattan istifade gördüğüm siyahların çoğunluğunun altlarında bir araba olduğunda ve otoyola çıktıklarında normalde çok sakin ve yavaş insanlar olduklarını unutuveriyor olduklarına dair geliştirdiğim hipotezimi pekiştiriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilometrelerce yol gittikten sonra 25 dakikalık gecikme ile vardığımız kiliseyi görünce biraz hayal kırıklığına uğruyorum. Amerikan filmlerinin yarattığı bilinçaltı bir yanılsama ile  bir katedral yavrusu filan görmeyi beklerken koskoca İkinci Baptist Kilisesi'nin kendi meşrebinde bir bina olduğunu görmek çabuk kabul edilebilir cinsten bir hayal kırıklığı değil..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531552870901634"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/RtbwZwGkp4I/AAAAAAAAB1Q/_AL93Li0lJM/s400/DSC_5931.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan geri dönmek için çok geç. Kendi kendime "zaten istesem de dönüş yolunu kendi başıma bulamam" derken damat beyler Hummer bir cip ve arkadaşları ile teşrif ediyorlar. Damat solda duran kişi. Sağdaki ise gelinin kardeşi olan ve etkinlik boyunca benim orada oluşumdan duyduğu rahatsızlığı bakışları ile dile getiren bir arkadaşımız (benim ortalarda olmadığımı ve onu görmediğimi düşündüğü anlarda ise hemen saçının orasını burasını düzeltmeye çalıştığını görüyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531552870901618"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/RtbwZwGkp3I/AAAAAAAAB1I/OhkkZreH4fE/s400/DSC_5928.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki bey ise benim bu düğünde olmamı sağlayan, beni bu özel günlerine davet etmiş olan kişi: gelinin babası. Kucağındaki de gelinin ve damadın henüz evlenmeden önce sahip oldukları iki çocuktan, büyük olanı (çok sıradışı bakışlara sahip, etkileyici bir çocuk). Gelinin babası ve gelinin babasının babası ile aramız çok iyi. Çünkü orta yaşın üstündeki bu insanların çoğunun ön yargıları yok. Onlar, hem bir Türk'ün yıllar önce atalarına haksızlık eden beyazların soyu ile hiç bir ilgisi olmadığının farkında olacak kadar kültürlü, hem de hayatın gerçeklerini ve dinamiklerini özümsemiş, bunlarla belirli bir noktaya kadar barışık yaşamayı öğrenmiş insanlar. Gençler arasında ise, bir noktada artık onları hiç ilgilendirmeyen tarihi gerçekleri hayatlarının merkezine koyup kaynağı belli olmayan sentetik bir nefret ile yaşayan çok fazla siyah var (bir noktada onların bu yaptıklarını haklı çıkaracak şekilde yaşayan beyazlar olduğunu inkar etmek mümkün değil, fakat yine de ben geçmişte bu kadar acı çekmiş ve haksızlığa uğramış bir toplumun daha bilinçli ve amaçlı olmak gibi bir gayenin peşinden koşmayışını kabullenemiyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531681719920578"&gt;&lt;img src="http://lh4.google.com/a.murat.eren/RtbwhQGkp8I/AAAAAAAAB1w/meBY6zxDSL4/s400/DSC_5958.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Gelin'in babasının genç gösterdiğine bakmayın. Kendisinin 9 çocuğu var. Yaşına ve en büyük çocuğuna bakınca ilk çocuğuna 17 yaşında sahip olduğu gibi bir hesap ortaya çıkıyor. Bu da Amerika'lılar ile ilgili beni en çok şaşırtan şeylerden birisi: "Çabuk evlen, çok çocuk yap". Bu şaşkınlık da Amerika'lıların aslında bilinçli ve kültürlü bir toplum olduğu ön yargısından ve Türkiye'deyken filmlerden, dizilerden edinilen Amerikan özentiliğinden ileri geliyor. Halbuki Amerikan toplumunun bazı konularda Türk toplumundan pek de bir farkı yok. Amerika bir Avrupa ülkesi değil, arada bir bunu kendime hatırlatmak zorunda kalıyorum. Her neyse. Artık yakışıklı damadımız ve sağdıçları kilisenin içindeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531681719920594"&gt;&lt;img src="http://lh4.google.com/a.murat.eren/RtbwhQGkp9I/AAAAAAAAB14/pbOZk5tZYy4/s400/DSC_5960.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada sorup soruşturarak öğrendiğim kadarı ile merasim gelinin babasının gelini damada teslim etmesi ile başlıyor. Damat içeride, pederin yanına geliyor ve sağdıçları ile beraber kilisedeki herkes sessizce beklemeye başlıyor. O sırada peder "gelini getirebilirsin" diye sesleniyor. Bir şeyler olmasını bekliyorum, fakat bir şey olduğu yok. Aradan "acaba bir şeyleri mi kaçırıyorum" diye kendi kendime sorduğum bir 3 dakikanın ardından kilisenin kapısı açılıyor ve baba, az sonra müstakbel kocasına teslim edeceği kızı ile beraber kapıda beliriyor, herkes ayağa kalkıyor; ben ise istediğim fotoğrafı çekebilmek için halâ yerdeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531793389070306"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/RtbwnwGkp-I/AAAAAAAAB2A/YAuwnkjxRQc/s400/DSC_6013.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damadın gelini teslim almasının ardından beraberce Pederin önüne gidiyorlar ve merasim başlıyor. İncilden bir şeyler okunuyor, eşler birbirlerine sözler veriyor, yüzükler takılıyor, Peder bu beraberliği tanrının kendisine verdiği yetkiyi kullanarak kutsuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531793389070322"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/RtbwnwGkp_I/AAAAAAAAB2I/Eu8I8tMMrek/s288/DSC_6027.JPG" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531793389070338"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/a.murat.eren/RtbwnwGkqAI/AAAAAAAAB2Q/V5xFwsyelJ0/s288/DSC_6032.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531905058220082"&gt;&lt;img src="http://lh4.google.com/a.murat.eren/RtbwuQGkqDI/AAAAAAAAB2o/oXxqe6Dgb1I/s288/DSC_6069.JPG" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531905058220114"&gt;&lt;img src="http://lh4.google.com/a.murat.eren/RtbwuQGkqFI/AAAAAAAAB24/YmU95fAVNjM/s288/DSC_6078.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların ardından gelin ve damat Kilise'den dışarıya karı ve koca olarak çıkıyor, limuzinlerine atlayıp evlerindeki küçük partiye doğru yollanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/SiyahBeyazDN/photo#5104531905058220130"&gt;&lt;img src="http://lh4.google.com/a.murat.eren/RtbwuQGkqGI/AAAAAAAAB3A/pWNGdReGPR8/s400/DSC_6107.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2007/08/siyah-beyaz-dn.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-155154380644912202</guid><pubDate>Sat, 23 Jun 2007 22:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-06-23T15:46:04.631-07:00</atom:updated><title>İzmir'deki Ev</title><description>Vize değişikliği için gittiğim Türkiye'de 3 hafta kalmayı planlarken 4 ay kalmam gerekti, bu uzun aranın ardından yeniden New Orleans'tayım. Tüm takip edenlere, yeniden merhabalar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktora ile ilgili çalışmalarımın iyice yoğunlaşacağı ve fotoğraf ile ilgili yazmaya pek daha az vakit bulabileceğim bir döneme giriyor olmama rağmen fotoğrafa hak ettiği değeri vermeye çalışmayı düşünüyorum. Bu konuda taviz vermeden ve bahaneler üretmeden ne kadar dayanabileceğimi ben de merak ediyorum aslında. Göreceğiz bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de olma fırsatını değerlendirip annemin yanında, çocukluğumun uzun sayılabilecek bir kısmının geçtiği evde kaldım. Çocukluk hatıralarını canlandıran ve onları hatırlatan ayrıntılar ve o ayrıntıların artık ne kadar azalmış olduğunu fark edişim yılların geçiyor olduğunu bir kez daha hatırlattı bana (yazar bu klişe cümle nedeniyle okurlarından özür diler). Artık yaşlanıyor olduğum gerçeğini kabullenmem, buna alışmam için kaç kere daha hatırlatılması gerekiyor bilmiyorum. Artık şaşırmaktan bıktım sayılır. Hatta şaşırmaktan o kadar bıktım ki bir gün gerascophobia (yaşlanma fobisi) tedavisi görmem gerekirse buna dahi şaşırmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde geçirdiğim süre boyunca o ev ile ilgili hatırladığım en kuvvetli ayrıntıların -kalanlarının- fotoğrafını çekmeye çalıştım. Hem de Türkiye'den çok ucuza aldığım ikinci el Nikkor-P lensim, D200 kameram ve bu ikisini birleştirip yaptığım tilt-shift düzeneği ile. İşte bir kaç tanesi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/ZmirDekiEvTiltShift/photo#5069965937689235522"&gt;&lt;img src="http://lh5.google.com/image/a.murat.eren/RlwjKJNMEEI/AAAAAAAAA-Y/ZZfz0LR6Yjg/s400/01-ev.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Pencereden görünen&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/ZmirDekiEvTiltShift/photo#5069967350733476034"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/image/a.murat.eren/RlwkcZNMEMI/AAAAAAAAA_s/eFSb3oilwn0/s400/DSC_2102.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Oyun Parkı&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/ZmirDekiEvTiltShift/photo#5069965937689235554"&gt;&lt;img src="http://lh5.google.com/image/a.murat.eren/RlwjKJNMEGI/AAAAAAAAA-o/NyanCrt9m5Y/s400/03-cocuk-hafizasi-baba.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Baba&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://picasaweb.google.com/a.murat.eren/ZmirDekiEvTiltShift/photo#5079385805861607586"&gt;&lt;img src="http://lh6.google.com/image/a.murat.eren/Rn2aeouK2KI/AAAAAAAABfM/NJfnBqh3kbE/s400/DSC_2070.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Giriş&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2007/06/izmirdeki-ev.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-5743306459112811403</guid><pubDate>Sun, 14 Jan 2007 09:43:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-01-14T12:16:09.599-08:00</atom:updated><title>Albino Kurbağa ve Ahmet'in Balığı</title><description>Doktora yapmanın ne kadar ciddi bir sorumluluk ve ne kadar zorlu bir süreç olduğunu bu süreci yaşamış ya da yaşamakta olanlar bilirler, bilmeyenler ise doktoranın bilimsel literatüre daha önce orada olmayan bir çentik atmak gibi bir hedefi olduğunu düşündüklerinde kolaylıkla mevzunun çapı hakkında fikir sahibi olabilirler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel araştırma aktivitesi ve bu esnada yapılanlar muhakkak çalışılan alana bağlı olarak değişiklik gösteren bir şey. O'nun da kendi içerisindeki alanları birbirinden farklılık gösteriyor olsa da, biyoloji, bence doktora yapmak için en zorlu alanlardan birisi. Biyolojik araştırmaların tıp alanındaki açılımları göz önünde bulundurulduğunda ne kadar önemli oldukları da yadsınamaz bir gerçek olduğundan gençlere "sakın biyoloji doktorası yapmayın" demek yerine, bu taşın altına elini sokmaya cesaret edenlere ekstra bir saygı duymak gerektiğini düşündüğümü söylemekle yetineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyologları diğer alanlarda çalışanların pek aşina olmadığı ve üstesinden gelmenin güç olduğu bir kaç problem bekliyor. Bu bu problemlerden bir tanesi "zaman"; belirli bir esnada kesinlikle deneyin başında olma mecburiyeti. Deneyde kullanılan kimyasal reaksiyonun belirli bir fazında ya da denek canlının gelişiminin belirli bir noktasında bilim insanının müdahale etmek için deney mahalinde olması şart. Bir deney belirli bir aşamasına 9 saat sonra ulaşacaksa eğer, 9 saat sonra saatin kaç olduğu deney sahibi için üzücü bir ayrıntıya dönüşüp, mesela gece 03'te sıcak yatağını terk edip kimsenin olmadığı üniversite binasına giderek laboratuvarın ışıklarını yarım saatliğine yakmasını gerektirebiliyor. Elbette deneyler bu sürelerin mantıklı zaman dilimlerine denk geleceği şekilde planlanabiliyorlar, fakat bu her deney için mümkün olmayabiliyor. En azından Louisiana Eyalet Üniversitesi'nin Sağlık Bilimleri Merkezi'nde gelişim biyolojisi doktorası yapan B. Duygu Özpolat için arada bir mümkün olamadığını biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdealizmin verdiği güç ile göğüs gerilebilecek bu gerçek dışında Duygu ve diğer biyologlar için problem teşkil etme olasılığı çok yüksek olan bir diğer konu, aşağıda objektife gülümseyen, bilimsel adı &lt;i&gt;Xenopus Laevis&lt;/i&gt; olan kurbağanın başına ne geleceğini ne yazık ki pek iyi biliyor olmaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/01-Lab-1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/01-Lab-1.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir başka laboratuvarda doğmuş ve tek varlık sebebi belki de hiç bir sonuç alınamayacak bir deneye materyal sağlamak olan bu kurbağa yüksek olasılıkla bir kaç gün önce beraber yüzdüğü arkadaşının embriyoları üzerinde çalışan Duygu'yu seyrederken, bu penceresiz, florasan ışıkla aydınlanan mum kokulu odada neler olup bittiği ile ilgili pratik tahminlerin ötesinde pek bir fikri yok muhtemelen. Bu albino kurbağa ile birbirimizi en iyi anladığımız konu bu olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/02-Lab-2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/02-Lab-2.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu kurbağaların dişi olanları sıkılarak yumurtaları elde edildikten sonra öldürülüyorlar. Erkeklerden spermlerinin alınması işlemi ise zaten ölümlerinin ardından gerçekleşen küçük bir neşter operasyonu ile gerçekleştiğinden yaşamaları mümkün olmuyor, fakat dişilerin yumurtaları vücutları sıkılarak alınıyor ve aslında vazifelerini yerine getirdiklerinde gayet sağlıklı oluyorlar. Yine de doğaya bırakılmaları gibi bir şey söz konusu değil. Kurbağa önce buz dolu bir kovaya konulup bekletilyor. Soğuk kanlı bir canlı olan kurbağanın hayatsal işlevleri soğuk nedeni ile yeterince yavaşladığında küçük bir makas ile omuriliğini keserek hızlı ve acısız olduğu tahmin edilen bir operasyon ile yaşam vücudundan kovuluyor. Öte yandan farelerde ise bu işlemin farenin başına bastırılıp kuyruğunun kuvvetli bir şekilde çekilmesi sureti ile gerçekleştiğini öğrendim. Boynu kırılan fare de nispeten acısız bir yolla yaşama veda ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bunları hiç bir bilim insanı hoşlanarak yapmıyor, fakat bu bilimsel araştırmanın bir zorunluluğu. Yaşam bilimi ile ilgili çalışan insanların canlıların üzerinde çalışma zorunlulukları, öte yandan doğal dengeyi korumanın önemini en iyi bilen insanlar olarak laboratuvarlarda kullanılan canlıları neden doğaya salıveremeyeceklerini pek iyi biliyor olmaları çok ironik. Bu konuda kurbağalar ve fareler de dahil olmak üzere herkes üzgün. Fakat yapılacak bir şey yok, bunları düşünmeye vakit yok: Duygu en nihayetinde çok kistli böbrek hastalığının sebebine ışık tutabilmek amacı ile çıktığı yolda çeşitli veriler toplamak için yaptığı bir diğer deneyde kullandığı embriyolar ile ilgilenmek zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/03-Lab-3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/03-Lab-3.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Cumartesi gecesi saat 00:51'de laboratuvarda bir oraya bir buraya koşturan Duygu cephesinde durum bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/06-Lab-6.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/06-Lab-6.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tulane Üniversitesi'nde doktora yapan, fareler ve anlatmaya çalışmasına rağmen pek anlamadığım bakteri kültürleri üzerinde çalışan Ahmet'in efektif laboratuvar yaşantısının Duygu'nunkinden belki de tek farkı, balığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/04-Lab-4.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/04-Lab-4.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;O da gecenin bir saatinde olmayı isteyebileceği yerler listesinde en üstte olmadığını tahmin ettiğim bir yerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplamda herkes neyi neden yaptığını, neden bulunduğu yerde olduğunu gayet iyi biliyor olsa da, zamanın amaçlarımızı ve büyük resmi unutturduğu lokal kesitlerinde yüzümüze koyduğu ifadelerden birisi var Ahmet'in de yüzünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeylerde sorun var o akşam, hem Ahmet'in hem de balığın canı olan bitene o kadar sıkkın ki ben de ortamdaki elektriğe kapılıyor, deneye lanet edip "nasıl ya? neden çalışmamış ki?" diyorum içimden. Ahmet bir ümit başka bir odada olan mikroskopun başına geçiyor ve ışıkları söndürüyor, olmayınca bir de görüntüyü bilgisayardan izliyor. Ben o esnada yapabileceğim en iyi şeyi yapmaya çalışıp ekrandaki noktaları saymaya çalışsam da bir farenin daha boşa gittiği ve bu deneyden bir sonuç alınamadığını öğreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/05-Lab-5.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/05-Lab-5.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet genetik olarak mutasyona uğratılmış fareler üzerinde çalışıyor, istenen özelliklerin baskılandığı bir mutanta sahip olmak uzun ve zorlu bir süreç. Memeli bir hayvan olan, kurbağa gibi bir seferde onlarca embriyo ortaya çıkartamayan ve embriyo gelişimi kurbağaya göre çok daha yavaş olan fare üzerinde çalışmanın kendine has zorlukları ve dezavantajları var. Ahmet'in fare ile çalışıyor olmasının benim açımdan da bir dezavantajı olduğunu farelerin kafeslerindeki yiyeceklerden gelen keskin kokuyu hissedince fark ediyorum. Bir self portre çekiyorum ve labdan çıkıyoruz. Canımız sıkkın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/08-Lab-8.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/08-Lab-8.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Orleans'ta gece olunca şehre mistik bir yalnızlık çöküyor. Sokaklar boş, az önce terk ettiği laboratuvarında çalışmayan bir deneyin sonucuna kızgın bir doktora öğrencisi bir kaç hafta sonra kaza yapıp devrileceği ve içinden tırmanarak çıkmak zorunda kalacağı Jipin kapısında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Lab/photos/07-Lab-7.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px;" src="http://meren.org/essays/Lab/photos/07-Lab-7.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet iyi, kazayı yara almadan atlattı. Ahmet'in 4 aydır çalışmayan deneyi bir kaç gün önce sonuç verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygu 2 gün sonra doktora yeterlilik sınavına girecek. Yaklaşık 2 haftadır geceli gündüzlü çalışarak yazdığı raporunu henüz bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurbağa öldü. Bayrağı bir başka gülümseyen kurbağayaya devrederken buz dolu bir kova içerisinde geldiği o binayı bir peçeteye sarılarak biyolojik atıklar içerisinde terk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet'in balığı da dahil olmak üzere herkes işin bu kısmı ile ilgili üzülmeye devam ediyor.</description><link>http://meren.org/blog/2007/01/iki-biyoloji-laboratuvar.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116443460770640651</guid><pubDate>Sat, 25 Nov 2006 04:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-24T22:03:28.260-08:00</atom:updated><title>Nikon D200</title><description>Uzun zamandır kullandığım emektar Nikon D70'im birlikte yaşadığımız sayısız maceranın ardından yerini bir Nikon D200'e bıraktı. En azından onu özleyeceğimi söyleyebileceğimi umuyordum. D200'e ısınma sürecim bu kadar hızlı olmasaydı, söyleyebilecektim de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygusal bir kişi olarak ekipmanın insanın ürettikleri üzerinde çok büyük bir etkisi olmadığını kanımın son damlasına kadar savunabilmeyi dilerdim. Fakat ne yazık ki buna pek inanmıyorum. Buna inanmazken "eşeğe altın semer vursan eşek, yine eşek" sözünü de inkâr etmiyorum. Zaten hiç bir şey üretemeyecek birisinin elinde 10 dolarlık bir point-and-shoot kamera da olsa, 15.000 dolarlık bir Leica da olsa sonuç çok fazla değişmeyecektir fakat söyleyecek bir şeyleri birikmiş olan kişinin elindeki ekipman ne kadar iyi ise, söyleyeceklerini o kadar başarılı şekilde ortaya koyabileceğine inanıyorum. Doğrudan "iyi ekipman = iyi iş" eşitliğini ortaya atmasam da bu eşitliğin iki tarafındaki kavramların birbiri ile çok da ilgisiz olduğunu düşünmüyorum. Bence insanın üst sınırını çoğunlukla ekipman temsil ediyor.. En basitinden geniş açı bir lensiniz yoksa bazı fotoğrafları hiç çekemiyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://cekirdek.uludag.org.tr/%7Emeren/pics/ben-d200-ve-kedi.jpg" title="ben, d200 ve kedi" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nikon D200 çok güçlü bir kamera. Internet'te tonla kritiğini bulabileceğiniz için teknik ayrıntıları bir kere daha yazmanın bir anlamı yok. Fakat -zaten etkileneceğim aşikar olan özellikleri dışında- beni D200 ile igili en çok etkileyen şeyler şunlar oldular:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;D200'ün gövdesi muazzam bir işçiliğe sahip. Magnezyum alaşımı olan gövdenin üzerindeki malzeme de çok profesyonel. Elime aldığımda daha önce tuttuğum bütün kameraları unuttum. Kendisi ziyadesiyle güven verici bir kararlılığa ve ağırlığa sahip.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Her fotoğraf makinesinin kendisine özgü bir shutter sesi vardır (bir arkadaş bir kaç tanesinin sesini &lt;a href="http://www.ne.jp/asahi/japan/manual-camera/shutter1.htm"&gt;burada&lt;/a&gt; yayınlıyor mesela). D200 ile çektiğim ilk fotoğrafın ardından duyduğum shutter sesi tam anlamı ile "beni benden aldı". Aynanın kalkıp geri inmesi çok smooth (bunu daha iyi ifade eden bir kelime aradım, mamafih bulamadım). Ayrıca kamera profesyonel bir özellik olan Mirror Lock Up kipine sahip. Bu kipte fotoğraf çekerken deklanşöre ilk basışınızda ayna kalkıyor (vizörden bir şey göremiyorsunuz) ve öylece bekliyor (lensten gelen ışık perdenin üzerine düşüyor, fakat perde henüz kapalı olduğu için sensöre ulaşmıyor; fotoğraf çekilmiş olmuyor), deklanşöre ikinci kez bastığınızda ise perde açılıp kapanıyor ve ayna iniyor. Böylece makine oradaki mekanik hareketten minimum etkilenmiş oluyor.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen günlerde bu yazıyı güncelleyebilirim.. Şimdilik bu kadar yeter (sıkıldım yazmaktan).</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/nikon-d200.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116365013419878965</guid><pubDate>Thu, 16 Nov 2006 03:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-15T21:47:47.986-08:00</atom:updated><title>"Bir Şeyin Sanat Eseri Olması İçin Ne Lazım?"</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/cortex" rel="tag"&gt;cortex&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Haftada bir kaç kez &lt;a href="http://meren.org"&gt;anasayfam&lt;/a&gt;ın ve günlüğümün çeşitli istatistiklerine ve özellikle insanları günlüğüme getiren Google aramalarının neler olduğuna bakmayı ihmal etmiyorum. Bu günlük yazısının başlığı da bir Google araması ile siteye yolu düşmüş birisine ait. İstatistik demişken son bir ayda bu sayfalara gelenlerin dünya gezegeni üzerindeki dağılımları yaklaşık olarak şöyle imiş (günlüğe gelen feedback'lere bakan da biz bize takılıyoruz sanar):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" src="http://meren.org/images/meren.org-bolge.png" alt="http://meren.org/images/meren.org-bolge.png" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında başta böyle provokatif bir soruya yanıt yazmaya niyetim yoktu (smiley). İsteksizce "neden böyle bir yazı yazayım ki" dedim kendi kendime. Fakat bir on saniye daha düşününce hiç bir şeyin tanımını yapmadan, bir şeylerin o &lt;i&gt;tanımlamadıkları&lt;/i&gt; kavramların, "tamamıyla dahilinde" ya da "tamamıyla haricinde" olduğunu büyük bir cesaretle söyleyiveren ve bu konuda iddialaşan insanlara karşı içimde beslediğim antipatinin beni bu konuda yazmaktan başka bir yolla boşaltamayacağım bir enerji ile doldurduğunu hissettim. Hem düşüncelerimi paylaşmamda ne sakınca olabilirdi ki? (son sözler).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şeyin sanat eseri olması için ne lazım? Bunun yanıtını tek bir cümle ile verebilecek cürete sahip birisinin aynı zamanda aklı başında birisi olma ihtimaline bu günlerde pek inanmıyorum (çok pesimistim son zamanlarda); hele de bu tip konularda çalışan akademisyenlerin bile üzerinde anlaştığı ortak bir çerçeve yok iken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda soruyu biraz değiştiriyorum ve vereceğim yanıt ile hem "sanat", hem "sanatçı" hem de sorunun orjinalinin aradığı yanıta dair benim sahip olduğum görüşlere ışık tutacak bir forma sokuyorum: "Sanat eserlerinin ortak özellikleri nelerdir?".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sanat eserlerininin, ortak özelliklerinden bahsedilebilecek kadar formal bir kalıba sokulmaya çalışılması benim kafamdaki sanat anlayışı ile çelişen bir düşünce; bir şeyin sanat olduğundan ne kadar bahsedemezsek bir şeyin sanat olmadığını da o kadar iddia edemeyiz. Öte yandan bu günlüğe arada bir göz gezdiren, "sanat", "sanatçı" ve "sanat eseri" konularında benden çok daha deneyimli ve bilgili kimseler olduğunu biliyorum, belki onlar bu paragrafın ilk cümlesi ile ilgili farklı görüşlere sahiptirler, bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber kendi adıma Salvador Dali'nin "The Persistence of Memory" isimli tablosu ile Marcel Duchamp'ın "Fountain" isimli pisuvarı arasında ya da Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" isimli romanı arasında belirgin bir fark göremiyorum. Bana göre saydıklarımın her biri birer sanat eseri ve kendi aralarında ortak olan bir takım özellikleri de yok değil. Yani kalıplara sokmak istemediğim bir şeyin ortak yönlerini hissediyor olmaktan da geri kalmıyorum. İşte bu noktada kendi kendime yeten bir tanım yapmak beni rahatsız etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşla göz arasında revize ettiğim sorunun yanıtına dönersek bence şunlar sanat eserleri için kabul edilebilir ortak özellikler:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt; Elzem ya da sıradan ihtiyaçlara cevap vermek için üretilmezler.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Farklı seviyelerde algılanabilirler ve farklı yorumlara açıktırlar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; İçerdikleri fikirleri ortaya çıkarmak için yaratıcı algılama gerektirirler.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Bu saydıklarım ilk aklıma gelenler ve kuvvetle inandıklarım. Ek olarak bir alt seviyede şunları sayabilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt; Ortaya çıkışlarının ardında özgün ve sıradışı bir düşünce vardır.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Beceri gerektiren bir çaba sonunda ortaya çıkartılırlar.&lt;/li&gt;&lt;li&gt; İçerdikleri fikirler akla kolay gelir türden değildir.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Bu özellikler aynı heykeltıraş tarafından yapılabilecek bir "nazar boncuğu" ile "düşünen adam" heykeli arasındaki farkı kendime anlatabilmeme olanak sağlıyor (fiziksel boyutlarına ve harcanan emeğe takılmayın). Bu özelliklerden yola çıkarak bir şeylerin kategorizasyonunu kendimce daha net yapabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif olanın anladığını ve daha fazlasına ihtiyacı olmadığını bildiğimden yazmaya devam edip her ayrıntıya değinmeye gerek duymuyorum, fakat ilerleyen bir tarihte bu perspektiften fotoğraf mevzusunu nasıl değerlendirdiğimi yazabilirim belki..</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/bir-eyin-sanat-eseri-olmas-iin-ne-lazm.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116322725260688869</guid><pubDate>Sat, 11 Nov 2006 06:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-10T22:47:39.940-08:00</atom:updated><title>Adams Street between Hickory and Birch</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/new-orleans" rel="tag"&gt;new-orleans&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Artık yok size öyle uzun uzun cümleler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img style="width: 640px;" src="http://meren.org/gallery/cemetery/photos/01-July-13.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolleksiyonun tümünü görmek için fotoğrafın &lt;a href="http://meren.org/gallery/cemetery/"&gt;buraya&lt;/a&gt; tıklayın. O kadar :/</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/adams-street-between-hickory-and-birch.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116305639595676530</guid><pubDate>Thu, 09 Nov 2006 06:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-08T23:15:05.320-08:00</atom:updated><title>World Press Photo - 2006 Winners</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/contest" rel="tag"&gt;contest&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="border: 1px solid rgb(0, 0, 0); margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left;" src="http://www.worldpressphoto.nl/templates/World_Press_Photo/images/WPP_logo.gif" alt="" border="0" /&gt;&lt;a href="http://www.worldpressphoto.nl"&gt;World Press Photo&lt;/a&gt;'yu muhtemelen bilmeyen yoktur (birinci çoğul şahıs öznesi üzerine inşa edilmiş bu klişe girişten ötürü özür dilerim). &lt;a href="http://tinyurl.com/6g652"&gt;50 yılın en iyi haber fotoğrafları&lt;/a&gt; seçkisi ile gönüllerimizde taht kurmuş olan WPP, 1955 yılından bu yana varlık gösteren, gördüğüm kadarı ile haber fotoğrafçılığı camiasında çok ciddi bir yeri olan ve kâr amacı gütmeyen Hollanda merkezli bir organizasyon. Yaptıkları ile fotojurnalizmin gündem oluşturmadaki gücü ve bilgi akışının önemini perçinliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendileri, 2006 yılı ödüllerini duyurmuş durumda. Uzun zamandır varlığını tahmin ettiğim ödül sahiplerinin fotoğraflarını ancak bu gece inceleme fırsatı buldum. Çok etkileyici galeriler mevcut kesinlikle. Beni en çok etkileyen ise aşağıdaki fotoğrafın da içerisinde olduğu ve Todd Heisler'a ait olan galeri oldu. Bu galerinin tüm fotoğraflarına &lt;a href="http://tinyurl.com/y3e8ou"&gt;buradan&lt;/a&gt; ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img style="display: block; border: 1px solid rgb(0, 0, 0); margin: 0pt 10px 10px 0pt; text-align: center;" title="Copyright Todd Heisler, World Press Photo" src="http://www.worldpressphoto.nl/images/photocache/photos/2006/People%20in%20the%20News/PNS1/PNS1-JK-1555_520x345x90.jpg" alt="miiv" border="0" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galeriyi altında yazan açıklamaları da okuyarak izlemenizi tavsiye ederim. Elbette bu noktada beni etkileyenin haberin içeriğinden ziyade Heisler'ın konuyu ele almadaki başarısı olduğunu itiraf etmeliyim. Zira kendisi arkadaşım olsa, "gidip bir de diğer taraftakilerin ailelerine soraydın bakalım, sevdiklerinin parçalarını toplayabilmişler mi" demekten geri kalmazdım. Her neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazananlar sayfası &lt;a href="http://tinyurl.com/7nm2y"&gt;burada&lt;/a&gt;, izlemenizi tavsiye ederim boş bir vaktinizde. Hem belki beni şaşırtıp galerilerden ya da tek fotoğraflardan en çok hangisini beğendiğinizi ve nedenini de yazarsınız ;)</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/world-press-photo-2006-winners.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116270804159868427</guid><pubDate>Sun, 05 Nov 2006 05:55:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-05T20:28:16.146-08:00</atom:updated><title>Yeni bir Lens Procesi</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/photography" rel="tag"&gt;photography&lt;/a&gt; &lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafta optik ve geometrik bozukluk mevzularına kafayı takmış bir insan olarak bu gün yine bir takım makaleler okuyor, bir takım fotoğraflar izliyordum (daha önceki, pinhole macerasını okumak isteyenler için: &lt;a href="http://meren.org/blog/2006/06/pinhole.html"&gt;1&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://meren.org/blog/2006/06/nikon-d70-ile-pinhole.html"&gt;2&lt;/a&gt;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma -sonradan yine zaten başkaları tarafından bulunmuş ve hali hazırda ekmeği yenmekte olduğunu öğreneceğim- dahiyane bir fikir geldi. Önce kendi lenslerim ile bir takım denemeler yaptım, olmadı. Neden olmadığını kısa bir süre düşündükten sonra anladım. Derdime neyin çare olacağını biliyordum ve bu çareye sahip olma ihtimali olan birisini tanıyordum. Hemen Craig'i aradım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;- Hey Craig, sende orta format bir Hasselblad vardı değil mi?&lt;br /&gt;- Evet?&lt;br /&gt;- Üzerindeki lens 80mm idi değil mi?&lt;br /&gt;- Hı hım.&lt;br /&gt;- Acilen 80mm. orta format bir lense ihtiyacım var, bu sıralar kullanmıyorsan lensi ödünç alabilir miyim?&lt;br /&gt;- Kullanmıyorum, istediğin zaman alabilirsin. Fakat senin Nikon mount'una oturmayacaktır.&lt;br /&gt;- Sorun değil onu ben halledeceğim.&lt;br /&gt;- Yine neler karıştırıyorsun?&lt;br /&gt;- 2 saate kadar oradayım.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Craig'e neler karıştırdığımı anlatmanın en iyi yolunun bir fotoğrafını çekmek olduğunu biliyordum; bir fotoğraf bin kelimeye bedeldi, benimle ilgilenmediği sırada eğreti oyuncağımı sinsice ona doğrulttum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img style="text-align: center; display: block;" src="http://meren.org/gallery/people/photos/10-Craig-Mammano-%28Taken-by-using-an-handmade-tilt-shift-lens%29.jpg" alt="handmade tilt shift" border="0" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bu fotoğraf üzeirinde -kendisini siyah beyaza çevirmek dışında- hiç bir dijital düzenleme yapılmadı ;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(David Burnett'a selam ederim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;Bir gün sonra gelen edit&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;: Boş durmadım çalıştım. Biraz sancılı bir sürecin sonunda ilk ev imalatı kaydır-eğdir lens düzeneğimi bitirdim. Deneme amaçlı bir kaç fotoğraf çekmek üzere dışarı çıktım. Performans müthiş, tam hayal ettiğim gibi oldu. İşte sonuçlardan ikisi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img style="text-align: center; display: block;" src="http://meren.org/gallery/misc/photos/handmade-01.jpg" alt="handmade tilt shift" border="0" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;img style="text-align: center; display: block;" src="http://meren.org/gallery/misc/photos/handmade-02.jpg" alt="handmade tilt shift" border="0" /&gt;&lt;/center&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/yeni-bir-lens-procesi.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116250960475570854</guid><pubDate>Thu, 02 Nov 2006 21:35:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-03T16:05:29.596-08:00</atom:updated><title>Halloween 2006 - New Orleans</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/photo-essay" rel="tag"&gt;photo-essay&lt;/a&gt; &lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt; &lt;a href="http://del.icio.us/meren/new-orleans" rel="tag"&gt;new-orleans&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Halloween'de dışardaydım. İnsanları izledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen Amerikalıların umutsuzca, eğlenmeye ve anlamlı bir şeyler yapmaya dair dinmeyen bir açlık hissettiklerini düşünüyorum bir süredir. Her tür etkinlik fırsatında sokaklara çıkıp birbirlerinin yüzüne boş boş bakmalarına, insanlarla olabilecek en yüzeysel konulardan konuşup bir hiç aramayacakları telefon numaralarını birbirlerine verdiklerine tanık olmak beni bir çok anlamda gerçekten üzüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dünyanın bir sürü ülkesinde yıllardır dökülen kanların sorumlularını seçenler bu insanlar mı yani?" demekten kendimi alamıyorum. Bu insanların nasıl bu kadar yüzeysel, yalnız, mutsuz, tedirgin ve doyumsuz bir hale geldiğini ile ilgili tahminlerim var, fakat yine de net bir şekldie bilmiyorum. Siz de Amerika'nın son 50 yılını benim gibi kaçıranlardansanız üzülmeyin, bu geçişi anlamak için halâ bir şansımız var. Çünkü burada yapılan her şeyin bir tekrarı Türk medyası tarafından sırası ile icra ediliyor. Her neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Halloween/photos/05-05.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 640px;" src="http://meren.org/essays/Halloween/photos/05-05.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu memlekette insanlar birbirleri ile konuşmak ve iletişim halinde olmak için geçerli bir neden arıyorlar. Örneğin bir partide birilerinin diğerlerinin yanına gitmesi ve "merhaba" demesi çok normal. Ya da Halloween'de birisinin kostümünün ne kadar muhteşem olduğundan dem vurup onunla sohbet etmek, yine çok normal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Halloween/photos/06-06.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 640px;" src="http://meren.org/essays/Halloween/photos/06-06.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber geriye kalan "günlük yaşam" zamanlarında herkes o kadar tedirgin görünüyor ki, geçerli bir nedeniniz yoksa birisi ile konuşmaya çalışmanızın karşıdaki tarafından bir tehdit unsuru gibi algılanması işten bile değil. İnsanların sokakta birbirlerinin yarım metre ötesinden geçerken sessizce de olsa "excuse me" demesinin sebebinin "nezaket" ve "saygı" ile ilgili bir şeyler olduğunu düşünmüş olsam da şimdi kafamda bir şeyler yerine pek güzel oturuyor. Buraya geldiğimden beri herhangi bir Amerikalı ile yaptığım herhangi bir sohbeti, İstanbul'da tanıştığım taksicilerden herhangi birisi ile yaptığım ayaküstü sohbetlere dahi değişmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma geldi, bir keresinde bir taksici ile tartışırken konu şimdi nedenini tam olarak hatırlamadığım bir şekilde 35 ile 3'ün çarpımına gelip dayanmış ve taksici beni şu şekilde azarlamıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;- Sizin gibiler yüzünden 100 lirayı bile bir araya getiremiyoruz işte. İlla sıkışık yoldan götüreceksiniz beni.&lt;br /&gt;- İyi de 100 lirayı geçiyor işte senin söylediğin şekilde hesaplayınca?&lt;br /&gt;- Nasıl geçiyor be, nasıl geçiyor?&lt;br /&gt;- E 35 ile 3'ü çarparsan 105 ediyor abi..&lt;br /&gt;- 105 ediyor öyle mi?&lt;br /&gt;- Evet?&lt;br /&gt;- Sizin gibi mühendisler yüzünden bu ülke bu hale geliyor işte. Sen matematiği kimden öğrendiysen ona selam söyle!&lt;br /&gt;- Haydaa..&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksici amca -yaptığım alıntı kısmı da dahil olmak üzere- o tartışmada sonuna kadar haksızdı ve beni kızdırmayı başarmıştı. Fakat şimdi düşününce bu samimiyetin, bu cesaretin ve bu açıksözlülüğün bir nimet olduğuna ve kaybolmaması gerektiğine inanıyorum. Bir yerlerde adını koyamadığı bir sorun olduğunun farkında olan, iletişemeyen, doğal ve samimi olmayı unutmuş ve bu açığı kapatmak için türlü yapmacıklıklar ile herkesin birbirini kandırdığı bir tüketim toplumunu görünce insan bazı şeylerin kayboluşuna daha çok üzülüyor. Amerikalıların çok ciddi bir kısmı birilerinin daha fazla kazanması ve istediklerini daha pürüzsüz bir şekilde yapabilmesi için hazırlanması yıllar almış bir sera ortamına doğuyor, orada yaşıyor ve orada ölüyor. Burada üzülünecek ve hisse çıkarılacak bir şey var mı? Bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halloween akşamı dışarda geçirdiğim süre boyunca hiç bir bara girmedim. Sokakta neler olup bittiğini anlamaya, insanlar arasındaki iletişim sirkülasyonunu izlemeye çalıştım. İnsanları kategorize ederken aceleci olmayı hiç sevmem, fakat bir kaç tür insan vardı gözüme çarpan. Grup halinde gelmiş ve kendi aralarında eğlenenler, grup halinde gelmiş ve başkaları ile eğlenenler, grup halinde gelmiş ve "hani eğlenecektik hocam?" şeklinde ortalığı süzenler, kostüm giymeden gelmiş ve kostümleri ile eğlenen insanları sert yüz ifadeleri ile inceleyen Meksikalılar, ne kadar fotoğraf çekersem o kadar kârdır mantığı ile hareket eden turistler gibi Halloween stereotipleri arasında özellikle iki tanesi vardı ki, beni gerçekten etkiledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalılar her ne kadar kendilerine ait bir bayram da sansalar, Halloween'in kökeni milattan önce 5. yüzyıla, Kelt'lere kadar uzanıyor. O zamanlar insanlar yaz ayının bitişine denk gelen bu tarihlerde o sene ölmüş olan ruhların ortaya çıkıp kendilerine beden aradıklarına inanıyorlarmış (bu konuda ne kadar ciddilermiş bilmiyorum). Bu etkinliğin kapsamı ise, bedenlerinin ele geçirilmesine engel olmak isteyen insanların ruhları korkutmak ve eli boş döndürmek için kostümler giyerek ortada ürkünç şekilde dolaşmaları imiş. Böylece Halloween'in gerçek ruhları kendilerine hiç bir beden bulamadan geri dönerlermiş. İşte yukarıda beni etkilediğini söylediğim iki stereotipten birisini 'gerçek halloween ruhları'na benzettim; bir ümitle gelen fakat eli boş dönen, bir açıdan bakınca durumuna üzülünebilecek "yalnızlar" analojisi ile... Ortamda azımsanmayacak sayıda, kostüm hazırlamış, onu giyip gelmiş ve olan biteni tek başına izleyen insan vardı. Bir şekilde içerde olmak isteyip, gereken hazırlığı yapıp, fakat vakit geldiğinde bir türlü cesaret edemeyen ve dışarda kalanın pişmanlığı ve dargınlığı ile izliyorlardı sanki etrafta olan biteni. Halloween'in gerçek ruhları... Açıkçası Halloween kafamda bu insanlar ile anlamını buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Halloween/photos/03-03.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 640px;" src="http://meren.org/essays/Halloween/photos/03-03.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve elbette tamamen ayrı bir dünyada yaşayan siyahlar. Gece boyunca bir kaç istisna dışında hiç kostüm giymiş olan siyaha rastlamamama rağmen her zamankinden daha kalabalık olmaları aslında bu eğlenceyi önemsediklerine dair bir işaretti benim için. "Bir şekilde sizi görmek, kendimizi göstermek istiyoruz fakat bu aptal şeyin bir parçası değiliz ve eğlenemeyecek kadar çok kızgınız tamam mı? Sizi affetmediğimizi hatırlatmak için geldik, bir arkadaşa bakıp çıkacağız!" bakışları ile caddelere teşrif etmiş siyahi gençlerin bir kısmı oradan oraya sanki acilen bir yere yetişmeleri gerekiyor ve tamamen mecburiyetten ötürü insanların eğlendiği bu sokaklardan geçiyormış gibi hareket ederken, bir kısmı da kızgın repçi/gang bakışları ile "diğer arkadaşlarımızı bekliyoruz, yoksa elbette bu aptal ortamda durmaya hiç niyetimiz yok" ifadeleri ile ortalığı süzüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Halloween/photos/07-07.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 640px;" src="http://meren.org/essays/Halloween/photos/07-07.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Halloween'in benim için tek korkunç yanı yukarıda anlattıklarım değildi ve Halloween'de insanın korkulacak hiç bir şey ile karşılaşmayacağını sananlar aldanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://meren.org/essays/Halloween/photos/09-09.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 640px;" src="http://meren.org/essays/Halloween/photos/09-09.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;"&gt; * "Murder 1 Boys" isimli fotoğraf &lt;a href="http://biyolokum.blogspot.com" target="_blank"&gt;B. Duygu Özpolat&lt;/a&gt; tarafından çekildi.&lt;/span&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/halloween-2006-new-orleans.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116242708099665772</guid><pubDate>Wed, 01 Nov 2006 23:57:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-01T16:26:10.313-08:00</atom:updated><title>FILE Magazine..</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Uzun süre önce &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;FILE Magazine&lt;/span&gt; isimli bir web sitesine rastlamıştım Internet'te. Sitenin konsepti çok hoşuma gitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a _target="blank" href="http://filemagazine.com"&gt;&lt;img style="border: 1px solid rgb(0, 0, 0); margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" src="http://meren.org/images/file-magazine.jpg" alt="file-magazine" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;FILE Magazine, web sitesine girdiğinizde size "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;FILE Magazine'e hoş geldiniz. Biz konuyu beklenmedik yollarla ele alan çalışmaları yayınlıyoruz. Alternatif çekimleri, geleneksellikten uzak gözlemleri, tuhaf perspektifleri ... kolleksiyonumuzdaki fotoğraflar geleneksel tasvirleri yeniden yorumlayanlar&lt;/span&gt;" diyor ve ekliyor, "&lt;a href="http://www.filemagazine.com/thecollection/thumbnails_01.html"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraflar bunu bizim anlatabileceğimizden daha iyi anlatırlar&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FILE Magazine'i diğer fotoğraf paylaşım sitelerinden ayıran şey fotoğrafları onların seçiyor olması. Başta pek hoş bir yöntem değilmiş gibi görünse de ben çok sevdim. Bir kaç gün önce aşağıdaki fotoğrafıma FILE Magazine'de yer verildiğinden, bir sorun ya da bilgilerde bir eksiklik olup olmadığına dair bir e-posta aldım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.filemagazine.com/thecollection/archives/2006/10/dreamcatcher_ii.html" target="_blank"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 640px;" src="http://meren.org/gallery/dreamcatcher/photos/03-Dreamcatcher-III.jpg" alt="dreamcatcger" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Benim fotoğrafımın yayınlandığı bir siteyi yücelterek kendimi yüceltmeye çalışıyormuşum gibi görünmek istemiyorum ama, gerçekten çok başarılı çalışmalar var, şiddetle incelemenizi tavsiye etmeden edemeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2006/11/file-magazine.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116231822800540423</guid><pubDate>Tue, 31 Oct 2006 16:32:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-11-03T12:09:03.406-08:00</atom:updated><title>Audobon Zoo</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/fl-799581.jpg" alt="" border="0" /&gt; Hayvanat bahçelerini oldum olası sevmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklı başında herhangi bir kimsenin de, -bu güne kadar yapmamış dahi olsa- üzerinde biraz düşündüğünde sevebilecek bir şey bulabileceğini zannetmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan 50 yıl önce belki insanlar hayvanları bu şekilde alıkoymak için şu gün koşulları ile kıyaslandığında mantıklı bir takım gerekçelere sahiplerdi. Fakat iletişimin geldiği nokta itibarı ile bir hayvanat bahçesinin kolayca sahip olamayacağı hayvanları bile doğal ortamlarında izleyebiliyor, haklarında hayvanat bahçelerinde kafeslerin yanında yazan bilgilendirme küpürlerinin verebileceğinden daha fazlasını öğrenebiliyoruz. Ne çocuklara hayvan sevgisi aşılamak için, ne de egzotik hayvanları tanımak için hayvanat bahçelerine ihtiyaç var. Hayvanat bahçelerinin varlığını anlamlı kılabilecek tek şey onların bir rehabilitasyon merkezi ve doğal hayatı koruma adına nesli tehlikede olan canlıları korumak olabileceğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bu tip bir tesisin finansmanını sağlamak için yine hayvanları kafese koyup insanların ziyaret etmesini beklemek gerekliliği ve aksi muhtemel bir olasılıkta yeterince kâr getirmeyeceği için ticari iştirakçilerin böyle bir merkez inşasına hiç bulaşmayacakları ihtimali de dünyanın en yayılmacı ve saygısız canlısı olan insanoğlunun bir ayıbı olarak ilkokul kitaplarında dahi okutulmalı bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönem TÜBİTAK'ta hayvanat bahçelerinin modernizasyonu için bir projeye girişen, Kardak krizine ve tarih boyunca bize yaptıkları türlü terbiyesizliğe rağmen Yunanistan'a, Aigina Adası'na gidip EKPAZ'da yabani kuşların rehabilitasyonu ve doğaya yeniden kazandırılması için gönüllü olarak çalışan ve bir Panter Emel kadar olmasa da hayvan sevgisi yüzünden çekmediği kalmamış kıymetli biyolog eşimin de bu düşüncelerimin şekillenmesinde payı büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haftasonu onun teklifi ile Audobon Zoo'ya gittik. En son hayvanat bahçesi görüşümün üzerinden takriben 20 yıl geçti. Beni en son Arif Eniştem götürmüştü bir hayvanat bahçesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif Enişte demişken kendisinden biraz bahsetmek istedim şimdi. Arif Eniştem ile tanışıklığımın sebebi kendisinin Annem vesilesi ile Teyze-Yeğen statüsünde tanıyor olduğum Saadet Teyzemin eşi olması idi. Saadet Teyzenin aklımda kalan en ciddi karakteristiği sertliği idi. Kendisi kesinlikle şişman, açık sözlü, hem tatlı hem de ürkütücü bir elektrik alınabilen dağ gibi İzmir cadalozlarından birisiydi. Arif Enişte ise eve geldiğinde çocuklar için şeker getiren, çocuklar şekerleri yerken de krem rengi Anadol marka pikapını satıp dört kapılı kahverengi bir Renault aldığında nasıl da hep beraber gezip dolaşacağımızı anlatan, bıyıklı tatlı bir elektrik ustası idi hatırladığım kadarı ile (o günleri bu kadar az hatırlıyor olmamın kimin kabahati olduğunu bilmiyorum). Kendisi teyzemin aksine, sakin, tığ gibi, kara-kuru uzun boylu bir adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında anneannemden ve kıymetli annemden duyduğuma göre, teyzem ile evlenmeden önce mahallenin kök söktüren serserilerinden birisi olan nezaret kuşu bıçkın Arif Eniştesi, deli gibi aşık olduğu ve bir şekilde evlenmeyi başardığı teyzem tarafından kısa bir süre içerisinde dize getirilmiş, sürekli dayak tehtidi altında varlık göstermeye çalışan azılı bir kılıbık statüsüne hızla terfi ettirilmişti. Çeşitli şekillerde her birimizin kafasında bir karikatürü olan "baskın kadın/ezilen erkek" modunu çok başarılı bir şekilde icra eden bir çiftti bu kimseler uzun lafın kısası. O zamanlar herkesin onlar hakkında bildiği, fakat kimsenin dile getirmediği tek büyük sorunları çocuklarının olmuyor oluşu idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teyzemin sertliği, eniştemin yumuşaklığı ve çocuklara olan aşkı bu şekilde açıklanıyordu. Çocuktum tabi, basmıyordu kafam o zamanlar. İnsanlar bu tip derin konulara girince benim içimde hemen anneanemin bahçesine çıkıp dedemin evinin önündeki incir ağacında görmeyeli bir gelişme var mı diye bir kontrol etme arzusu hasıl oluveriyordu üzerinize afiyet (Anneanemin bahçesinde dedemin evinin ne gezdiği ise ayrı bir mevzudur. Her neyse).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu Arif Enişte bir gün beni sürekli söz verdiği hayvanat bahçesine götürmüştü İzmir'de. 5 yaşında filandım sanırım. Belki herkesle sizli bizli, formal bir şekilde konuşan bir çocuk olduğumdan ötürü bana duyulan sempati yüzünden, belki de sık sık kaybolma konusunda gösterdiğim başarılara artık bir dur denmesi gerektiğine dair inancı yüzünden, şampiyon olmuş takımın teknik direktörü edası ile Arif Eniştenin omuzlarında hayvan kardeşlerimizi tek tek ziyaret ediyorduk o sıcak İzmir günü. Derken aslanların kafesinin önüne geldik. Hayvanlar gergin bir şekilde kafesin içinde dört dönüyorlardı. Aslanların olduğu kafesin önünde yaşanan şu monolog, yıllar boyunca adımın hemen ardından hatırlanan bir monolog'um olarak anılmıştır anneannem ve teyzelerim arasında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;- Arif Enişte, beni hayvanat bahçesine getirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Çok güzel çünkü.&lt;br /&gt;- (O sırada aslandan bir kükreme sesi gelir)&lt;br /&gt;- Peki artık eve dönebilir miyiz lütfen? Anneannem merak ediyordur eminim.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Hayvanat bahçelerini sevemeyişimin ardında "hayvan sevgisi", "her canlının özgürlüğüne olan inanç" gibi felsefik temeller dışında böylesine güçlü bir pratik sebebin yatıyor oluşu ilerde beni bir Panter Emel yapar mı bilemiyorum (yapmasın).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arif Eniştem ile ilgili "birlikte yaşadığımız bir şey" olarak hafızamda yer eden tek paylaşım bu hayvanat bahçesi ziyareti oldu. Bu olay yaşandıktan çok kısa bir süre sonra Saadet teyzemin kanser olduğunu öğrendiğimi, bir kanser olayını insanların neden bu kadar büyüttüğünü ise kısa bir süre sonra teyzemin öldüğünü öğrenince anladığımı hatırlıyorum. Kısa bir süre sonra Arif Eniştemin teyzemin bir fotoğrafını büyütüp evlerinin salon duvarını onunla kapladığını öğrendim. Sonra ten rengi Anadol'unu sonunda satıp, mavi bir mobilet aldığını, evden pek çıkmadığını ve her gün salonda teyzemin o fotoğrafı karşısında içki içtiğini, derbeder bir insan olduğunu öğrendim. Bu olayı da insanların neden bu kadar büyüttüğünü anlamamıştım. Bu mobilet mevzusu yüzünden kendi adıma çok darılmıştım Arif Enişteme. Fakat Arif Enişte de teyzemin ölümünden tam 3 ay sonra öldü. Teyzemin yanına gömdüler. İşte zaman çok üzüldüm. O zaman ne Anadol'un, ne Renault'un bir kıymeti kaldı, üzüntüm yüzünden dargınlığımı da unuttum. Ben o kadar küçükken beni bu kadar üzdüğü için çok istirham ediyorum kendisine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Audobon Zoo diyordum. Giderken yanıma fotoğraf makinemi de aldım. Belirgin bir niyetim yoktu başta. Fakat hayvanları gördükçe aklıma bir proje geldi. Hayvanat bahçelerinin eğlenceli mizacına pek uymayan ve bana bütün bu konseptin hüzünlü tarafını yansıtacak bir fotoğraf projesi.. Bir kaç fotoğraf çektim. Daha sonra tekrar gidip daha ciddi şekilde gerçekleştirmeyi düşünüyorum. Çektiğim fotoğrafları da şuraya koydum, bundan sonra çekeceklerimi de oraya ekleyeceğim: &lt;a href="http://meren.org/gallery/audobon%20zoo/"&gt;http://meren.org/gallery/audobon zoo/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hayvanat bahçelerinde hayvanlara bakarken yapılan güzel şeylerin tümünü unutup onların sıkılmışlıklarını, gerginliklerini ve bıkkınlıklarını görüyorum. Çünkü ne yazık ki yapılan güzel şeyler de yine insanların yaptığı kötü şeyleri düzeltmek için yapılıyor oluyorlar. Dolayısıyla hayvanlar için yapılan çalışmaları zaten geç kalınmış bir özür olarak görmekten kendimi alamıyorum.</description><link>http://meren.org/blog/2006/10/audobon-zoo.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-116156225655547260</guid><pubDate>Sun, 22 Oct 2006 19:26:00 +0000</pubDate><atom:updated>2007-01-08T14:03:47.323-08:00</atom:updated><title>Roland Barthes: Punctum - Studium...</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/photography" rel="tag"&gt;photography&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının konusu Fransız bir felsefeci, düşünce adamı, yazar ve edebiyat kritikçisi olan ve ben doğmadan 3 gün önce hayata gözlerini yuman &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Roland Barthes&lt;/span&gt; ve onun fotoğraf üzerine iki kavramı olan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Punctum&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Studium&lt;/span&gt; olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barthes'in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;semiology&lt;/span&gt; alanında yaptığı çalışmalar ve ortaya koyduğu düşünceler de, bu alanda çalışma yapan en önemli isimlerden birisi olarak hatırlamasına neden olmuş. Onun semiology ile ilgili çalışmalarına yer veremeyecek olsam da aslında yukarıda adı geçen iki kavram onun bu konudaki düşüncelerinin ve görüşlerinin bizi, yani fotoğraf ile ilgili sadece çekmek ya da sadece hakkında konuşmaktan fazlasını yapmaktan keyif alanları ilgilendiren sonuçlarından birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Semiology (göstergebilim), işaretler ve semboller üzerine yoğunlaşmış çalışma alanıdır. Bu alanda, işaretler ve sembollerin belirli işaret sistemleri içerisinde nasıl alt anlamları işaret ettiklerine dair çalışmalar yapılır, anlamın nasıl inşa edildiği ve nasıl idrak edildiği incelenir diyebiliriz. Gerçekten engin bir konudur ve insanın işaretler ve semboller altında düşünce inşa süreçlerini aydınlatmak gibi ütopik bir amacı kendisine yakıştıran insanların omuzları üstünde yükselmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bu arada &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;düşünce&lt;/span&gt; demişken, ben kulunuzun düşünce ile ilgili düşüncelerini yazdığı &lt;a href="http://www.moleschino.org/2006/10/13/aptallik-uzerine/" title="fazla bir şey beklemeyin, fakat dikkatli okuyun"&gt;şu yazı&lt;/a&gt;sına isterseniz bir göz atabilrsiniz. Okuyun diye demiyorum, bir ara orada yazanları fotoğraf ile harmanlayıp Barthes imitasyonu bir insan kesilecek ve bu konuda bir şeyler karalayacak bir insan olarak haber vereyim, kaynak göstereyim dedim ;)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barthes'in 1980 yılında yazmış olduğu, içinde Punctum ve Studium kavramları ortaya attığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Camera Lucida&lt;/span&gt; isimli 120 sayfalık küçük kitabı halâ, akademik çevrelerce fotoğraf teorisi ve fotoğraf kritiği konularında yapılmış yüzyılın en önemli çalışmalardan birisi olarak değerlendiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Konumuzla ilgisi olmayan fakat bu yoğunlukta bir ilgiye maruz kalmış bir diğer kitap ise &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Susan Sontag&lt;/span&gt; isimli deli bir ablamızın 1977 yılında yazdığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;On Photography&lt;/span&gt; isimli kitap. Henüz okumadım, fakat çok fazla tartışılan bir kitap. Kimilerinin "fotoğrafa yapılan büyük bir hakaret" dedikleri bu kitap için kimi başkalarının "fotoğrafın mihenk taşlarından birisi" dediğine şahit oldum. Susan Sontag kesinlikle ilgiyi hak ediyor benim gözümde, bizi ilgilendiren kitabını okuduktan sonra bir yorum yazarım, fakat bu hanımefendinin diğer kitaplarının adına bakınca insan nasıl bir düşünce insanı ile karşı karşıya olduğunu kolayca anlayabiliyor: "Illness as Metaphor", "AIDS and Its Metaphors", "Regarding the Pain of Others" .. Gel de hastası olma. Her neyse, hala takip eden varsa konumuza dönelim.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Barthes bir fotoğrafçı olmadığı gibi fotoğraf konusunda teknik bir birikime de sahip birisi olmamış hiç bir zaman. Camera Lucida'da da, tamamen kendi kişisel bakış açısı ile fotoğrafın ne olduğunu ve kendisine hissettirdiğini tartışarak irdeler. Fakat bu durum, fotoğraf teorisine kazandırdığı iki kavram ile fotoğraf üzerine çalışan insanların kafasını karıştırmaya ve onları derinlemesine etkilemesine engel olmaz. Meşhur bir söz vardır, "Suyu kim icad etti bilmiyorum, fakat balıklar olmadığına eminim" diye. Her neyse. Kitap bir çok kişinin tekrar ettiği üzere her fotoğraf insanının okuması gereken bir kitaptır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimilerinizin "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;hocam bu yazının amacı kitabın reklamını mı yapmak yoksa şu lanet olası Punctum ile Stadyum'dan mı bahsetmek allansen?&lt;/span&gt;" diyerek huysuzlandığını tahmin ettiğimden dolayı konuya giriyorum. Önce Studium ve Punctum'un neler olduğunu tanımlayayım, sonra ne yapacağımı düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle Barthes'e göre Punctum ve Studium fotoğraf içerisinde aynı anda bulunan, fakat birbirlerinden tamamen bağımsız ve birbirlerine uzak iki kavramdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Studium&lt;/span&gt;, fotoğraf içerisinde hangi anlamların yer aldığını anlama, anlamlar arasındaki benzerlikleri ve ilişkileri araştırıp onları kendi bakış açımıza göre değerlendirip fotoğrafı anlamlandırma isteğimizden dolayı hemen hemen her fotoğrafa gösterebileceğimiz ilgiyi anlatır. Yani Studium, inceleme, irdeleme, yorumlama, kafa yorma ve bunların ardından elde edilenler sonucunda fotoğraftaki bir şeye ilgi duymayı, fotoğrafa anlam kazandırma sürecini ifade eder. Studium, fotoğrafın semiolojik (göstergebilimsel) bir incelemesini, fotoğraf içerisindeki simgeler ve semboller ile anlamlar arasında analojiler kurmaya dayalı fikir yürütmeyi kapsar. Örneğin bir fotoğrafın incelenmesi sonucu bulunan her türlü politik, kültürel, tarihi, estetik ya da teknik anlam ve bunlara istinaden yapılan yorum Studium kapsamındadır ve fotoğrafa verilen her türlü tepkinin temelinde "daha önceki bilgilere dayalı anlam bindirme" olayı yatar. Fotoğrafçı ile fotoğraf izleyicisi aynı paydada buluşabilir. Fotoğrafçının fotoğrafa dahil ettiği mesaj izleyici tarafından hemen ve doğru şekilde ortaya çıkarılabilir ya da bunun gerçekleşmesini hızlandırmak için ek bir açıklama ya da spesifik bir bilgi sahibi olmak gerekiyor da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Punctum&lt;/span&gt;, ise fotoğrafın içerisinden beklenmedik şekilde çıkan ve aniden kişiselleştirilen anlamdır. Barhes Punctum'dan fotoğrafın içinden çıkıp sizi delip geçen anlam olarak bahseder. Bu anlamı barındıran obje fotoğraftaki herhangi bir şey olabileceği gibi bir fotoğraf içinde bu anlamı izleyiciye veren hiç bir şey de olmayabilir. Punctum tamamen kişisel ve açıklanamasına gerek olmayan bir etkidir. Punctum'u analiz edip etkinin sebebini anlamaya çalışmak zaten Studium'a girmeye başlar. Punctum izleyiciyi delip geçen bir esrardır, bir nevi fotoğrafın büyüsüdür. Punctum bence fotoğrafın içerisine gizlenmiş, geldiğini gördüğünüzde çok geç kaldığınız bir yumruktur, bu yumruğu size patlatan fotoğrafların ise sizin için yeri ayrıdır. Punctum tamamen izleyiciye özel bir şey olduğu için bir fotoğraf içerisinde onun varlığı fotoğrafçının insiyatifi dahilinde değildir. Punctum izleyici için sarsıcıdır, fakat bir fotoğrafı sevmek için içinde Punctum ile karşılaşmış olmak gerekmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir kaç örnek vermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin aşağıdaki fotoğrafı inceleyeip, altında yazan görüşleri ortaya çıkarmak Studium'a doğru bir örnektir (Fotoğraf Erdal Kınacı'ya, naçizane yorum bendenize ait, bu fotoğrafı çok çok beğenmeme rağmen benim Punctum olarak tabir edebileceğim bir şey yoktu içerisinde):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/0/1/001994/43d420ff67f3f396ec44770fa0d64d12.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; width: 640px;" src="http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/0/1/001994/43d420ff67f3f396ec44770fa0d64d12.jpg" alt="" title="'Kedi Fotoğrafı'" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Fotoğrafın başköşesinde oturan çocuğun, Rönesans dönemi sanat eserleri içerisinde -Hristiyan’lar için ayrı bir önemi bulunan şarabın özü olması nedeni ile de- kendine sıkça yer bulan üzüm meyvesini tutuyor oluşu ve bir heykeli andıran aristokrat estetiği ile, mütevazi üst başı ve sakinlerinden birisi olduğu, samimiyet ve misafirperverliğin simgesi Anadolu evi arasında etkileyici bir kontrast söz konusu. Bize "Sanat için sanat" anlayışını anımsatan bu dönemin değer gören simgelerinden birisi olan üzümün yenmiş ve çöplerinin beyhude şekilde ortalığa saçılmış olması da ayrı bir espiri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bu ironiye dayalı çocuk karakterinin, Mısır tanrıçalarınca güzelliğin, asaletin ve özgürlüğün simgesi haline getirilmiş ve uzun yıllar boyu saygı görmüş olan, Hristiyanlığın yayılmaya başlaması ile beraber ise uğursuz olduğu ortaya atılan kara kedilerden birisine sahip olması ve onunla aynı evi paylaşması da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı" &lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan aşağıdaki fotoğrafta &lt;span style="font-style: italic;"&gt;benim için&lt;/span&gt; bir Punctum mevcuttur ve o da sol üst köşedeki ağaçtır (Bu güzel Haydarpaşa Tren Garı fotoğrafı &lt;a href="http://www.flickr.com/photos/selman/"&gt;A. Selman Nur&lt;/a&gt;'a ait). Elbette Barthes'in Camera Lucida'da bir hata olduğunu itiraf etmesine rağmen yapmaya çalıştığı gibi bu ağacın benim üzerimdeki Punctum etkisinin nedenlerini irdelemeye çalışmayacağım :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/selman-haydarpasa-gari-700058.jpg" alt="" title="Haydarpaşa Garı" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylenecek pek çok şey olmasına rağmen yazıyı daha fazla uzatmamak adına burada kesiyorum, belki daha sonra bu konunun devamı niteliğinde bir şeyler karalayabilrim.</description><link>http://meren.org/blog/2006/10/roland-barthes-punctum-studium.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-115965120469525456</guid><pubDate>Sat, 30 Sep 2006 20:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-10-01T10:39:06.846-07:00</atom:updated><title>Lübnan ile Dayanışma Sergisi</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;span&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Lübnan'da yaşananlara tepki göstermek, eğer elinden gelirse biraz olsun yardım etmek isteyen bir grup fotoğrafsever Fotokritik'in &lt;a href="http://www.fotokritik.com/forum_goster.php?konu_id=35941"&gt;bir forumunda&lt;/a&gt; ne yapılabileceklerini düşünürken içlerinden birisi, &lt;b&gt;Birol Üzülmez&lt;/b&gt;, şunları söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;Ortak sergi organize edelim. Herkesden 30x40 ebadında birer fotoğraf. 40x50 ebadında fotoblok ya da dukato üzerine yapıştırlmış olarak teslim edilsin. Camsız olsun sergileme kolaylığı olsun. Sergiden elde edilecek geliri gönderelim. Bence en anlamlısı bu olur. Bu iş için en uygun yer İstanbul. Önce İstanbuldan başlatalım.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mesajın ardından konusu "&lt;b&gt;Çocuk&lt;/b&gt;" olan ve &lt;b&gt;Lübnan halkıyla dayanışma&lt;/b&gt; adına ve &lt;b&gt;geliri Lübnan’a aktarılmak üzere&lt;/b&gt; bir sergi açma çalışmaları başladı. 45 günlük bir mesaj trafiğinin sonunda hayat bulan sergi bu gün, yani 30 Eylül Cumartesi günü &lt;b&gt;İstanbul Taksim Metro Sergi Salonu&lt;/b&gt;'nda açıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Ekim'e kadar da açık kalacak olan sergide 100 fotoğrafçının, 100 adet çocuk temalı fotoğrafını izleyebileceksiniz. İstanbul'da iseniz, bu sergiye en azından gidip bir uğrayın lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bu dayanışmaya, daha önce değerli dostum &lt;b&gt;Oğuz Dinç&lt;/b&gt;'e ithaf ettiğim şu fotoğrafım ile destek olmaya karar verdim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/hayaller-ve-kurabiyeler-792458.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette fotoğrafı bastırmam, sergi alanındaki görevlilere vaktinde ulaşması için kararlaştırılan yere vaktinde götürmem Amerika'da yaşadığım için mümkün değildi. Bu noktada imdadıma &lt;b&gt;Handegül Koçak&lt;/b&gt; yetişti ve bu işlerin hepsini benim adıma halletti. Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Faika Berat Pehlivan, serginin ilk gününün sonunda foruma şu mesajı gönderdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;İlk günün satılan fotoğrafları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Murat Eren&lt;br /&gt;Rotha Karatay&lt;br /&gt;Yasemin Turan&lt;br /&gt;Yaban Türk&lt;br /&gt;Ahmet Berber&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamı yarın... :)&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serginin ilk gününde satılan ilk fotoğraflardan birisinin benim fotoğrafım olduğunu öğrendiğimde ilkel, ve şu anda utandığım bir sevinç duyduğumu da itiraf etmek istiyorum. Benim gözümde o sergiye giden hiç bir fotoğrafın bir diğerinden farkı yok, fakat bu gerçekten hoş bir sürpriz oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başta böyle anlamlı bir serginin açılması için emek harcayan, bunu bir fikir olmaktan çıkarıp gerçekleşmesine vesile olan herkese teşekkür ederim. Çok fazla isim var anılması gereken. Aklıma gelen ilk isimler Birol Üzülmez, Ümran Davran, Faika Berat Pehlivan, Ali Baydaş olsa da anmayı unuttuğum kişiler olduğuna şüphem yok. Ayrıca fotoğrafları ile katılan benim dışımdaki 99 fotoğrafçıya da yürekten teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence &lt;b&gt;bu serginin duyurulmasına destek olun&lt;/b&gt;, insanların çabaları karşılık bulsun, tepkisini bu gibi alternatif yollarla ortaya koyan insanların sayısı Türkiye'de de artsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergi alanından bir fotoğraf ile bu günlük girdimiz burada bitsin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/konuklarbm5-725486.jpg" border="0" alt="" /&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2006/09/lbnan-ile-dayanma-sergisi.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-115950500526348166</guid><pubDate>Fri, 29 Sep 2006 04:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-09-28T21:54:48.470-07:00</atom:updated><title>Mississippi</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;span&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt; &lt;a href="http://del.icio.us/meren/junk" rel="tag"&gt;junk&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda fotoğraf paylaşım sitelerinin vurdumduymazlığından, adamsendeciliğinden ve yüzeyselliğinden çok bunalmış bir kaç arkadaş bir e-posta listesi açmaya karar verdik. Fotoğraf göndermek, fotoğraflar hakkında atıp tutmak, entel sohbetleri tabir edilebileceklerin de dahil olduğu çeşitli seviyelerde iletişim kurmak ve kaygısızca paylaşmak amacı ile. E-posta listemizin adı da pek afilli: &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Daguerreotype" target="_blank"&gt;Daguerreotype&lt;/a&gt; ;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de dün tam akşam üzeri tam olarak &lt;a href="http://tinyurl.com/jcy3c"&gt;29 55' 52.09" N 90 08' 06.83" W&lt;/a&gt; koordinatlarında, Mississippi kenarında fotoğraf makinem ile güneşin batışını seyrediyordum. Eve geldiğimde, çektiğim fotoğrafı Daguerreotype'a gönderdim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/mississippi-714090.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://cekirdek.uludag.org.tr/~loker/biloker/"&gt;Koray Löker&lt;/a&gt;'in değindiği bir nokta daha önce hayal meyal düşündüğüm bir şeyleri kafamda biraz daha toparlamama ve yazıvermeme vesile oldu. Burada da paylaşayım, Google arşivlesin, belki bir gün bir şeyler arayan birilerinin "hmmm" demesine vesile olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Konu: [daguerreotype] Re: Mississippi..&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Gönderen: "A. Murat Eren" &lt;a.murat.eren at gmail com&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Alıcı: daguerreotype&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Tarih: Thu Sep 28 11:51:53 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Hola,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On Thursday 28 September 2006 02:57, Koray Löker wrote:&lt;br /&gt;&amp;gt; Senin kamuyla paylaştığın hiçbir fotoğrafında görmediğim kadar çok şey var&lt;br /&gt;&amp;gt; fotoğrafın içinde... Gürültülü denebilecek cinsten... Deneme mi, öylesine&lt;br /&gt;&amp;gt; çektin ben lüzumsuz fotokritikleşiyor muyum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Yok deneme değil, öylesine de çekmedim :) Yalnız harika bir tespit yapmışsın, &lt;br /&gt;teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Madem sormuş Koray, ben de bu gürültü mevzusu ile ilgili kendi fikirlerimi &lt;br /&gt;unutmayayım diye yazmak istiyorum aklıma gelmişlerken*.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Bence vizörden izlenen stream içinden aynayı kaldırmak yolu ile *seçilen* her &lt;br /&gt;kare fotoğrafçının ahenk anlayışını barındırır öyle veya böyle (yog yeee). &lt;br /&gt;Gürültü ile ne yapacağı da elbette fotoğrafçının seçimidir.. Bununla başa &lt;br /&gt;çıkmak için hem optik hem de teknik (kompozisyon, kadraj gibi) bir &lt;br /&gt;çok yol mevcut. Son zamanlarda benim yapmaya çalıştığım şey anlatım yükünü &lt;br /&gt;optikten alıp daha çok tekniğe kaydırmak :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Bunu yapmaya çalışmamın iki sebebi var. Birincisi yeterince para ayırırsan bu &lt;br /&gt;yükü optiğin her geçen gün daha iyi taşır, fakat tekniğin gelişmesini ve &lt;br /&gt;oturmasını para ile satın alamazsın. İkincisi gürültü ile başa çıkmayı teknik &lt;br /&gt;ile çözmüş kişilerin fotoğrafları benim hitap etmek istediğim insanlara daha &lt;br /&gt;çok hitap ediyor bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Bir konuyu kadraj içerisinde yaşatabilmek için bir çeşit izolasyon gerekli &lt;br /&gt;muhakkak, en başta "geri kalan hiç bir şeyi kadraja almayarak" bir izolasyon &lt;br /&gt;yaratıyoruz zaten çekerken. Bunun ötesinde bir fotoğrafın fotoğrafçının &lt;br /&gt;istediği gibi görünmesi, onun istediğini göstermesi için perspektif, ışık, alan &lt;br /&gt;derinliği gibi kavramlar var elde. Fakat hepsini bir kenara bırakırsak &lt;br /&gt;izolasyon için en ilkel ve kullanımı en kolay yöntem fokal uzaklığı yüksek &lt;br /&gt;tutmak. Mesela benim bir çok fotoğrafta yaptığım gibi 300mm. objektifi &lt;br /&gt;makineye takıp dışarı fırlamak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Ben izolasyonu çok ilkel bir seviyeye düşürüp herkesin aniden sevebileceği ve &lt;br /&gt;anlayabileceği kararlılıkta ve insanların bir bakışta bitirebileceği &lt;br /&gt;sadelikte fotoğraflar çekmekten vaz geçtim artık (300mm. objektifim bir &lt;br /&gt;kenarda tozlanıyor).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Evet o fotoğraf gerçekten gürültülü. Merih var, Ay var, teller, direkler, &lt;br /&gt;otlar, ağaç, nehir, bulutlar filan falan var. Elinde böyle geniş açı bir &lt;br /&gt;objektif olunca bütün bunları bir gönlündeki gibi fotoğraf içerisine &lt;br /&gt;yerleştirmek bu sırada da asıl konuyu unutmamak zorlaşıyor tabi. Bu fotoğrafı &lt;br /&gt;çekmek için santimetre hesabı yapmam ve sırt üstü yere yatmam gerekti :) &lt;br /&gt;Fakat her baktığımda daha çok beğeniyorum. Asıl güzel olanı sen de bir daha &lt;br /&gt;bakarsan daha çok beğeneceksin :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Objektif karmaşasından kurtuldum, gürültüyü dışarda bırakmak yerine dize &lt;br /&gt;getirmeye çalışıyorum işin özünde..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Anlatabildim mi bilemiyorum..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Bu arada aslında şu hayatta benim çekmeyi istediğim fotoğraflardan birisi &lt;br /&gt;değil bu. Fakat sırf çekmeyi istediğim fotoğraflar etrafımda yok diye ketum &lt;br /&gt;takılıp hiç bir şey çekmeden beklemekten de ayrıca sıkıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;gt; ışığın bol ola ;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Bilmukabele,&lt;br /&gt;-- &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;* This "primitive ideas about photography" article is a stub. Probably you &lt;br /&gt;can help people by expanding it.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -&lt;br /&gt;&amp;nbsp;A. Murat Eren&lt;br /&gt;&amp;nbsp;http://cekirdek.pardus.org.tr/~meren/&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Pub Key ID: 0x527D7293&lt;br /&gt;&amp;nbsp;http://meren.org/&lt;br /&gt;- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan sessiz ve derinden ilerleyen "Fotoğrafı Anlamak" isimli projemizde hareketlenmeler başladı. Ali Baydaş "&lt;i&gt;2 hafta sonra geliyorum&lt;/i&gt;" dedi, bu da demek oluyor ki 1 aya kadar yeni bir sürümümüzü yayınlamış olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Not:&lt;/i&gt; Daguerreotype ebediyen üyeliğe kapalı kalacak dahi olsa, ben arada bir varılan güzel tespitleri ve kimi düşünceleri günlüğümde yayınlarsam kimse kızmaz sanırım.</description><link>http://meren.org/blog/2006/09/mississippi.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-115915525755501555</guid><pubDate>Mon, 25 Sep 2006 02:59:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-09-24T20:34:17.576-07:00</atom:updated><title>Afganistan'a Dönen Birisi: Zalmaï</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/big-photographers" rel="tag"&gt;big-photographers&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.aperture.org/store/magazines.aspx"&gt;Aperture&lt;/a&gt;'ün 184. sayısını okurken Zalmai isimli Afgan bir fotoğrafçının, "Afghanistan's Opium Wars" isimli çalışmasına rastladım. Zalmai fotoğrafları ile Afganistan'daki yoğun haşhaş tüketimini konu etmiş, fakat yaşlı, genç, kadın, çocuk demeksizin haşhaş içen insanların Zalmai tarafından çekilen fotoğraflarına bakarken, kendinizi karenin içindeki insanlar gibi hissetmeniz çok olası. Zalmai kesinlikle son zamanlarda gördüğüm en yetenekli fotoğrafçılardan birisi bana göre ışık ve kompozisyon konusunda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere bu muhteşem serisinden bir iki fotoğrafının bağlantısını vermek üzere &lt;a href="http://www.zalmai.com/index.html"&gt;Zalmai'nin web sitesi&lt;/a&gt;ne koştum, mamafih bulamadım. Muhtemelen fotoğrafların yayınlandığı dergi halâ yayında olduğu için web sayfasında bahsettiğim seriye fotoğrafları koymamış; yine o seriden olan ve açıkçası diğerlerinin yanında bir miktar sönük kalan şu fotoğarf dışında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 5px; text-align:center;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/zalmai-aow-726825.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zalmai 1965 Kâbil doğumlu ve 15 yaşında iken Sovyet kuşatması altında olan Afganistan'dan sürülmüş ve gençlik yıllarını İsveç'de bir fotoğrafçılık öğrencisi olarak geçirmiş. Zalmai aslında siyah/beyaz çalışan bir fotoğrafçı, ülkesinin fotoğraflarını renkli filme çekmesi bir istisna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 5px; text-align:center;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/zalmai-53-749985.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;Yukardaki ve aşağıdaki fotoğraflar da "Return, Afghanistan" isimli kitabından. Kitaptan bir kaç tane daha fotoğraf görmek isterseniz bağlantı &lt;a href="http://www.zalmai.com/gallery%20photos/Return%20Afghanistan/index.html"&gt;burada&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;" src="http://meren.org/blog/uploaded_images/zalmai-25-722333.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu kitabı edinmeyeceğim. Zalmai her ne kadar yıllardır savaşlar içinde perişanlık çekmiş Afganistan için &lt;i&gt;halâ&lt;/i&gt; bir umut olduğunu ifade etmek için renkli fotoğraf çekiyorsa da benim sahip olmak istediğim kitabı &lt;a href="http://www.zalmai.com/book%20preview%20Eclipse.html"&gt;Eclipse&lt;/a&gt; ;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elin oğlu neler yapıyor. Gel de sinir olma.</description><link>http://meren.org/blog/2006/09/afganistana-dnen-birisi-zalma.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-115889979814008557</guid><pubDate>Fri, 22 Sep 2006 04:24:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-09-24T20:35:27.110-07:00</atom:updated><title>Fotokritik Sordu Meren Cevapladı</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/fotokritik" rel="tag"&gt;fotokritik&lt;/a&gt; &lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftalardan birisinde Fotokritik isimli paylaşım sitesinin bünyesindeki fotoğrafçılar ile düzenli olarak yaptığı "Bizden Biri" söyleşilerinden 42.'sine konuk oldum. Yazışarak yapılan söyleşinin orjinali burada: &lt;a href="http://www.fotokritik.com/forum/36738"&gt;http://www.fotokritik.com/forum/36738&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bir kopyası da burada dursun:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;1)&lt;/b&gt; &lt;i&gt;Sizce FotoKritik nedir?&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski sayılabilecek üyelerden birisiyim. Bu yüzden Fotokritik ile ilgili tek ve geçerli bir tanım yapmak benim için çok zor. Tek cümle ile tanımlamam gerekse, politik ve kaçamak bir şekilde şöyle derdim sanırım: "Fotokritik farklı arayışlara farklı yanıtlar sunan bir görsel paylaşım sitesidir". Hayat görüşü, bilgi birikimi, deneyimi ve sanata olan ilgisi bağlamında çok geniş bir kullanıcı yelpazesine sahip olan Fotokritik’in tanımını ne kadar spesifik hale getirirsem o kadar yalan söylemiş olurum gibi hissediyorum. İlk sorudan terledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;Fotoğrafa nasıl merak sardınız? Bizimle paylaşmak istediğiniz bir an var mı?&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüktüm, 5-6 yaşımdaydım. O zamanlar yurtdışında çalışmak, bir mühendis için şu anda olduğundan daha fazlasını vaad ediyordu muhtemelen, babam da Arabistan’a gitmişti çalışmak için. Kendisi ile uzun yıllar ayrı kalmamıza sebep olan yurtdışı macerası sona erip Türkiye’ye döndüğünde ikimiz beraber Artvin’e gittik. Dönerken yanında getirdiği Canon AE-1 ile tanışmam da o Artvin seyahatine denk gelir. Artvin’i bilenler, ne kadar müthiş bir doğal güzelliğe sahip olduğunu bilirler. Babam da insanların, nehirlerin, evlerin, köprü ve kiliselerin şimdi düşündüğümde kompozisyon ve ışık açısndan hiç de ümit vaad etmediğine inandığım fotoğraflarını çekiyordu devamlı. Benim de, bu cihazın vizöründen bakıldığın zaman "görülen her şey arasından herhangi birisini" göze kestirip, sağ elin işaret parmağına denk gelen bir çıkıntı yardımı ile bu anların bazılarının ölümsüzleştirilebildiğini keşfetmem tabii pek vakit almadı. Fakat babam ya onca yılın ardından bana güvenini kaybettiği için ya da fotoğraf makinesini çok sevdiği için pek izin vermezdi oynamama. Kendisine o fotoğraf makinesine ne kadar aşık olduğumu söyleyebilmeyi isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artvin’in benim gibi küçük bir çocuğu dahi etkilemeyi başaracak kadar ihtişamlı olan doğasının bir parçasını yaşadığım şehir olan ve o dönemler her kış kalorifer dairesi dumanları ile korku filmi setine dönen Ankara’ya götürme arzumdan mı, yoksa yıllardır görmediğim ve dönerken bana hediye olarak bir hesap makinesi bir de oyucak limuzin getirmiş olan bu değişik adamın severek yaptığı bir şeylerle ilgilenirsem beni daha çok seveceği ihtimaline olan inancımdan mı bilmem, fotoğraf fena halde içime işledi. Geçen yıllarda da fotoğraf denen mevzu ile aramda az şiddetli obsesif kompulsif bir ilişki, fotoğraf makineleri ile aramda da orta şiddetli platonik bir aşk hasıl oldu üzerinize afiyet. Sonra bir gün, bir üstteki paragraftan 16-17 yıl sonra fotoğraf makinesi sahibi oluverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçüklüğümden beri fotoğraflar çekerdim kendi kendime. Fakat bu işi gerçekten yapabilen ilk makineme çok geç sahip oldum, 3-4 yıldır fotoğraf çekiyorum. Halâ bu işin zerre kadar hakkını veremediğimi, her şeyi ardımda bırakıp yola çıkmazsam da yapamayacağımı düşünürüm arada bir, kimi zaman ortaya çıkan ve beni tüm ideallerimden vazgeçirecek kadar kuvvetli hissedilen bir gücü vardır fotoğrafın içimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca beni kendisine aşık eden ve çok uzun yıllar boyunca hayalini kurduğum Canon yerine, Nikon ile hayatımı birleştirmeye karar vermiş olmam da şu hayatta yaptığım en güzel fake’lerden birisidir kanımca. Bir de Nikon SP ve Leica M3 Ss sahibi olmadan rahat edemeyeceğimi ve sonumun o kameralar ile çalışmaya başlamak olduğunu, artık biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;FotoKritik ile nasıl tanıştnız? Fotoğraf çalışmalarınız için FotoKritikten önce FotoKritikten sonra diyebiliyor musunuz&lt;/i&gt;?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bir arkadaşım "şu adreste seninle ilgili bir haber var, belki görmek istersin" içerikli bir e-posta attı. E-postada verdiği bağlantı daha önce adını duymadığım "Fotokritik" isimli bir web sitesinin forumlarına gidiyordu. Orada, Penguin takma adlı bir kullanıcı "usefilm.com’da A. Murat Eren isimli bir Türk var ve çalışmalarını çok beğenerek takip ediyorum" içerikli bir mesaj atmış ve bir bağlantı vermişti. Bu tip onurlandırmalara alışık olmayan bir kişi olarak UseFilm defterini tamamen kapatıp, pılımı pırtımı toplayıp Fotokritik’e gelmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf çalışmalarıma Fotokritik’in bir katkısı olmadı, hiç bir paylaşım sitesinin olmadı. Fakat Fotokritik beni fotoğraf ile ilgili bazı değerleri sorgulamaya itti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin sitenin kullanıcılarının ciddi bir kesiminin fotoğraflar ile ilgili yaptıkları yorumları okudukça "bu kadar insanın ortak yaptığı bir hata olmalı" diye düşündüm, sırf bu hatanın ne olduğunu anlamak ve hata olduğuna inandığım bu şeyi yapmamak için kendime fotoğraf çerçevesinde ele alınabilecek değerler ile ilgili çeşitli "neden" ve "nasıl" soruları sordum. Bunları kendime sordukça fotoğraf konusundaki cehaletimin boyutlarını fark etmeye başladım. Araştırdım, izledim, anlamaya gayret ettim, anladığım kadarını kimin ne kadarını anlayacağını pek umursamadan insanlara anlatmaya çalıştım, onlara anlatmaya çalıştıkça bazı şeyleri daha iyi anladım hem fotoğraf hem de insanlar ile ilgili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de en önemlisi fotoğraftan ziyade bir hayat deneyimi olarak, bu kadar güzel bir siteyi harika bir kritik ve paylaşım ortamı olarak görmek yerine her gün fotoğraf gönderilmesi gereken bir yer, tabiri caiz ise bir savaş alanı olarak gören insanların bu davranışlarını tetikleyen psikolojiyi biraz olsun anladım. Bu kadar mühim bir katkının üzerine, bir de Fotokritik’te bir çok "güzel insan" ile tanıştım, bir çok "güzel fotoğraf" izledim, kimi zaman çizmeyi aşıp aklımca insanlara yardım etmeye çalıştım, çoğunlukla da yapılması gerektiğine inandığım şeyi yapıp kötü olduğunu düşündüğüm şeye kötü olduğunu düşündüğümü söylemeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası Fotokritik’te çok eğlendim. Tüm bu söylediklerimden sonra -çok afedersiniz- şutlanmazsam, ilerde de hep beraber eğlenmeye devam edeceğiz diye tahmin ve ümit ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotokritik fotoğraf çalışmalarıma olan katkıları ile değerlendirdiğim bir yer değil. Fotoğraf çalışmalarımı sadece kendi kendime çalışarak geliştirebilirdim, fakat Fotokritik kendi kendime varamayacağım başka noktalarda yol almama yardım etti. Hayat kesinlikle sürprizlerle dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;4&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;Fotoğraflarınızın başkaları tarafından değerlendirilmesi sizin için ne anlam ifade ediyor&lt;/i&gt;?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla, başkalarının değerlendirmeleri ile bu işin olmayacağını ifade ediyor. İnsanların sözlerine kıymet vermek gerekiğini fakat fazla da ciddiye almanın, hele fotoğraf gibi bir konuda, yanlış bir karar olacağını hatırlatıyor. Fotoğraflarımın başkaları tarafından değerlendirilmesi, insanın kendi kendisinin yargıcı ve eleştirmeni olması gerektiğini, kendisi beğendikten sonra kimsenin beğenmemesinin hiç bir önemi olmadığını yürekten hissedecek kadar kendisi tanıması gerektiğini hatırlatıyor. Başkalarının doğrularına, yanlışlarına, beğenilerine, düşüncelerine, tekniklerine, telkinlerirne, tenkitlerine fazla kulak asmayacak kadar ukala olmadığı taktirde, insanın kendi özünün arzuladığı sanatı ortaya koyabilecek yalnızlığa asla ulaşamayacağını hissettiriyor. Kimi zaman gotoğraflarımın başkaları tarafından değerlendirilmesi bir fotoğraf insanı olarak insanlardan ne kadar uzak, insanlara ne kadar yakın olduğumu muhakeme etmemi sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan fotoğraflarım üzerinde "kafa yorulması", onların "okunmaya çalışılması" gerçekten hoşuma gidiyor. Fakat bu pek sık tecrübe ettiğim bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;5&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;FotoKritikde fotoğraflarından ve/veya tarzından etkilendiginiz biri var mı? Fotoğraflar sizi neden bu derece etkiliyor?&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç kişi var. Onlar ile aynı sitede olmaktan gurur duyuyorum. Bu kişilerin hepsini saymak yerine ikinci aklıma geleni söylemek istiyorum: Anushka / Anıl Gürten (http://www.fotokritik.com/profil.php?id=18785).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Anıl Gürten’in fotoğraflarında ilgi beklemeyen, kendisi ile barışmış ve bu yüzden kolay kolay iyileştirilemez sükûn bir hüzün var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şekilde herkesin etrafından dolaştığı, sahibi belli olmayan, yerine getirilmemiş modern bir sorumluluk var sanki içlerinde. Fotokritik’te yer alan portfolyoları arasında özellikle "Merdivenler", "Kalabalıklar" ve "Sevdiğim Duvarlar" içindeki fotoğraflardan bir sergisi olsa idi, ben sergi afişinin altına bir yere "Kim olduğu belli olmayan insanların, nerede olduğu mühim olmayan merdivenleri nasıl inip çıktığına, kimi anlamsız ve yalnız boşlukları nasıl doldurduğuna dair bir şehir hikayesi" yazmayı isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini bir açıdan (sadece bir açıdan) Larry Clark’a benzetiyorum. Larry Clark Amerika’nın orta kesimlerindeki uyuşturucu bağımlısı gençleri 1963 ve 1974 yılları arasında fotoğraflamış ve bunu bir kitaba dönüştürmüş bir sanatçı. Kendisinden sonra bu tip üzücü hikayeleri anlatan fotoğrafçıların sayısında bir patlama olmuş. Fakat onun kitabını elinize aldığınızda onun farkını fark ediyorsunuz. Oradaki fotoğraflar "oo aman allahım", "ayyy şuna bak iğneyi nasıl sokmuş" diye şaşırdığınız, tepki gösterdiğiniz fotoğraflar değil. Daha çok o fotoğraflar, gerçeği sessizce kabul ettiğiniz, içinizi bir hüznün ve üzüntünün kapladığı fakat tepki vermediğiniz, sadece "anlaşılması gerekeni anladığınız" fotoğraflar. Bu fotoğrafların böyle olmasının sebebi Larry Clark’ın da fotoğrafladığı uyuşturucu bağımlılarından birisi olması. Bu yüzden baktığı ve gördüğü şeyler bu kadar "içten".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam bu noktada ben aynı şeyin Anıl Hanım için de geçerli olduğuna inanıyorum. O da kendisini çekiyor: içinde kendisinin olmadığı karelerle kendisini çeken fotoğrafçının etkileyici olmaması gibi bir olasılık söz konusu dahi olamaz bana göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;6&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;Fotokritikte en çok etkilendiğiniz fotoğraf (ya da fotoğraflar) hangisi? Üzerinde konuaşbilir miyiz?&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"En çok etkilendiğim fotoğraf bu" diyebileceğimi sanmıyorum. Fakat aklıma gelen bir kaç tanesini paylaşmak isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten en çok etkilendiğim fotoğraflardan birisi bu: &lt;a href="http://www.fotokritik.com/248685"&gt;http://www.fotokritik.com/248685&lt;/a&gt;. Altında zaten eleştirim var, fakat bu fotoğraf insanların nasıl da dar bir çerçeveden bakabildiklerinin bir göstergesi idi benim için (sayfayı -2’ler ile dolduranların bir kısmı, hatta neredeyse çoğu ağır eleştirilerini silmişler). İnsanlar fotoğrafları dini görüşleri ile, "toplumsal ahlak" dedikleri ve aslında hiç kimse için, hele sanatçı için hiç bir bağlayıcılığı olmayan kurallar çerçevesinde, tamamen kendilerine ait olan ve sadece onları bağlayan doğrular ve yanlışlar ile değerlendirip "bu yanlış! bunu yapamazsın!" diyebiliyorlar. Halbuki bu öyle bir şey değil. Ne olduğunu anlatması zor, fakat öyle bir şey değil işte. Bilmeyenden değil, bilmediğinin farkında olmayandan korkuyorum ben. Fotoğraf Bumin Kağan Yıldırım’a ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri bir fotoğraf bu: &lt;a href="http://www.fotokritik.com/122900"&gt;http://www.fotokritik.com/122900&lt;/a&gt; altında zaten uzun sayılabilecek bir eleştirim var. Erdal Kınacı’ya ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğeri ise bu: &lt;a href="http://www.fotokritik.com/259268"&gt;http://www.fotokritik.com/259268&lt;/a&gt; neden etklilediğini söylemek istemiyorum. Zaten buna pek gerek de yok sanırım. Özcan Çeltikli’ye ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;7&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;Sizce fotoğrafa dijital müdahale fotoğrafın değerini düşürür mü&lt;/i&gt;?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası bu biraz müdahale eden kişiye bağlı bence. Kimi zaman insanlar müdahale etmeden de fotoğrafın değerini düşürebiliyorlar :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim gözümde fotoğrafın tanımı şundan ibaret: "ışıkla yazım".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf, üzerine ışığın etkilerinin var olmaya devam ettiği herhangi bir şey olabilir. Bir fotokopi makinesi, bir scanner (tarayıcı) ya da bir röntgen makinesi ile de fotoğraf çekebilirsiniz bence. Zira bu noktada ’ışığın etkisinin bir yüzey üzerinde saklanması’ sürecine bir sınır çizmek kimsenin haddi olmadığı gibi anlamlı bir sınır çizilmesi de bence mümkün değildir. Dolayısıyla benim düşünceme göre kavram/ürün olarak "fotoğraf", optik düzeneklerin, ışığa duyarlı kimyasal yüzeylerin ya da ışık sensörlerinin oluşturduğu düzeneklerin üzerinde bir şeydir ve tanımı, kullanılan araçlar ile sınırlandırılamaz. Kullanılan araçların içerisine dijital müdahale uygulamalarını da koyabilirsiniz, karanlık oda içerisinde kullanılan kimyasalları da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Karanlık odada yapılan müdahaleler dijital uygulama başında yapılan müdahalelerden daha etik ve fotoğraf ile daha barışık" diyen insanlar ile karşılaştım. Benim bakış açıma göre o cümle ile şu cümle arasında formal bir fark yok: "Eskiden insanlar işlerine yürüyerek gidiyorlardı, şimdi araba çıktı ve araba ile gidiyorlar, bence yürüyerek gitmek işe gitmek eylemi ile daha barışık ve daha etik". Yöntemlere takılıp kalıyor ve bir üst seviyedeki gerçeklere ve güzelliklere hiç erişemiyoruz diye düşünüyorum bazen, üzülüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;8&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;Hep çekmeyi hayal ettiğiniz bir fotoğraf var mı&lt;/i&gt;?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekmeyi hayal ettiğim tek bir fotoğraf yok, fakat yazmayı hayal ettiğim bir photo essay var. Fakat bunu yapmaya ömrümün yeteceğini zannetmiyorum. Yine de başarırsam, bir şekilde haberiniz olur zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;9&lt;/b&gt;) &lt;i&gt;Yakın çevrenizde fotoğraf çekmeyen insanların sizin bu tutkunuza (ilgi alanınıza) yaklaşımı nasıl&lt;/i&gt;?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde "hocam bu işten çok sağlam para yaparız" şeklinde yaklaşıyorlar. Fakat benim bu konudaki obsesifliğimi ve fotoğraf konusuna olan saygımı fark edenler, fotoğraf konusundaki düşüncelerimle beni baş başa bırakmanın daha yerinde bir tercih olduğunu düşünüyor "ne hali varsa görsün" diyorlar, ya da "bu adam fotoğraf işinden para filan yapamaz" diyerek ümitlerini başka bahara saklıyorlar gibime geliyor. Tamamen uyduruyor da olabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;</description><link>http://meren.org/blog/2006/09/fotokritik-sordu-meren-cevaplad.html</link><author>noreply@blogger.com (A. Murat Eren)</author></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-29498296.post-115816775423626979</guid><pubDate>Wed, 13 Sep 2006 17:04:00 +0000</pubDate><atom:updated>2006-09-27T14:23:44.850-07:00</atom:updated><title>Ara Güler'i Sevmiyorum</title><description>&lt;div class="tag_list"&gt;&lt;a href="http://del.icio.us/meren/big-photographers" rel="tag"&gt;big-photographers&lt;/a&gt; &lt;a href="http://del.icio.us/meren/life" rel="tag"&gt;life&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir ara yazacaktım bu yazıyı, zira uzun süredir aklımda idi. Polemik yaratmaktan ziyade artık içimde kalmasın dediğim düşüncelerimi paylaşmak için yazdığım bir yazı bu, o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ara Güler&lt;/span&gt;'i bilmeyen, ne büyük fotoğrafçı olduğunu duymayan kaldı mı bilmiyorum. Kalmamış olmasını dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de yetişmiş ve adını dünyaya duyurmuş nadir fotoğrafçılardan birisidir kendisi. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;David Burnett&lt;/span&gt; ile tanıştığımda adamın sorduğu ilk şey şu olmuştu: "Ara Güler'i biliyorum Türkiye'den, sen Ara Güler'i tanıyor musun?". Başka fotoğrafçılardan da adını çok kereler duydum, insan seviniyor tabi ilkel bir güdü ile Türkiye'den birisinin adının yaptıkları ile buralara kadar gelmiş olmasından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat sırf ortaya harika eserler çıkarmış birisi olduğu için bir insanı sevmek bana nasıl ki anlamsız geliyorsa sırf harika eserler ortaya çıkardığı için her dediğini doğru sanmak o kadar mantıksız geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda insanların ağzından söylediklerini daha bir sıkça duyar olduğum ve "bir araştırayım, neler demiş gerçekten bakalım" dediğim Ara Güler, orada-burada sarf ettiği sözleri ile kendisine karşı hissettiğim nötr durumu "bir saniye yahu, özür dilerim lâkin bu beyefendi alenen &lt;span style="font-style: italic;"&gt;saçmalıyor&lt;/span&gt;" noktasına getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin bakınırken sözleri hakkında, kendisinin çok talihsiz bir şekilde "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sanatçı olmanın en kolay yolu fotoğrafçı olmaktır. Sıkıysa müzisyen ol!&lt;/span&gt;" dediğine şahit oldum bir röportajda. Gerçekten hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim genç bir fotoğrafçı olarak. Bir fotoğrafçı, öyle böyle de değil yılların fotoğrafçısı nasıl olur da "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;fotoğrafçı&lt;/span&gt;" olmak ile "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;sanatçı&lt;/span&gt;" olmak arasında bu kadar sığ ve anlamsız bir bağlantı kurabilir, aklım almıyor. Bir fotoğraf makinesi ile fotoğrafçılık yapmak ne kadar kolay bir yolu ise sanatçı olmanın, bir müzik enstrümanı satın alarak da o kadar müzisyen olabilir insan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca arada bir insanların Ara Güler'i referans göstererek "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fotoğraf sanat değildir ki&lt;/span&gt;" dediklerine de şahit oluyordum. Nereden geliyor bunun aslı diye bakmaya karar verdim. Sanırım Aramis Kalay ile yapmış olduğu ve bir günlük gazetede yayınlanan bir ropörtajına rastladım Internet'te. Ara Güler'in verdiği yanıtı okurken tüylerim diken diken oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;br /&gt;- Siz "fotoğraf sanat değildir" diyorsunuz, nedir sizce fotoğraf?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu kadar küçük bir şey sanat olmaz. İki adamı yanyana koydum, ben onları çektim biraz da estetik kattım diyelim... Bu sanat olur mu? Sanatçı Mozart'dır, Bethooven'dir, Picasso'dur. Bunların yaptığı sanattır, sanat bir mesaj verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanılır şey değil. Verdiği yanıt Ara Güler'in sanat hakkındaki derin düşüncelerine ışık tutuyor; yaptığı bence tam anlamı ile cehalet ve cesaret dolu bir açıklama. Kendisinin söylediklerini okuyan birisi de estetiğin böyle fotoğrafın içine "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;katılacak&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;çıkartılacak&lt;/span&gt;" filan bir şey olduğunu, iki adamı yanyana koyarak &lt;span style="font-style: italic;"&gt;sanat&lt;/span&gt; yapılamayacağını, fotoğrafın &lt;span style="font-style: italic;"&gt;küçük&lt;/span&gt; bir şey olduğunu filan sanır. Zaten belki biraz da Ara Güler yüzünden, Fotokritik gibi paylaşım siteleri başkalarının fotoğraflarına bakıp ağız dolusu ile "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;estetik yok burada&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;sanatsal bir tarafı yok&lt;/span&gt;" demeyi iş sanan fotoğraf acizleri ile dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sanat bir mesaj verir, fotoğraf sanat değildir&lt;/span&gt;" diyor Ara Güler. Bir saniye lütfen. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Salvador Dali&lt;/span&gt;'nin tablolarına bakıp hiç bir şey anlamayan insanlar Dali'nin eserleri bir mesaj veremediği için mi yoksa onlar mesajı alamadıkları için mi anlamıyorlar? "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Onlar&lt;/span&gt;" mesajı "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;alamadıkları&lt;/span&gt;" için anlamıyorlar değil mi? Çünkü mesaj verilen bir şey değil, alınan bir şeydir beyim. Benim için şaşırtıcı olan şeylerden bir diğeri de bunca yıl 'fotoğraf'tan hiç bir mesaj alamamış birisinin, fotoğraf hakkındaki sözlerini onbinlere ulaştıracak bir noktaya gelmiş olmasıdır. Tamam, hoşgelmiş, "&lt;i&gt;fakat bu kadar büyük insanlar da bu kadar içi boş beyanlarda bulunmamalılar&lt;/i&gt;" diyesim geliyor, fakat acıdır ki bu da bizim coğrafyanın bir geleneği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisinin çok mütevazi olduğu, her fırsatta "ben sanatçı değilim, &lt;b&gt;ben sadece gördüğümü çekiyorum&lt;/b&gt;" dediği de dilden dile dolaşır. Birisi yaptığı şeyin sanat olmadığını iddia ediyorsa, ona "hayır dur, sen sanat yapıyorsun" denmez elbette. Öte yandan unutmamak gerekir: fazla tevazunun yarısı kibirdendir. Ara Güler'in durumu da biraz bununla ilgili bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ara Güler'in Magnum Photos vasıtasıyla tanışmış olduğu &lt;b&gt;Henri Cartier Bresson&lt;/b&gt; da sadece gördüğünü çekerdi, tam olarak tarihe tanıklık eden bir fotojournalist idi o da. Fakat göğsünü gere gere "ben bir sanatçıyım ve yaptığım şeyi de sanat olarak görüyorum" demişti. Bresson'u sadece çektiği fotoğraflara bakıp sevmek ona haksızlık olur. Fotoğraflarını okuduğunuz gibi kitaplarını, ropörtajlarını okumanız gerekir. Çünkü onları okuduğunuzda anlarsınız Bresson'un neden Bresson olduğunu ve neden bu kadar sevildiğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftasonu New Orleans Museum of Art'ta sergilenen Yosemite serisini izlediğmi meşhur Amerikalı fotoğrafçı &lt;b&gt;Ansel Adams&lt;/b&gt;, Ara Güler'in fotoropörtaj yaptığı meşhur fotoğraçılardan birisi. Müzedeki serginin girişinde yer alan otobiyografisinde Ansel Adams, kendisini Yosemite Milli Parkı'na aşık olmuş bir &lt;i&gt;sanatçı&lt;/i&gt; olarak gördüğünü söylüyordu. Fotoğraflar açıkça gösteriyordu ki Ansel Adams'ın yaptığı şey sadece Yosemite'e gidip "gördüğünü çekmekmiş".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bu gün &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Liu Zheng&lt;/span&gt;'in "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;The Chinese&lt;/span&gt;" isimli kitabını okuyordum. Kendisi Çinli bir fotojournalist. 7 yıl boyunca bir Hasselblad kamera ile Çin topraklarında dolaşıp geriye ülkesini anlatan 120 siyah beyaz fotoğaf ile dönmüş. Bir tanesi de bu örneğin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://www.adhikara.com/liu-zheng/images/116.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraflar gayet doğrudan, gerçeğin ta kendisini işaret eden ve belgeleyen fotoğraflar. Zheng'in fotoğraflarında genel olarak gördüğünüz şey Çin'in mutsuz, bitkin ve depresif insanları, mekânları ile ilgili gerçekler, gerçeği yansıtmaktan fazlasını yapmayan kareler, Ara Güler'in deyimi ile Zheng de "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;gördüğünü çekmiş&lt;/spa