Super Bowl Esnasında French Quarter, New Orleans

9/02/2010, 09:28

Efendim, bu satırları sizlere erteleye erteleye bir hâl olup da son üç günde hazırlandığım sunumdan çıkmış bir Meren olarak yazıyorum. Nedenini anlayamadığım bir şekilde ve hatta kendisini komik duruma düşürme pahasına sürekli her söylediğime muhalefet etmeye gayret eden bir istatistik profesörüne rağmen, sunumum mükemmel geçti.

Fakat işin biyoloji kısmını anlatırken bilgisayarcılar, bilgisayar kısmını anlatırken biyologlar uyuyacak gibi baktılar bana… Halbuki bir biyolokman hekim olan ve bilgisayar konusundaki birikimi oradaki biyologlardan çok da fazla olmayan Duygu kişisini Pazar gecesi alçıya alıp sunumumun provası için kobay olarak kullandığımda her şeyi çatır çatır anlamıştı… Peki bu gün insanlar uyumaya neden bu kadar hazırlardı?

Çünkü, hepsi akşamdan kalma idi…

Evet. Dün gece güzide New Orleansçığımızın biricik Amerikan futbolu takımı New Orleans Saints, tarihinde ilk kez Amerika içinde çok büyük bir anlamı olan Super Bowl‘u kazanmış ve adını tarihe altın harflerle yazdırmıştı. Eğlenceler sabaha kadar sürmüş, New Orleans bu geceyi uykusuz geçirmişti… İşte benim semineri dinleyen insanlar ben onlara soyoluş ağaçlarından, ya da eigenvector’lerden bahsederken bana “acaba sussan biz de iki dakika ağız tadıyla uyusak mı” diyen gözlerle bakmalarının ardında yatan sebep buydu.

Amerika’nın Kuzeyi de böyle midir bilemiyorum, fakat Güney insanları için futbol anormal mühim bir şey. New Orleans’ta yaşayan Amerikalıların istisnasız her birinin Beşiktaş’ın Çarşı taraftar kitlesi kadar takımının yanında, ona her koşulda destek olan, ortalarda sürekli takımının tişörtü, şortu, şapkası ya da saç bandı ile dolaşan insanlar olduğunu söyleyebilirim… Bu elbette, hayatının neredeyse hiçbir aşamasında takım tutmamış olan benim anlayabileceğim bir motivasyon değil.

Zaten tam da bu nedenle, insanlar TV’leri başında Saints’in Indianapolis Colts‘a karşı verdiği birincilik teli mücadelesini büyük bir heyecanla izlerken ben, laboratuvarda, bildiğiniz inek misali çalışıyordum. Maç filan da hiç umurumda değildi.

Fakat bir baktım Türkiye’den bir takım dostlar FriendFeed, Twitter, Facebook gibi sosyal mecralarda maçı takip etmeye, yorumlamaya başlamışlar. Bunu da görünce “acaba, ” dedim kendi kendime sevgili okur, ve devam ettim: “gerçekten önemli bir şey mi kaçırıyorum lan?” (kendi kendime konuşurken hep böyle sert bir mizacım vardır).

Neyse. Arabaya atlayıp eve gittim. Yol boyunca sokakların bomboş olduğunu, marketlerin, restoranların kapalı olduğunu şaşkınlıkla fark ettim. Tam anlamı ile in cin top oynuyordu. Bir anda şunu idrak ettim: Bu kadar büyük bir azimle tek bir hadiseye odaklanmış bir şehrin içerisinde bu hadiseye hiçbir ilgi göstermeden gezmek, fırtına tehlikesi yüzünden boşaltılmış bir şehrin sokaklarında Avarel misali dolaşmaktan farksızdı. Bir fotoğraf sever olarak bu olayı belgelemek, bir nevî benim vazifemdi.

Duygu’yu da kandırdım ve beraber dışarı çıktık. Hedefimiz French Quarter idi. Fakat giderken arabayı durdurup bomboş Canal Street’in bir fotoğrafını çektim:

Canal Street hadi neyse, Cafe du Monde‘a ne demeli:

Bu arada Cafe du Monde’ın çalışanları mekânın tam karşısındaki bir lokantanın camından maçı izlemeye çalışıyorlardı:

Vay anasını” diyerek French Quarter‘ın içlerine doğru gitmeye başladık. Bourbon Street‘e, çığlıklara ve ışıklara doğru ilerliyorduk. Yol üzerinde rastladığımız barlar hiçbir yerde olmayan insanların aslında nerede olduklarına dair fikir veriyordu:

Bourbon Street ise her zamanki havasında idi. Hatta yol boyunca edindiğim izlenimin bende yarattığı beklentinin aksine, normal kalabalıklığında bulduğumu söylemeliyim. Her zamanki gibi rengârenk, her zamanki gibi sarhoştu kendisi.

Sokak üzerindeki kalabalığa, içine adım atılamayacak kadar dolmuş olan barların pencerelerinden bakarak maç izlemeye çalışan güruhun da payı vardı muhakkak.

Bu arada ben de bir yandan fotoğraf çekiyor bir yandan da maçtan geri kalmıyordum (bu şüphesiz benim maçı hiç izlemeyip sırf fotoğraf çektiğimi düşünecek olan Erkan Tekman’ı ziyadesiyle utandıracaktı :p).

Başlarda geride başlayan Saints arayı kapatmakla kalmamış, neredeyse şampiyonluğunu garantiler şekilde öne geçmeyi başarmıştı. Maçın bitmesine sadece dakikalar vardı.

İnsanlar hafiften kutlama havasına girmeye başlamışlardı. Fakat ortama garip bir sükûnet hakimdi; dersiniz ki insanların üzerine “44 yıl sabrettik, maçın sonuna kadar da bekleriz” türünden bir sabır hasıl olmuştu. Herkes birbirine tebessüm ediyordu, fakat bağırıp çağırmacılık, puroları yakmacılık henüz yok, at hırsızı gibi dolanmak vardı.

Bu arada yoldan şu tişörtün geçtiğini gördüm (birileri, “birileri bu tişörtü kesin alır” diyerek girişimciliğin gözüne vurmuştu) (daha çekerken bu fotoğrafı çok beğendim ve içimden kendimi -şımartmadan- aferinledim):

Duygu bir ara içecek bir şeyler almak için yanımdan ayrılınca fırsat bu fırsat diyerek tavus kuşlarının dişileri etkilemek için tüylerini kabartması gibi 24-70mm f/2.8 lensimi havalarda sallamaya başladım. Tam ümidimi kesmek üzereydim ki bir dişi çağrılarıma kulak verdi. Fakat belli ki daha iyilerini de görmüştü.

Ona kıvrak bir hareketle boyun askımda yazan Nikon yazısını gösterince işler değişti (muhtemelen beni Canon’cu sanmıştı).

Tam kendisinde çektiğim fotoğrafları gösterecektim ki Duygu geri geldi. Belki bir kavgaya tutuşurlar diye umdum, lakin birlik ve beraberlik havası bir tavus kuşu yüzünden bozulamayacak kadar sağlamdı (belli ki kızların benim için kavga ettiği günler çook geride kalmıştı, eh, ne yapaydım, sağlık olsundu).

O sırada maç resmi olarak sona erdi. Bourbon Street’ten çığlıklar yükselmeye başladı. Ama öyle böyle değil. İnsanlar bir anda çılgına döndüler.

Barlardaki insanlar dışarıya çıkmaya başladılar.

Bir dakika sonra ise ortalık mahşer yerine dönmüştü. Adım atacak yer yoktu, zaten adım atmaya gerek de yoktu. Herkes olduğu yerde tuttuğuna sarılıyor, beraber bağırıp çağırıyordu.

Açıkçası dün gece Saints’in birincilik telini kazanması dışında başka bir takım “ilk”lere de tanık oldum. Arabaların önünü kesip “WHO DAT?! WHO DAT?! çak bi beş, çak çak çak wohoooooo yeaaaaah” diyen siyahlar, direklere çıkıp oralarda ağlayarak sevinen ablalar, vapurlar filan…

Bu arada bu ülkede en çok saygı duyduğum şeylerden birisi yaşlıların da en az gençler kadar eğlenceye kıymet vermeleri. Bir sürü yaşlı başlı insan dışarılarda deliler gibi eğleniyordu.

Dönüş yoluna koyulduğumuzda trafiğin tam anlamı ile felç olmasına sadece 5 dakika filan kalmıştı. Çünkü biz French Quarter’dan ayrılırken şehrin -içinde muhtemelen bir gün sonra katılacakları seminerde ‘o son birayı içmeyecektik yav‘ diyeceklerin de bulunduğu- geri kalanı, French Quarter’a doğru geliyordu.

Bu hadiseye dair asıl seçkim ise burada: http://meren.org/2010/02/super-bowl-night-french-quarter/

Tags: , , , ,

“Super Bowl Esnasında French Quarter, New Orleans” için 19 yorum yapılmış.

  1. Aziz Saltık

    Uzun zamandır bu kadar zevkle fotoğraf izlememiştim. Leziz olmuş, süper olmuş gören gözlere sağlık. Sualtından çıkıp bende mi karada bir şeyler fotoğraflasam acaba? Tebrikler bu günlükteki yazı ve fotoğrafların hemen hemen hepsi çok güzel ama bu yazı ve fotoğraflara bayıldım.
    PS: Favorilerim 9,10,11 ve direkteki abla.
    Selam ve Sevgilerimle,
    A.Saltık

  2. pLn

    birincilik teli miiiii:D
    fotolar/fotoroman super sahane olmus, blavo! ayrica sunumunum iyi gecip bitmis olmasina da ayrica tebrikler..

  3. A. Murat Eren

    Çok teşekkür ediyorum :)

    Ben de çok keyif alarak çektim fotoğrafları. Benim olayım bu sanırım. Daha sık yapmalıyım belki de.

    Aziz Hocam, bencillik edip “yok sen su altında kal” diyemem elbette, ama diyebilecek olsa idim derdim (eğer klostrofobiyi yenecek gücüm olsa su üstünde bir dakika durmazdım muhtemelen :p)

  4. nurvenur

    Meren,

    Ben de kac gundur senden boyle bir yazı bekliyordum. Tum ulke New Orleans Saints’lerini konusurken, Meren bu firsati cok iyi degerlendirmistir diye dusunuyordum ki yanılmamamisim. Tum fotograflar sahane.

    Bugun radyoda New Orleans’in Katrina’dan beri bu kadar mutlu olmamisti diyordu.  Tum insanlarin birbirine kenetlendigini soyluyordu. Senin fotograflar da bunu cok iyi kanitliyor.

    Go Saints diyelim:)
    Selamlar

  5. Ahmet Zehir

    oncelikle who dat!

    sonra bu cektigin resimlerle benim hasretimi azicik da olsa azalttigin icin cok tesekkurler :) fotograflarin hepsi sahane.

    bir de 44 sene degil 43 sene olucak o bekleme suresi. (%100 emin degilim ama sana ukalalik taslama sansini yakalamisim, birakmam)

    bitirirken bir daha who dat!
     

  6. A. Murat Eren

    nurvenur, atmosfer inanılmazdı gerçekten. Yolda vallahi arabaların önüne atlayıp, açık camdan filan içeriye girerek sarılıyordu insanlar. Bana “böyle böyle olacak meren, bir gecede 470 amerikalı ile çakışıp sarılacaksın” deseler hadeeee, yürrrüüüüüüü filan derdim herhalde.. Şehrin çivisi çıktı. Benim ertesi gün möhüm işlerim olmasaydı (ve “gerek olmaz canım” diyerek almadığım ikinci 4GB’lik bellek kartımı almış olsaydım) sabahlara kadar takılabilir, eğlencenin sonunda kaldırımlarda sızmış olan insanlarla bitirirdim yazıyı. Tadından da yenmezdi. Ama benim gazeteciliğim de bu kadar işte, böyle seveceksiniz beni :(

    Ahmet, rica ederim, afiyet şeker olsun. 44 değil 43 sene konusunda haklı olabilirsin. Ben gördüğümü çektim vallahi. İnsanlar 44. yıldır beklemiş gibi bakıyorlardı, elçiye zeval olmaz :( (30 saniye sonra gelen update: gidip wiki’den baktım, bu 44. super bowl imiş, her yıl bir tane verdikleri düşünülürse mevzuyu “ilkini kazanmak için bir yıl sabrediyorsun, ikincisini kazanmak için iki yıl sabrediyorsun, n’incisini kazanmak için n yıl sabrediyorsun” diyerek formülize edip, n yerine 44 koyarak buradan 44 yıl sabrettikleri sonucuna varabiliriz :p).

  7. hatipo

    süper fotoğraflar, her zaman ki gib bayldım :=)

  8. Selim Ok

    Abi acik acik soyluyorum; imreniyor muyum artik kiskaniyor muyum neyim, korkuyorum bu sahifeleri ziyaret etmekten. Fekat kendimi alamiyorum, bagimlisiyim resmen. Bu insanin kendisine aci cektirmesi degil de nedir? :P

    Neyse ben kendimi rahatlatmak adina, bir soru sorayim size. Efenim simdi acizane bir fotograf meraklisi bir insan evladi olarak ben, cektigim 100 fotograftan belki birini yuzune bakilabilir buluyorum. Sonra bu siteye gelip, afedersiniz “oha, yuh, amanin, bu ne?” nidalari esliginde salyalar akitarak kendimden geciyorum. Tabii ki hemen ardindan inanilmaz bir utanmazlik esliginde turlu bahaneler bularak aramizdaki bu kapatilmasi imkansiz farki eritmeye calisiyorum.

    Efenim nedir;

    -Benim elimdeki makine ile onun ki arasinda daglar kadar fark vardir. Ondandir…
    -Bunun lensi, filtresi, flasi, semsiyesi vs. vardir, bende yok ki bunlar. Ondandir kesin…
    -Aman fotografta onemli olan mekan/zaman/olay orgusudur, benim disari cikacak vaktim yok, tabii ki cektigim fotograflar bes para etmez. Ondandir tabi canim…
    -Vesaire…

    Ve yine fekat bu bahaneler bile olayi dengelemeye yetmiyor sizin de gorebileceginiz gibi. Cunku bu isin icinde bir de yetenek var. Ne demisler yigidin hakkini yigide vermek gerek :) Tam bu noktada icimdeki seytani arkadas yeni bahanelerle cika geliyor ve tam 11 satir once “bir soru sorayim size” diyerek lafi gevelerken sormak istedigim sorulari, elime bir zarf icinde sikistirip ortadan kayboluyor.

    Sorum su (evet gercekten soruyorum simdi az kaldi); burada gordugumuz fotograf seckisi disinda kalan fotograflarinizin bizlere gosterdiginiz fotograflarin sayisina orani nedir? (Bitmedi daha devami var sorumun!) O fotograflarin sizin icin degeri nedir? Cope atilabilecek fotograflar midir yoksa sadece el aleme ifsa etmeye tenezzul edilmeyecek cinsten midir yalnizca?

    Tum bu uzun ve gereksiz cumleler yumagindan sonra, size karsi gosterdigimiz haset duygularina ragmen bizlere sevgi ve saygi ile karsilik vermenizden dolayi tesekkurlerimizi sunar, en icten hislerimizle basarilarinizin devamini dileriz. :)

  9. A. Murat Eren

    Selimciğim,

    Yorumunu sabah okudum, fakat o kadar yoğun bir gündü ki ancak şimdi yanıt vermek üzere bilgisayarımın başına oturabildim. Öncelikle teşekkür ederim, iltifat ediyorsun, fakat ben şımarmama engel olamıyorum açıkçası.

    Bahanelerin gayet yerinde bahaneler. Bu seri özelinde konuşacak olursak D700 (full-frame sensöre sahip makinem) sayesinde yüksek ISO’lara çıkabiliyor, f/2.8 lensim ile az ışık olmasına rağmen çok ciddi bir sorun yaşamadan istediğimi yakalayabiliyordum :) Bunlar hep önemli avantajlar.

    Sorunun yanıtına gelecek olursam,

    burada gordugumuz fotograf seckisi disinda kalan fotograflarinizin bizlere gosterdiginiz fotograflarin sayisina orani nedir?

    Gittim baktım kaç fotoğraf çekmişim diye. 31/299. 299 fotoğraf çekmişim ve sadece 31 tanesini yayınlamışım.

    O fotograflarin sizin icin degeri nedir? Cope atilabilecek fotograflar midir yoksa sadece el aleme ifsa etmeye tenezzul edilmeyecek cinsten midir yalnizca?

    İki seviyede arşivliyorum fotoğraflarımı. Yayınlanacaklar / Silinmeyecekler şeklinde (saklamaya değer olmayanları ise evde göz atarken siliyorum (bu yüzden kimi zaman “ah nasıl da sildim o fotoğrafı” diye kahroluyorum, sırf bu yüzden ekstra bir disk aldım fakat huylu huyundan vazgeçmiyor)).

    Bu seri için rakamlar şöyle: 31 / 88 (299 fotoğrafın sadece 119′unu saklamaya, bunların da 31 tanesinden bir seçki oluşturmaya karar vermişim). Yani eve getirdiğim fotoğrafların yarıdan fazlası çöpe gitmiş :)

    Ayrıca öyle bir gün olur ki 200 fotoğraf içinden 1 tane çıkar, bir başka gün 200 fotoğraf için 150 tane çıkar. Bir başka fotoğrafçı o ilk 200 içerisinde 150 taneyi beğenir, ikinci 200 içinden sadece birisini seçer. Bunlar hep göreceli, dinamik mevzular. Bu yüzden can sıkmaya değmezler :)

    Tekrar teşekkür ederim,
    Selam, sevgi.

  10. Bora Balbey

    Gece gece okuması da izlemesi de çok keyifli oldu :)
    Teşekkürler.. :)

  11. Selim Ok

    Cevaplarin icin cok tesekkur ederim, benim icin onca zahmete katlanip istatistik veriler cikarmissin. Mahcup oldum.

    Mahcup oldum, ama soracaklarim bitmedi (yuzsuzlugun bu kadari :). Bazi fotograflarin(en acik ornegi “fu*k the colts fotografi”) en dis kisimlarinda gordugumuz karartilari (yada daha iyi ifade etmek icin fade out mu desem bilemedim) olusturmak icin ayrica bir filtre mi kullaniyorsun yoksa bu isigin durumuna gore full frame bir makine objektifinin getirdigi bir guzellik mi? Tum ahaliden cahilligimi ve toylugumu bahislamalarini diliyorum :)

  12. A. Murat Eren

    Selim,

    Bazi fotograflarin(en acik ornegi “fu*k the colts fotografi”) en dis kisimlarinda gordugumuz karartilari (yada daha iyi ifade etmek icin fade out mu desem bilemedim) olusturmak icin ayrica bir filtre mi kullaniyorsun yoksa bu isigin durumuna gore full frame bir makine objektifinin getirdigi bir guzellik mi?

    O etkiye vignetting deniyor, full-frame makinelerde lensin oluşturduğu projeksiyonunun filmin/sensörün köşelerini yeterince aydınlatamadığı durumlarda oluşuyor normalde. Özellikle f/1.4, f/1.8, f/2.8 gibi diyafram değerlerinde karşılaşılması daha olası şeyler. Güzellikten ziyade bir problem olarak değerlendiriliyor. Her fotoğraf işleme uygulaması vignetting’i düzeltmek için araçlar sunuyor, bazen düzeltiyor, bazen olduğu gibi bırakıyor, bazen de iyice bozuyorum. Mesela F*ck the Colts fotoğrafı vignetting’in biraz bozulmuş, onun bir üstündeki fotoğraf da biraz düzeltilmiş hali :)

  13. Meren'in Fotoğraf Günlüğü » Blog Archive » Meta: Neden Blog Yazıyorum?

    [...] Super Bowl Esnasında French Quarter, New Orleans [...]

  14. Meren'in Fotoğraf Günlüğü » Blog Archive » Elizabeth & Michael

    [...] Super Bowl Esnasında French Quarter, New Orleans [...]

  15. DimpLés

    Gerçekten çok güzel olmus elinize sağlık :)

  16. Gökmen Göksel

    Ellerine sağlık, sürekli kararmış bir havanın getirdiği içine kapanıklığın üzerine aydınlandım vallahi :) Brüksel bok (b*k yazacaktım, zaten herkes anlayacak dedim öyle bıraktım, sonra bu iki parantez arasında saçmaladım) gibi bi yer, gelme sakın. Öperin.

  17. Ayse

    Senin Tweetinden sadece 5 dk. sonra bir amerikalı arkadaşın paylaştıği tweettir kendileri ”I’ll be watching the Super Bowl today…for the first time since 1999. My sons are now into it, so I am returning to this American ritual.” Anlaşılan o ki gerçekten önemli bu arkadaşlar için Super Bowl. Fotoların hepsi çok iyi, especially Cafe du monde çalışanları ve Şu kovboy şapkalı ve sana çok hoş gülmüş ablanın fotosu…

  18. Filiz TÜLÜ

    Anlatımla birlikte fotoğrafların birlikte sıralanışı süper. Ayrıca fotoğrafların siyah beyaz oluşu ayrı bir etki yaratmış. ellerine sağlık, gözüne sağlık.

  19. fazilet küçük

    fotağraflar harika hele yorumlar gerçekten süper olmuşş eline sağlıkk ABİCİM….

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün