Baltimore Limanı’ndan İsyanlara Yelken Açmak

7/06/2010, 06:22

Geçen hafta hayırlı bir sebeple Maryland eyaletinin Baltimore isimli leziz şehrine gittik. Hoş ben gitmeden evvel vaktimizin büyük çoğunluğunu Washington DC’de geçireceğimizi sanıyordum… Neyse. Standart merenlikler bunlar. Oluyorlar.

Baltimore denilen yer halet-i ruhiyesi ve sevimliliği itibarı ile, bildiğimiz Çanakkale. 15 kilometre kadar yürüyerek kayda değer kısımlarını dolaştım ilk gün. Çok sevdim, çok hastası oldum. Zaten Çanakkale’yi de çok severim, çok özlerim. Artvin bir, Urfa iki, Çanakkale üç. İstanbul, İzmir, Ankara sizin olsun.

Bu da çok Amerikalı bir hadise: adamlar millet üstüne oturup nefeslensin diye koydukları bankın üzerine “Baltimore. Amerika’daki en muhteşem şehir” yazmışlar. Türkiye’de mesela karşılaşmazsın böyle şeylerle. İskenderun’a gittiğinde “İskenderun. Türkiye’deki en muhteşem şehir” filan yazmaz. Mesela Detroit’te “Baltimore. Amerika’daki en muhteşem şehir” yazsa, bir noktaya kadar tamam diyeceksin. Ama bu Amerikalılık böyle bir şey. Adamlara “sen kendi kendini övdüğün zaman o saylanmaz” diyorsun, anlamıyorlar. Hoş bizimkiler de anlamıyorlar. Neyse.

Ayrıca Baltimore gerçekten de Amerika’daki en muhteşem şehirse, bu çok rafine, çok mühim bir bilgi mesela. Hakikaten. Kolay değil çünkü öyle en muhteşemin ne olduğunu bulmak. Bizim hayatımız en muhteşemi aramakla geçiyor, hangimiz bulabiliyor? Böylesi önemli bir şeyi de bankın üzerine yazacağına dağa taşa her yere yaz. Mesela Türkiye’de biz önemli olan şeyleri dağa, taşa her bir tarafa yazarız. Banklarımızda da “Vakıfbank“, “Mustafa kalp Pelin“, “cCc reyis dedeler cCc” filan yazar.

Banklara taşıyamayacakları sorumlulukları yıkmayıp önemli olan her şeyi dağa taşa yazma bilinci konusunda Baltimore’un kendi kalesine attığı gol ile Amerika 01 Türkiye. Maç devam ediyor.

Baltimore’un haritada nasıl göründüğüne baktıysanız kendisi bir koyun etrafına konuşlanmış bir şehir. Hani her tarafı deniz olan şehirler vardır ya, burası her tarafı şehir olan deniz filan gibi bir miktar. Her yer yat, marina cenneti. Uzaktan evinde bizi misafir eden dünyalar tatlısı Çiğdem kişisinin bahsini ettiği -ve Federal Hill olarak anılan- tepeyi görünce “dur bi gidem de Inner Harbor isimli koyu şöyle güzelcene görüverem” dedim.

Denizin kenarından kenarından uzaktan gördüğüm tepeye doğru yürürken, dikkatimi ne kadar çok insanın fotoğraf çekiyor olduğu çekti. Herkesin elinde bir dijital fotoğraf makinesi, o artık yirmibirinci yüzyıl insanın ön tanımlı silueti haline gelmiş olan ve her yerde karşımıza çıkan “cep telefonunun ekranına bakmakta ve bir şeyler yazmakta olan Homo sapiens urbanus” gibi, “fotoğraf makinesinin LCD ekranına bakarak kendisinden önceki turistin çektiği şeyi çekmekte olan turist” insanları ile doluydu her yer. Aşağıdaki sahneyi görünce dayanamadım artık, ben de onları çektim. Aranızda aşağıdaki fotoğrafta fotoğraf çekmekte olan kaç kişi olduğunu saymak isteyenler çıkacaktır muhakkak. Garip geliyor bazen bana. Ama yok, buna isyan ediyor filan değilim. Çekecek tabi insanlar.

Tepeye yaklaştıkça bayrağın da büyüklüğü kendini göstermeye başladı. Şanlı Amerikan bayrağı haşmetle dalgalanıyordu. X ülkesinde gezerken X ülkesinin bayrağını dalgalanırken görmek kadar harika bir şey yok bence.

Tepeye merdivenlerden çıkarken içimden “kesin yukarıda bir çocuk parkı, salıncaklar filan vardır” diye geçirdim. Vardı da gerçekten. Çoğunlukla olduğu gibi bu salıncaklarda salıncakta sallanma yaşı geçmiş birisi sallanıyordu. Bu sefer de içimden “bu kesin okulu ekmiş, gelmiş buraya sallanıyor” dedim. Zira biz de okulu ektikten sonra atari salonlarına gider, hem fakir hem de çok kötü atari oynayan çocuklar olduğumuzdan jetonlarımızı hemen bitirir sonra da gidip salıncaklarda filan sallanırdık. Tepe her yerde tepe. Okul her yerde okul. Salıncak her yerde salıncak. İnsan her yerde insan. Bunu da bir kenara not alın.

Yukarıdaki fotoğrafı çektiğimi fark eden delikanlı atlayıp yanıma geldi. Sonradan öğrendim ki ismi Matt imiş. “Hey, selam. Askeri okullara giriş sınavına mı hazırlanıyorsun?” diye sordu bana. Ben de “hayır, neden öyle düşündün?” dedim. Meğersem bazı askeri okullara giriş sınavı öncesinde tamamlanması gereken hazırlık kalemlerinden birisi dışarıda tanımadığın insanların “action” fotoğraflarını çekmekmiş. Gülerek “hah, eline silah verilip olmadık bir yere olmadık işler yapmak için gönderilecek insanları seçmek için çok önemli bir kriter gibi duyuldu gerçekten .. askerlik her yerde askerlik” dedim. Güldü. “Ne arıyorsun burada?” diye sordum. İnanmazsınız, okulu ekmiş (lise sonrası üniversiteye hazırlık okuluna gidiyormuş). “Tahmin etmiştim” demedim artık. Saçı uzun diye kendisine kıl olan kabadayı tiplerden birisi omuz atmış bizimkine okul kantininde. Arkasını dönüp “ne var?” demiş Matt de. Diğer eleman “sus ve yürümeye devam et” deyince sinirinden buraya kadar yürümüş… Anlatırken sinirden ve heyecandan yanağı seğiriyordu. Ona Türkiye’deki liselerden, liselerde insanların neler yaşadığından bahsettim. Aynı. “Tepe her yerde tepe dedim” Matt’e. “Saç her yerde saç. Mankafa her yerde mankafa. Not al bunu da bir kenara“.

Bilimden, Meksika Körfezi’ndeki petrol sızıntısından filan konuştuktan sonra “ben gideyim” dedi, Matt. Belki pek gidesi yoktu da, beni yalnız bırakmak istedi. Düşünceli çocuk. Ben de manzaraya döndüm. Güzel şehirdi Baltimore. Çanakkale gibiydi. Tam da değildi ama, öyleydi işte biraz. Anlayan anlardı. Bir panorama çektim aşağıya inmeden evvel.

***

Daha Türkiye ülkesindeki Google yasağından haberim yoktu. Dolayısıyla İsrail taraftarı göstericilerin eylemlerine rastladığımda sinirlerim o kadar bozuk değildi.

Gazze’ye giden yardım gemisine düzenlenen askeri operasyon esnasında 9 kişinin ölümüne sebep olan İsrail ülkesi verdiği bu korkunç kararın ardından Amerika’dan bile tatsız laflar işitti. İsrail’in yaptıklarına neredeyse İsrailin kendi içerisindeki eleştirmenler kadar dahi ses çıkarmayan ve her şeye tam destek, her koşulda tam destek politikasını izleyen Amerikan kamuoyu bile bu olay üstüne şöyle bir durup “hmm” demişti. Bu yüzden medya propagandasının çekici ile beyin travması geçirmekte olan Amerikan kamuoyuna, olan biteni anlatıp kafası karışmış olanları yeniden uykuya yatırmak gerekli olmuştu elbette.

Pankartlardan birisinde şöyle diyordu:

Barış elçileri bıçak ve sopa kullanmaz.

Bir diğer pankart ise işi bir adım daha ileri götürüyordu:

Ya Hamas sizin mahalle dolaylarında olsaydı? İsrail’i şimdi destekleyin!

Pankartlar, tepkisel indirgemecilik ve red herring* ile halkın düşüncelerini alenen maniple etmeye çalışıyorlar. Başarıyorlar da muhtemelen. Nitekim mantık hatalarını ayıklayamayan toplum, olmadık şeylere inanıveriyor. Benim ülkemde de durum farklı değil, oradan da biliyorum. Propaganda her yerde propaganda. Cahil her yerde cahil.

Hatta bir pankart iyice abartıyor. Pankartta şöyle diyor:

Gazze’yi barış için verdik. [aldığımız karşılık] 10.000 roket [ve] 8 yıllık baskı [oldu]. Hamas’ı durdurun!

Vay be.

Sokağın köşesinde bir grup insan toplanmış ve sadece bana değil birçok insana göre her açıdan, her seviyede yanlış olan mesajlar veriyorlar. Ama “böyle ifade özgürlüğü olmaz olsun” diyerek bu insanlara saldıranlar Amerika’da yoklar. Olay yerinde sadece bir polis var, o da yolun karşısında öyle duruyor. Bu insanlara bakarken Trabzon’da basın açıklaması yapmaya çalışırken polisin filan gözü önünde mobun gazabına uğrayan öğrenciler geldi aklıma. Orada bir içim sızladı işte.

***

Yolun karşısında ise başka bir grup var: Women in Black (“siyah giyen kadınlar“). Bu uluslararası organizasyon herhangi bir merkeze bağlı olmayan, sivil ve sessiz bir protesto yöntemini benimsemiş, birçok ülkeden katılımcısı olan bir organizasyon. 1998 yılından beri aktif bir şekilde İsrail’in işgali kayıtsız şartsız durdurmasını istiyorlar. Tüm olanlardan ötürü İsrail’i suçluyor, Filistin’in haklarını “sükûnet içinde” savunuyorlar (“Women in Black” iki kez Nobel Barış Ödülü’ne de aday gösterilmiş, ciddi ve bilinen bir organizasyon bu arada (Türkiye ayakları yok, başlatmak isteyen birisi varsa başlatabilir, kimseden izin almasına gerek yok (daha fazla bilgi için web sayfalarını okuyabilirsiniz))).

WIB sessiz protestolarını dile getirirken -ve gelen gidene bilgi verirken- ne karşıdakiler bu gruba laf atıyor, ne bu grup karşıdakilere laf atıyorlar. Hatta diğer köşeye de birkaç kişi geçip Filistin bayrağı açıp Hamas lehine sloganlar atsa onlara da kimse dalaşmayacak, biliyorum. Biraz daha kıskanıyorum.

Tam yanlarından ayrılacakken “biz her dilde ‘barış’ diyoruz” diyor o sırada sohbet etmekte olduğumuz teyze. Sonra çantasından bir kart çıkarıyor (“gerek yok” diyorum, “bulunsun bulunsun” deyip zorla veriyor):

***

Birbiri ile çok ilgili konular olmasa da, Gazze açıklarında yaşananların üzüntüsünün üzerine bu konuda her kutuptan insanın nasıl bir propagandaya maruz kaldığını canlı canlı görmek, bunun üstüne kendi ülkemde gerçekleşebilmesinin uzun yıllar alacağını tahmin ettiğim bir seviyede idrak edilmiş olan ifade özgürlüğünü sokakta kanlı canlı görmek, bunun üstüne pasifist direniş gösteren kadınların kararlılığı filan eklenince ruhum isyan bayrağını törenlerle göndere çekmeye başladı.

Derken o akşam tüm bunların üstüne Türkiye’de Google’ın IP adreslerinin Atatürkçü Düşünce Derneği‘nin açtığı davalar sonucu alınan kararlar sebebiyle yasaklandığını, Google uygulamalarını kullanan, o uygulamalar ile iş geliştiren, iletişimini Google altyapısı ile gerçekleştiren projelerin işlerine devam edemediğini ve çok müşkül durumda kaldıklarını öğrendim. Ahmak her yerde ahmak, cahil her yerde cahil de, ama bazı şeyler var ki her yerde aynı değil işte.

Başımıza gelenler dünyanın birkaç ülkesi dışında hiçbir ülkenin vatandaşlarını başa çıkmak zorunda bıraktığı türden saçmalıklar değiller. Yıl olmuş 2010, yasak mı kalmış artık.

Ortaokul, lise ders kitaplarında bize Atatürk’ün savunduğu söylenen değerleri onun ismi arkasına saklanarak ayaklar altına almakta beis görmeyen, statükocu, demokrasinin ve özgürlüklerin karşısındaki Atatürkçü Düşünce Derneği ve dünya görüşü 50 yıl öncede takılıp kalmış hakimlerin ve tüm bunlara sessiz kalan cahil politikacıların kolektif çalışmaları neticesinde yürürlüğe girmiş olan utanç verici bir YouTube yasağının çoktan ikinci yılını doldurduğu bir ülkenin vatandaşlarıyız. Öğün, çalış, güven.

2010 yılında YouTube’ün yasaklı olduğu diğer ülkelerin hangileri olduğunu sayayım da devleti ve hukuk sisteminin çarklarını döndürenlerin, hangi ülkelerinkiler ile aynı çapta olduğunu hep birlikte hatırlayalım:

  • İran
  • Irak
  • Birleşik Arap Emirlikleri
  • Tayland

Hatta cila niyetine şöyle bir ayrıntı da vereyim eğer duymadıysanız: geçenlerde bir İslam Cumhuriyeti olan Pakistan’da YouTube peygambere hakaret ettiği düşünülen videolar sebebi ile yasaklandı. Pakistan dış işleri bakanı, hükümetteki meslektaşlarını “site kapatmanın iyi bir şey olmadığına ikna etmesi” ile 96 saat sonra yasak kalktı. Bunun üzerine bir düşünün. Türkiye’nin sansür ve yasak konusunda hangi ligde olduğunu iyi belleyin.

Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın, Arap Emirliklerinin, Tayland’ın insanlarının birleşip, onları daha sefil yaşamlar sürmeye mecbur kılan, sansür ve insan hakları ihlallerini bu insanların yaşamlarının bir parçası haline getiren devlet adamlarına karşı baş kaldırmaları, düşünce ve ifade özgürlüklerini, en temel haklarını, politikacıların ve paranoyak derneklerin kıçının altından çekip çıkarmaları, sansür yapma ve yasak getirme yetkisini bu mercilerin elinden söke söke almaları gerekiyor.

Benim hiçbir zaman Türkiye’ye geri dönmemek gibi bir planım olmadı. Bununla beraber yurt dışında geçirdiğim süre boyunca dönmemeyi tercih edenlere kızmamayı ne yazık ki öğrendim.

Böyle söyleyince çok naif duyulacak ama, bundan sonra yukarıdaki çizgide hareket edip neticeye varmak için planları olan her tür oluşuma denk düşen her seviyede destek olmak için daha fazla mesai ayırmaya karar verdim. Herkes elini bir miktar taşın altına sokarsa Türkiye en azından sansür illetinden kurtulabilir.

***

Sonradan gelen ekleme: Hosts dosyanıza aşağıdaki girdileri eklemek, Google yasağını aşmak için geçici bir çözüm olarak kullanılabilir:

74.125.43.103   www.youtube.com
74.125.43.103   www.google-analytics.com
74.125.43.103   google-analytics.com
74.125.43.103   code.google.com
74.125.43.103   translate.google.com
74.125.43.103   investor.google.com
74.125.43.103   groups.google.com

Ekrem Seren başka bir platformda yaptığı yorumda aşağıdaki adresleri eklemenin de docs ve spreadsheat için yardımcı olduğunu yazmış:

74.125.43.103 docs.google.com
74.125.43.103 spreadsheets.google.com

Bilgilerinize.

Not: Microsoft işletim sistemlerinde hosts dosyasını nasıl düzenleyebileceğinize dair bilgi daha önce YouTube yasağını almak isteyenler için şurada verilmiş, hosts dosyasını düzenleme yöntemi aynı, dolayısıyla o yazıyı okuyup YouTube örneği yerine yukarıdaki satırları kullanabilirsiniz. Linux kullananlar ise root hakları ile /etc/hosts dosyasını açıp sonuna bu satırları ekleyebilirler (bu arada ‘e ben de Microsoft işletim sistemlerinden bıktıydım zaten‘ diyorsanız Pardus var mesela, çok sever o sizi).

* Hiç açıklama yazmamışım, üzgünüm. Red Herring, Uygar Polat’ın Türkçe’ye “konuyla alakasız argüman” olarak çevirdiği bilinen bir mantık hatası. Kendisinin mantık hatalarına örneklerle değindiği bir yazıyı son derece eğitici ve keyifli bulabilirsiniz: http://nodrylight.wordpress.com/2008/12/31/mantik-hatalari-top-10/

Tags: , , , , , , , , , ,

“Baltimore Limanı’ndan İsyanlara Yelken Açmak” için 11 yorum yapılmış.

  1. E

    Meren reyis şimdi bir şey diyeceğim inanmayacaksın. Ama bak ben senin “bu tepede kesin park vardır ve hatta o parkta okulu asmış bir liseli ergen mutlaka vardır” diye düşündüm şeysine inandım, sen de buna inanmakla yükümlüsün. Böyle bir güveni oluşturduk artık diye düşünüyorum.

    Dün gece azıcık sarhoş oldum, kafam güzelken yattım. 9 saat sonra uyandığımda, inanmayacaksın, aklıma ilk gelen şey “Meren de kaç gündür bir şey yazmadı ya, n’oldu acaba?” oldu. Cidden diyorum bak. Uyandım ve aklıma bu geldi. Ben bile hayret ediyorum. Tüm devlet engellerini bir şekilde aşıp da Google Reader’a girdiğim zaman bir şey yazmış olduğunu görmem ile birlikte neler hissettiğimi ise ancak Mastercard reklamları anlatabilir (priceless esprisi hani).

    İşte böyle Meren’ciğim. İnci gibi yazıyorsun ama bizim zihinler inci gibi değil, o nedenle arada bir özet geç de demek istiyorum, biz de nobrain oluyoruz arada, hele de alkollü geceler sonrasında.

    Bir de tam yazıyı okumaya başladığımda yoruma “reyis” ile girmeyi planlıyordum ama acaba diyordum “Meren reyis bilir mi?“. Yazı beni o konuda da rahatlattı, bu yazı ile anladım ki kozmos üzerinden zihinler bağlı reyis birbirine, The Force falan gerçek yani.
    cCc Üşüyoruz Meren Reyis cCc

  2. A. Murat Eren

    Yazı beni o konuda da rahatlattı, bu yazı ile anladım ki kozmos üzerinden zihinler bağlı reyis birbirine, The Force falan gerçek yani.

    Ağzından bal damlıyor Eylemciğim ;)

  3. Salim

    Merhaba merenbey, uzun bir  zamandan sonra yazdığın yazınızla mutlu ettiniz beni. Dikkatimi çekip, beni hem sinirlendiren hem de “aah ah” dedirten iki şey vardı; ilki adamın elindeki “Barış elçileri bıçak ve sopa kullanmaz” yazılı pankarttı. Ne yani? Oradaki insanlar barış elçisi oldukları için mutfakta dahi hiç bir kesici, vurucu-kırıcı(tava, tencere) aleti kullanamazlar mıydı? İkinci dikkatimi çeken, gıpta ile baktığım durum da protestocuların zıt görüşlerde oldukları halde birbirlerine olan saygıları idi. Türkiye’de torunlarımızın torunlarının bile böyle bir manzarayı görebileceğini zannetmeyerek, sadece umut etmekle yetiniyorum.

    Yasaklara gelince, demokrasinin nimetlerinden bolca faydalanıyoruz. Oscar Wilde’ın şu güzel sözünü yamadan geçemeyeceğim: “Demeokrasi, halkın, halk tarafından, halk için coplanmasıdır.”  Neden “beyinler”in ülkemizden fersah fersah uzaklaştığını şimdi daha iyi anlıyorum. İnsan kendi ülkesinde esir muamelesi görmektense başka ülkede “yabancı” muamelesi görüpte daha özgür yaşamayı yeğleyebilir.  Hak vermemek elde değil!

    Ha unutmadan, fotoğraf çeken insan güruhu çok ilginç! :) Bir başkasının da sizi, onların fotoğrafını çekerken, çekip çekmediğine dikkat ettiniz mi? :))

  4. deniz

    deniz bunu beğendi. :):):):)
     
    belli zamandır sayfayı takip ediyorum. her internet başına oturduğumda baktığım rutin sayfalardan oldu seninki de.
    uzun zamandır yazmadın üzdün bizi. ama bugün yazıyı okuyunda hoşuma gitti ve düşündüm..

  5. humuluslupulus

    bah. sıkıldım ki ben… israilden de atatürkçü düşünce derneğinden de… hep aynı şey hep aynı şey.

    özgürlüğü de nereye koydularsa…bulmak mümkün değil. kaldırım taşlarının altında filan bir şey kalmamış. bazı yerlerde bazı hayatlar güzel diye çektiğimiz çileye bak. vallahi sıkıldım. dünyanın daha güzel bi yer olası filan yok sanki “meren reyis”?

    gidip weeping song mu dinlesem ümit yaşr oğuzcan okumaya mı başlasam ne yapsam bilemedim… dur her şeyi unutayım ben en iyisi. herkes öyle yapmayacak mı nasıl olsa?

  6. A. Murat Eren

    Evet, humuluspulus, muhtemelen herkes her şeyi unutacak. Hayatın sıkıcı detayları ile başa çıkma yöntemimiz bu olmuş artık. İnsan kızamıyor da.

    Sevgili Salim ve Deniz’e de teşekkürler buradan (Salim, ya bu güruhan birisi de benim fotoğrafımı çekenin fotoğrafını çekiyorduysa? :p).

  7. fatih

    Yer:  ABD Federal Mahkemesi, Batı Virjinya Eğitim Konseyi
    Konu: Amerika’da bulunan bir lisede, bir tarikata bağlı bir grup öğrencinin Amerika’nın ulusal bayrak seramonisi sırasında elini kalbine götürme hareketini, inançları gereği, tanrıdan başka hiçbir dünyevi şeye bkarşı bu şekilde bir saygının gösterilemeyeceği düşüncesiyle yapmak istememeleri üzerine, haklarında açılan mahkeme.
    Yargıç: Barnette
    TARİH:  1943
    Karar: “Anayasal sistemimizde değişmeyen, değişmeyecek yegane konu ifade özgürlüğü konusudur, siyasetin, siyasetçinin yaklaşımları, milliyetçilik, dini konular ya da başka mülahazalar ifade özgürlüğü değerinin önüne geçemez.

    Benzer şekilde verilmiş ve adını yargıçın ismiyle özdeşleştirmiş başka bir karar:

    ABD Federal Mahkemesi, (yargıç Jackson): “Halkı zararlı fikirlere karşı korumak devletin vazifesi veya hakkı olamaz. First amendment’ın (ABD Anayasası birinci ek) temel amacı kamusal makamların basın, ifade ve inançları sınırlamak suretiyle toplumun zihnini korumaya kalkışmasını önlemektir“.
    TARİH:  1945

    Başka bir örnek daha:

    ABD Federal Mahkemesi, Bayrak yakma davası (yargıç Brennan): “Eger First amendment’ı (ABD Anayasası birinci ek) belirleyen temel bir prensip var ise o da hükümetin bir fikri sadece toplum onu rahatsız edici ve kabul edilemez buluyor diye yasaklayamamasıdır.
    TARİH: 1989

    İşte bu kararlardır İfade Özgürlüğü denen şeyin temelerini atan. 1943 yılından bahsediyoruz dikkat çekerim. Diyorsun ya Meren “bizim ülkemizde bunlar ne zaman olur bilinmez”,  bu sorumsu yorumuna klasik cebir hesabı yaparak cevap vermek içimi acıtırdı. Ben o işlemi yapmıyorum. Çünkü maalesef bizim mahkemelerimizden böyle bir karar henüz çıkmış değil. Biz daha ülkemizdeki bir Ruhban Okulunu bile açamadık, açtırmadık (onlar da kendi vatandaşlarımız, ama o vatandaşlık bilinci yok maalesef hala).. Çünkü biz böyle bir yargıç yetiştiremedik henüz. Neyse ki zaman 1940 lardaki kadar yavaş değil dünyada, belki o kadar beklemeyiz o yüzden.  Ama bir yarıştsa son sırada isen kimse ne kadar hızlı koştuğunla ilgilenmez. Arayı kapatabilir miyiz? Umudum yok değil açıkçası. Hiçbir şey olmuyor değil.Ama okuyan bir toplum olmadığımızdan, endirek ve uzun vadeli olarak bizi etkileyecek (olumlu ya da olumsuz) hiçbir şey ilgimizi celbedemiyor, anlık, kati, yargılayıcı ve öğretilmiş reflekslerimizle karar verme tutkumuzu köreltemiyor.. Konusu daha çok ekonomik olan bir örnek vereyim şimdi de.  Amerikan rüyası nedir? Rüya nedir? Hayal kurmaktır.. MC Donalds bir rüya olabilir mi mesela? Dic ve Mac kardeşlerin rüyası…Kesinlikle.. Nasıl mı? Rakamlar konuşsun.. Bu restoranın bütün dünyada 1 günde sahip olduğu müşteri sayısı ne biliyor musun? 50.000.000  (elli milyon) kişi. Burada bazı çarpma ve toplama işlemleriyle nasıl bir kazanç elde edildiğini kestirmek zor değil. Bu rakamlar geri kalmış bir kaç ülkeyi bir anda standartlarının üzerine çıkarabilir.  Coca- Cola ve o sigara markasından bahsetmiyorum bile)..

    Demokrasi, ifade özgürlüğü, fırsat eşitliği ve hayal kurmak.. Bizler için çok dolaylı olgular. Bu nedenle üretmek yerine tüketmek, yapmak yerine satın almak, en önemlisi de okumak ve düşünmek yerine bizim yerimize birilerinin düşünmesini sağlamak (beklemek) gibi daha dolaysız yollara sahibiz.

    Bu günlerde işte tam böyle bir sınavın arifesinde Türkiye hukukçuları… İnşallah atılan adım geriye değil ileriye doğru olur.. (Anayasa değişikliği ve referandum konusundan bahsediyorum)
    Son olarak AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’ in  1976 yılında verdiği ünlü Handyside kararını paylaşmak isterim;

    İfade özgürlüğü sadece hoşa giden düşünceler için değil, “devleti ve toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden” görüşler için de geçerlidir. Bu durum çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük temelinde sözkonusudur.

    Ortaokul, lise ders kitaplarında bize Atatürk’ün savunduğu söylenen değerleri onun ismi arkasına saklanarak ayaklar altına almakta beis görmeyen, statükocu, demokrasinin ve özgürlüklerin karşısındaki Atatürkçü Düşünce Derneği ve dünya görüşü 50 yıl öncede takılıp kalmış hakimlerin ve tüm bunlara sessiz kalan cahil politikacıların……

    Evet tam da onların, dünyada böyle şeyler olduğundan haberleri var mı acaba?

  8. Onur

    Ben de aylardır takip ettiğim halde bir yorum yazamamıştım şuraya, bari bir şeyler kopipest edeyim konuyla ilgili(belki okumamış olanlar vardır). Ekşi sözlüğün sağ çerçevesinin en altında, ilk okuduğumda çok hoşuma giden bir yazıydı:

    “bu sitede yazılanların hiçbiri doğru değildir. site içeriği küçükler için sakıncalı olabilir. yazılardan yazarları sorumludur. kaynak göstermeden alıntılanamaz. devlet tarafından atanmış bir kurumun internet üzerinde kimin hangi bilgiye ulaşıp ulaşamayacağına karar vermesi insan haklarına aykırıdır. web siteleri kullanıcıların istekleri doğrultusunda bağlandıkları yerlerdir. kullanıcılar isterlerse bir web sitesine bağlanmayabilirler. bu güçleri ve imkanları mevcuttur. bir kullanıcı bir siteye bağlanmak istiyorsa bu onun tercihi ve hakkıdır. bağlanmak istemiyorsa bu yine onun tercihi ve hakkıdır. halkın kendisine hizmet etmesi için görevlendirdiği kurumlar hadlerini aşıp halka neye ulaşıp ulaşmayacağını bilmeyen cahil cühela muamelesi edemezler. ebeveynlerin çocuklarını sakıncalı içeriklerden koruması için çok sayıda bedava ve ücretli yazılım mevcuttur. bu yazılımlar bir web tarayıcısını kullanmaktan daha karmaşık teknik bilgi gerektirmemektedir. devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır.”

    bu yazıyı yazan ssg’yi de ayrıca tebrik etmek lazım. sansür karşısında dozu dava açılamayacak en üst sınıra kadar yükseltilmiş en sert eleştiriyi yazmış.

    ccc sedat reyiz ccc yani:)  [özelde bu geyiğin, genelde de inci sözlüğün modası ne zaman geçecek çok merak ediyorum, sonsuza kadar böyle devam edemezler herhalde yahu :)]
     

  9. Melis

    Sevgili Meren,

    Eline sağlık, bayadır düşündüğüm bir çok konuya değinmişsin.

    Demişsin ki mesela
    Böyle söyleyince çok naif duyulacak ama, bundan sonra yukarıdaki çizgide hareket edip neticeye varmak için planları olan her tür oluşum denk düşen her seviyede destek olmak için daha fazla mesai ayırmaya karar verdim. Herkes elini bir miktar taşın altına sokarsa Türkiye ne azından sansür illetinden kurtulabilir.

    Mühendis değil de küçük bir biyolog olsam da yapılacak birşeyler varsa bilmek isterim. Nasıl bir fazla measidir bu? Bi diyiver.

  10. Murat E.

    Merhaba,
    Biraz şeytanın avukatlığını yapayım.  Tarafsızlığı şüpheli medyadan anlayabildiğim kadarıyla olay aman gencecik çocuklarımız youtube’daki şeytanlıklardan etkilenmesin kadar basit değil. Saçma sapan kapatma davaları bu nedenlerle açılıyor falan ama bir türlü bu işlerin çözülememesinin sebebi devletin karşısında bir muhattab bulamaması. Çözüm de geçtiğimiz yıllarda 1 mayıslarda uygulanan “ben bütün yolları kaparım kimse evinden çıkıp işine bile gidemez böylece taksimde maksimde olay olmaz!!” çözümüyle aynı. Ama google’da sütten çıkmış ak kaşık değil. İstanbulda bir ofisleri var gözüküyor ama legal olarak Türkiye’de aslında bir varlıkları yok(muş). Buradan çok güzel reklam satıyorlar, iş bağlıyorlar ama hadi bakalım bu kadar iş yaptık faturamı ver ben de masraf göstereyim diyince Google Irlanda adına kesilmiş ve gider olarak gösterilemeyen faturamsı bir kağıt veriyorlar(mış. Google’a reklam veren şirket sahibi bir arkadaşım bu şekilde olduğunu söyledi kendim deneyip görmedim.) Dolayısıyla vergi falan da vermiyorlar toplayıp paraları Irlanda’ya gönderiyorlar(mış).
    Çok conspiracy theory seven bi insan olarak teorim; bence Google bu IP değiştirme işini bilinçli yaptı. Diğer servislerinin de bloklanmasını sağlayıp Türkiye genelinde infial yaratarak toplum baskısıyla aleyhine verilmiş kararlardan kurtulmak istedi. Başarılı olur olmaz onu göreceğiz ama görünen o ki Türkiye’de ofis açıp bu tür saçmalıklarla legal yollarla mücadele etmek gibi bir kaygıları yok.
    “Sansüre hayır!!!” mitingi yaparken bir taraftan da “Google, madem -don’t be evil- diyorsun o zaman vergi kaçırma!!!” mitingi yapmak faydalı olabilir. Gerçi hangi büyük şirket doğru dürüst vergi ödüyor ki diye başka bir miting de yapılabilir…
    Not: “Google doesn’t pay tax” diyince aynı yöntemle ingilterede £450 milyonu nasıl ödemediği ile ilgili bir haber çıkıyor.

  11. Melis

    Evet bunları duymuştum. Ama hala geçerliliği konusunda şüphelerim var. Mağdur durumda olan burada kim kestiremiyorum. Türkiye Devleti mi, Google mı yoksa Türk halkı mı? Google’dan alınamayan vergilerin alınırsa nerelere gideceğini düşündükçe de beynimdeki işlemciden ateş çıkıyor. İki uçlu değnek hikayesi bir nevi. Google ne yaparsa yapsın boynumuz kıldan ince de  denmiyor tabi ama İngiltere gibi ülkeler de vergi vermiyor diye Google’ı kapatmıyorsa bundan da bir ders alınmalı. Başka bir çözümü olmalı mutlaka.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün