Patlıcan, Asparagus ve Bira

18/11/2009, 21:29

Dün Duygu ile markete gittik alışveriş yapmak için. Benim için sıra dışı sayılabilecek bir deneyim markete gitmek. Yaşlandıkça daha da acayip hale geliyor.. Geçen yıllar içerisinde insanın önünde oyalandığı reyonların, ilgisini cezbeden ürünlerin değişimini izlemesi çok değişik bir şey bence.

Yemek yeme hadisesi, evrim basamaklarında eriştiğimiz nokta itibarı ile bize dayatılan birkaç emrivakiden birisi. Beslenmek gerçekten çok çetrefilli bir süreç, düşünecek olursanız neredeyse işimiz-gücümüz beslenmek. Bir sincap gibi. “Bu evrende bizi çürütmeye çalışan entropiye karşı savaş veriyoruz dostum, besleneceğiz tabi!” demek çok karizmatik bir şeymiş gibi duyulsa da kimse bu savaşın bir parçası olan pişirmek, sindirmek ve bulaşık yıkamak gibi adımlardan bahsetmiyor. Her Türk’ün asker doğuyor olması fakat askerlik yaparken aslında kimsenin gerçekten eğlenmiyor olması gibi. Çok garip.

Nasıl ki evrimin bizi getirdiği nokta beslenmeyi mecburi hale getirmiş ise modern hayat da beslenmek için gereken materyalleri temin etmek için markete gitmeyi mecburi hale getirmiş durumda. Modern hayat sizi bu noktaya getirmeseydi de bulaşık yıkamaktan aciz zatı-ı alîleriniz mi ekip biçeydi peki merenbey?. Bilemiyorum. Ortaya bir alternatif koyacak kadar geniş vizyonlu bir kişi olmasam dahi bu vaziyetten hoşnut olmadığımı ifade etmek isterim. Markete meraktan gittiğim yılları hatırlıyorum ben, şimdi bir kaç küçük ayrıntı dışında pek tadı tuzu kalmadı (market ziyaretlerini enteresan hale getiren ayrıntılardan birisi zaten bu yazının giriş cümlesi, diğeri ise market arabalarının üzerine çıkıp onlara kay-kay muamelesi yapmak, arka tekerlekleri frenleyerek köşeleri dönmeye çalışmak: ama bu da ustalaştıktan sonra keyfi kalmayan şeylerden birisi (sanki ustalaştıktan sonra keyif almaya devam ettiğimiz bir uğraş varmış gibi oldu son söylediğim)).

Dediğim gibi. Markete gidiş ve alışveriş yapış deneyiminin tamamı o kadar da kötü bir şey değil. Örneğin, bir değişimi kolay bir şekilde gözleyebilmek için bir şeylerin sabit olması gerekir, böylece sabit olanı referans alır kıyas ederiz. Marketlerin genel yapısı ve içlerindeki ürün grupları pek fazla değişmediği için marketler, kişinin beslenme alışkanlıkları ve eğilimlerin zaman içerisindeki değişimini gözlemesi için enteresan yerler. En basitinden küçükken Kinder sürpriz yumurtaların, jelibonların bulunduğu reyonlar önünde dakikalar harcardım. Eğer istersem annemden azar işitirdim ama izlemesi de mi yasaktı kardeşim? Üstlerindeki yazıları okuyorduk belki? İnsanın asabını bozuyorlardı. O gitsin alışverişini yapsın çıkışta da beni buradan alsındı… Şimdi o tip saçma şeyler satılıyor mu görmüyorum bile. Yaşlanmışım demek.

Şimdi peynir görüyorum mesela. Peynir reyonlarının önünde at hırsızı bir ileri bir geri dolaşıyorum. “Meğersem peynirler amma da evrenin en güzel şeyleriymiş di mi meren” filan diyorum kendi kendime (bazen çok da kendi kendime diyemiyorum, Duygu da duyuyor “al hangisini istiyorsan da gel hadi” diyor).

Eskiden annemin canına okurdum tam yağsız beyaz peynir alsın diye. Kadıncağız elinde bir parça ‘meren onaylı’ beyaz peynir tutarken “e evladım kireç gibi bu ne tadı var ne tuzu” derdi tulum peynirlere doğru bir koyunun yeşil çimenleri süzdüğü gibi bakarak. Ben ise “bak ağzım yara olur sonra” diye tehdit eder başka bir peyniri ne aldırırdım ne de yerdim. Kadı gibi ketum idim peynir konusunda. Şimdi de öyle dikkate değer bir peynir kültürüm yok, ama keçi peyniridir, bree’dir, tütsülenmiş gouda’dır önüme ne gelirse çılgınca deniyorum (fakat nedendir bilinmez Artvin‘de yediğim peynirleri hiç bir yerde bulamıyorum, o ayrı). Mesela marketler olmasa nasıl hatırlardım bu değişimi, hatırlar mıydım, bilemiyorum.

İşte bu da mesela Duygu ile tanıştıktan sonra varlığını keşfettiğim bir reyon. Oradaki renkli şeylerin tümüne halk arasında ‘sebze’ deniyor, ismen daha önce duymuş, kendileri ile tencere içinde de bir kaç kez karşılaşmıştım. Fakat tenceredeki ile market reyonundaki halleri arasındaki fark ünlülerin makyajlı/makyajsız fotoğrafları gibi. Her gidişimde yeni bir şey öğreniyorum. Brüksel lahanası diye bir şey var mesela (vallahi diyorum).

Bu arada şu aşağıdaki arkadaş da hayatıma geçen yıl girmiş olan bir bitki. Adı kuşkonmaz imiş (orijinalı “asparagus”). Algıda seçicilik mevzusu mu yoksa gerçekten Türkiye’de pek yetiştirilen bir şey değil mi kendisi bilemiyorum şu anda. Öte yandan kuşkonmaz domates ile harika bir ikili imiş çiftçiler için. Domates bitkisi kuşkonmaza zarar veren böcekleri uzak tutarken kuşkonmaz da domatesin köklerini rahatsız eden bitkilerin çanına ot tıkıyormuş. Bir diğer taraftan antik Yunan’lılar tarafından el üstünde tutulmuş bir bitki olmuş olması, hem coğrafi olarak Türkiye’de de yetişebileceğini hem de kültürel olarak neden yetiştirilmemesi gerektiğini gösteriyor aslında (pis Yunan bitkisi). Fakat çok lezzetli. İnanılır şey değil. Yunanlardan beklemezdim.

İnsanın beğenilerinin zaman içerisinde ne kadar çok değişebileceğine dair hayatımdaki en çarpıcı örneklerden birisinin kahramanı da, patlıcandır (bu cümleyi “Miro’dur”, “Picasso’dur”, “Marcel Duchamp’tır” filan diye bitirecek kadar entelektüel olmadığımı anlayan bir kaç okuru an itibarı ile kaybettiğimi henüz bu satırları yazarken öngörmüş birisi olarak patlıcan örneğinden devam etme konusunda ısrarlı olduğumu bilmenizi isterim, yani “bu yazıda halâ ümit var”, “yok yok kesin bir yere bağlayacak” diye okumaya devam ediyorsanız daha fazla vakit kaybetmeyin diye üzerinde durmak istedim). Bendeniz “küçük bir çocuk” olduğumu ima eden herkese aslında nasıl da 20 yaşında olduğunu ve sadece boyunun kısa olduğunu anlatan küçük bir çocukken, patlıcandan fena halde nefret ederdim. Ne zaman patlıcan yesem ağzım yüzüm şişer, dilimde yaralar çıkardı. Hoş o yaralar sevmediğimi defalarca dile getirmeme rağmen patlıcan yemeği yapan annemi protesto etmek için ortaya çıkmış psikolojik harp tekniklerinin bir parçası mıydı, yoksa gerçekten patlıcan içerisindeki etken maddenin ağzımı savaş alanına çevirmesi yüzünden mi patlıcanı sevmezdim pek emin değilim. Her neyse.. Annem “bence bir gün patlıcanı çok seveceksin” dedikçe ben patlıcandan daha çok nefret ederdim. Bu durum, aslında 20 yaşında olduğumu söylemenin ne kadar saçma olduğunu anladığım 6′lı-7′li yaşlarıma, black metal’in dünyanın en harika müziği olduğuna kanaât getirdiğim 16′lı-17′li yaşlarıma ve hatta ve hatta 20 yaşında olmakta pek de matah bir şey olmadığını anladığım 20′li yaşlarıma kadar devam etti. Fakat şimdi, 30′lara yaklaştığım şu günlerde patlıcanı çok sevdiğimi itiraf etmekte bir beis görmüyorum. Annemi arayıp “anne, patlıcan konusunda haklıydın, maydanozdan ise halâ nefret ediyorum, daha ne kadar büyümem gerekiyor?” diye sorsam mesela, bilebilir mi? Bilemiyorum. En nihayetinde maydanoz için gerçekten hiç ümit olmayabilir.

İnsanın beğenilerinin zaman içerisinde ne kadar çok değişebileceğine dair hayatımdaki en çarpıcı örneklerden bir diğerinin kahramanı ise, bira. Yıllar boyunca benim beğendiğim biralar dışında kalan biraları içenleri büyük bir tatmin ile “bira içmekten anlamayan zavallılar” olarak değerlendirdim. Mesela bir süre NASA merkezinde çalışmış olan, şimdilerde ise Almanya’da post-doc olarak bilim hayatına devam eden oşinograf dostumuz Murat Gündüz beni doğru yola getirme konusunda en çok mesai harcayanlardan birisi idi. Kendisi defalarca beni “Michelob Ultra” isimli hiper hafif biranın aslında dünyanın en iyi birası olmadığına ikna etmeye çalışmış fakat muvaffak olamamıştı. Geçenlerde yerel bir bira üreticisi olan Abita’nın bir birasına denk geldim ve insanların Michelob Ultra’ya “su gibi bu be” derken ne kastettiğini şaşkınlık içerisinde anladım (hakikaten su gibiymiş lanet şey). Ama üzülme Muratçığım, bazı şeylerin değişmesi için aşılması gereken bir eşik oluyor bazen ve kimi zaman o eşiğin, değişmesi beklenen şey ile hiç bir ilgisi olmayabiliyor. Bu da hayatın bize attığı bizim de sineye çektiğimiz kazıklardan bir diğeridir.

Bu Duygu versus Meren. Yakın bir zamanda değişeceğini zannetmiyorum:

vs.

Bu ise bildik son, bunun da yakın zamanda değişeceğini sanmıyorum:

Bu da bokeh aşkına gelsin:

Bu arada bu alışverişte aldığımız her şeyi görmek isteyen değişik duyguların insanları buraya göz atabilirler.

Tags: , ,

“Patlıcan, Asparagus ve Bira” için 22 yorum yapılmış.

  1. tuna

    Bu patlıcan konusunda ben de çok benzer bi evrim geçirdim. Ama sonrada farkettim ki ben kabuguna ariza yapıyorum. Simdi patlican gorunce goz yaslari icinde kosup sarilasim geliyor. fotograflar ve ışıkları çok güzel yine. Bişey sorucam bi de. Abicim bu green curry sizin orda zehir kıvamında deil mi? bunu alıştırarak mı yemege koyuyosunuz yoksa bir acı bağışıklığı mı söz konusu?

  2. Düygü

    Tuna’ya ben cevap vereyim, bu green curry hazır çorba gibi ama daha yoğun bir şey (yani poşetinin içinde halihazırda sıvı satılıyor). Tayland curry’si. Onun içine et koyup pişiriyorsun. Orta acılıkta çok acı değil. Sen farklı bir green curry’den bahsediyor olabiling.

  3. A. Murat Eren

    Sevgili Tuna,

    Green curry konusundaki sorunu doğrudan Düygü hanımlara paslıyorum (zira yemekler ile ilgili sorulara ben ne yanıt versem otomatikman sallamış oluyorum filan (senin yemek ile, yemek yapma süreci ile aranda derin bir ilişki olduğuna dair zerre kadar şüphem yok ve buna da anormal saygı duyuyorum, onu da ekleyeyim (bu arada bu gün Bob Black’in The Abolition of Work isimli denemesini okuyordum, aklıma sen geldin, eve geldim yorum yazmışsın, işe bak :)))).

    Ben patlıcanın her yerini çok seviyorum. Sapının hakkından çiğnemekle gelebileceğime inansam orasını bile yiyecek durumdayım :)

    Sevgi, selam.

  4. Ceren

    Peynir mevzuu belli bir yaşı geçmiş pekçok erkeğin ortak noktası galiba. Başta eşim olmak üzere tanıdığım 28 yaş üstü erkeklerin çoğu markette en uzun vakti peynir&şarküteri reyonununda geçirmekte. Artvin’de yediğin peynirin sırrı ise şurada yazıyordur herhalde.
    Madem ortada böyle ciddi bir patlıcan olayı var, o vakit şu linkler de biyolokum hanımefendi için gelsin: hünkar beğendi, ali nazik, imam bayıldı, islim kebabı  :) (Sebzelerle uzun süre tanışmamış olmandan ötrü vejeteryan olmadığına kanaat getirdiğim için verdim bu linkleri)

  5. Nesobaby

    Neeeyyy ? 2 tane nar 5 $ mı??? Amerikada fotoğraf makinaları ucuz ama sebze meyve pahalı :) Patlıcanı çok severim özellikle de patlıcan ezmeyi çook severim :) imam bayıldıyı hiç sevmem, adı da itici zaten. Patlıcan hiç faydalı bir sebze değilmiş. İçinde nikotin varmış. Özellikle çocuklara yedirmeyin diyorlar. Gerçekten de büyüdükçe yeme alışkanlığımız değişiyor ben mesela eskiden pişmiş domates yiyemezdim, bir kere tiksinmişim öyle kalmıştı, ağzıma girmesi düşüncesi bile yetiyordu mide bulantısı için. Şimdi ise hapur hupur götürüyorum menemen falan yapıp yiyorum hatta. Ben de  mesela rokayı  hiç sevmem , babam derki ; senin yaşındayken ben de sevmezdim :)) demekki bazı sebzelerle aramız yaş olgunlaştıkça düzeliyormuş . Ne garip bir süreç ..

  6. Nesobaby

    Bu arada market fotoğrafların çok başarılı, kasadaki kare ve narlı kareyi özellikle çok beğendim ;) Afiyet olsun kesenize bereket… falan filan :)

  7. Murat Gündüz

    Mereeeeen!
    Gözlerimi yaşarttın dostum :P
    Damak tadına bu kadar güvendiğim bir adamın , yemek yerken seyretmeye hasta olduğum birisinin, “M word” birası :)  içmesi benim içimi kemiriyordu, işin ilginç yanı matah bişeymiş gibi bu birayı övmesi dayanılacak şey değildi. Yazıyı okurken henüz bira ile ilgili olan paragrafa gelmemiştim, fakat Abita fotoğrafını görünce, yazının bağlamından, yoksa, laaaan, meren yok canım, demeye başlamıştım, nitekim o paragraf bitince ağzım kulaklarıma çoktan varmıştı :)).  “M word” den Abita ya geçmek mezhep değiştirmek gibi değil, doğrudan din değiştirmek bence.  Bu arada, tahminim o ki, ABITA birasının bu kadar güzel olmasının sebebi, dünyanın en güzel sularından (Louisiana) birtanesi ile yapılması.
    Hepimiz Fırat değilmiyiz :)
    Çok özledim
    Murat

  8. A. Murat Eren

    Ceren, kitap harika görünüyor gerçekten, kesinlikle edinmeliyim bir tane (hatta kitapta yazan her peyniri gidip yöresinde tatmayı kendime bir menkıbe haline dahi getirebilirim, o derece). Bu arada Ali Nazik’in öyle tarif ile yapılıp heba edilmesine göz yumamam (smiley var burada); Ali Nazik Gaziantep’te İmam Usta’da yenir. Hünkâr Beğendi de aynı şekilde, o da Üsküdar’da Kanaât Lokantası’nda yenir (aaah ah birileri gitsin benim yerime de yesin). Bununla beraber imam bayıldı ve islim kebabı için tüm yollar açık :p

    Nesobaby, inanma öyle nikontin varmış, faydalı değilmiş filan diyenlere. Patlıcan bir numaradır. Ha bi de mantar.

    Muratçığım, sorma yahu. Senin gitmeni bekliyormuş :)

    Sevgi, selam.

  9. Selim Ok

    “Kasaya giden yol” temali fotograf beni benden aldi.

  10. Koray Löker

    Hatırladığım kadarıyla (ilk kaynak da Hürriyet’in x. sayfasındaki çakma bilim haberleriydi tahminen) insanın damak zevki her 6-8 yılda bir baştan aşağı değişmiş hale geliyormuş aradaki farklı ihtiyaçlara cevap vereceğim diye aşeren bedenimizin döngüsü tamamlandığında (seni okuyunca cümlelerim bu hale geliyor ve içimde kaçınılmaz bir parantez açma isteği uyanıyor yapabilecek bir şey yok)

  11. Koray Löker

    Bu arada “İmam Usta” değil (yani bir yanıyla öyle belki ama) İmam Çağdaş o hava atmaya çalıştığın Antep lokantasının adı…

  12. Sina

    Yalnız neden kıskançlıkla bakyorum fotoğraflara bilemedim. Hani süper sanatsal yada müthiş orjinal kareler değil ama tonlar ve ışık falan çok hoşuma gitti. Adisin Murat
    Selamlar :)

  13. caglar10ur

    Bu kadar yazdığın şey arasından “biri Kanaât Lokantası’na gitsin” kısmını algılayıp, kendime görev biçtim. Evet, nevi şahsına münhasır bir insanım :)…
     
    Not: Bu HTML yorum saçmalığı nedir yahu? Bir de Capcha şeysini yanlış girince burayı abuk taglar ile dolduruyor…

  14. A. Murat Eren

    (seni okuyunca cümlelerim bu hale geliyor ve içimde kaçınılmaz bir parantez açma isteği uyanıyor yapabilecek bir şey yok)

    Heheh bunu bir iltifat olarak alıyorum ben, haberin olsun (senin o amaçla yazmadığını biliyor olsam da (bu arada İmam Usta diye sallarken aslında isminin o olmadığını, “nasılsa Çağlar okursa düzeltir, ben de yazıda düzeltirim” diyerek yazdığımı bilmeni isterim)).

    Teşekkür ediyorum Sinacığım. Yalnız bunlar bence dünyanın en sanatsal fotoğrafları ve bu konuda bir iddalaşmaya başlarsak ben kazanırım, onu söyleyeyim :p

    Bu kadar yazdığın şey arasından “biri Kanaât Lokantası’na gitsin” kısmını algılayıp, kendime görev biçtim. Evet, nevi şahsına münhasır bir insanım :)…

    Fotoğrafını çekip bana göndermezsen darılırım vallahi. WordPress’in yorum arayüzüne lanet olsun. Bir ara ilgilenip hakkından geleceğim ama bu işlerden bir Webmaster seviyesinde anlamadığım ve bir WP programcısı sabrına sahip olmadığım için iş WodPress’in her yerini yama ile doldurmaya kadar varıyor. Sonra güncellemek filan dert oluyor. Bir ara bakacağım ama :(

  15. Melikeadlıkişi

    Aynı evrimi enginarla geçirdim.. Bu kadar nefret ettiğim bir sebzeyi artık her yıl 10 ay boyunca hasretle bekliyorum :)  Bir de tombiş bir ablamızın lafı vardır, pek severim; “Eskiden sevmediğim yemekler vardı, şimdi onlar neydi hiç hatırlamıyorum”.

  16. anonimci geldi hanım

    benim çocukların bitakım yemekleri sevmemeleri ile ilgili bi teorim var, izninizle paylaşacağım:

    çocuk dediğimiz insan, fiziksel yapı itibariyle tatları ve kokuları yetişkin bünyeye kıyasla çok daha yüksek bir seviyede algılıyor. (hatta açık konuşayım, bence çocuklar ecstasi hapı atmış gibiler, yani çevremizdeki çocuk şahısların davranışlarını incelersek, onların böyle sebepsiz mutluluklarla zıplaya hoplaya dolaştıklarını, çok gündelik şeylere şaşkınlıkla baktıklarını, kokulara renklere kapılıp gittiklerini görebiliriz.. bu da onların ekstasi halinde oldukları fikrini destekliyor di mi?) bu sebeple çocuk kardeşimiz, patlıcan, enginar, bakla gibi keskin kokusu olan yiyecekler karşısında paniğe kapılıyor, çok ciddi bi duyu organı tacizi var çünkü. yetişkine 3 derece kokan patılcan çocuğa 10 derece kokuyor. ne yapsın papates köfte diye bakınıyor.

    büyüdükçe ekstasisini yitiren beynimizin bir sonucu olarak duyu organlarımız daha normal seviyede çalışmaya başlıyor. belki sokaklarda zıplayarak heidi gibi dolaşmıyoruz ama patlıcan yenilebilir bir sebze oluyor. nası süper teori di mi????

  17. A. Murat Eren

    Merak ettim biraz araştırdım. Bilim insanları bizim gerçek problemlerimizle uğraşmak yerine abuk sabuk fakat enteresan işler yapmayı sevdikleri için belki çocukların neden sebze sevmediklerini de araştırmışlardır diye düşündüm (nitekim araştırmışlar). Aslında senin söylediğine yakın bir yanıt ile karşılaştım, fakat çocuklar ile ilgili o kadar optimistik olmaya gerek yok.

    TAS2R38 isimli ekşi/acı tatları deneyimlememize yardımcı olan tat alıcıları (taste receptor) regüle eden bir gen varmış. Kişi yaşlandıkça etkisi azalan bu genin yarattığı etki phenylthiocarbamide ve propylthiouracil gibi bileşiklerin ekşi/acı tatlarından çok daha fazla rahatsız olmak imiş. Phenylthiocarbamide (PTC) ise organik bir bileşik ve sebzelerde bol bol bulunuyor. Çocukların %79′u PTC’lerden bu tat alıcılarının aşırı duyarlılığı yüzünden rahatsız oluyormuş, ergenlikten sonra rahatsız olanların oranı ise hayli düşük.

    Yani, çocuklar sebzelerde çoğumuzun artık almadığı ekşi/acı tatlar alıyorlar ve bu yüzden sevmiyorlar (yani tatları yüksek seviyede algıladıkları konusunda haklısın).

    Fakat saydığın diğer şeylerin çocukların aptallıklarından ileri geldiğini düşünüyorum :( Kafaları çok az şeye basıyor, bir yandan da çok hızlı çalışıyor, her gördükleri karşısında şaşırmaları kadar normal ne olabilir? :p

  18. Eren

    Güzel bir seri olmuş, ancak ne yalan söyleyeyim ilk gördüğümde bunun bir “çok fena fotoğraf çekesim geldi, mutlaka bir şeyler çekmelim” vakası olduğunu düşündüm. Neden öyle düşündüm; tabi ki aynı dertten muzdarip bir kişi olarak aslında giderken yanına fotoğraf makinesi almanın akla gelmeyeceği alakasız yerlere bile fotoğraf makinesi götüren birisi olduğum için (market, ofis, ya da sıradan bir günde gidilen sıradan her hangi bir yer). Bir de daha öncesinde okuduğum yeni D700 makalesiyle birleştirince taşlar yerine oturdu. (Fena mı olmuş, tam süper olmuş orası ayrı). Artık buna yeni oyuncağı kullanıp hevesini alma heyecanı mı denir, ya da ben bu makineyi alırken bir sürü güzel şey çekeceğim diyordum, kös kös duruyor kenarda yahu psikolojisinin verdiği rahatsızlık mı denir bilemem ama en azından durumun bende yarattığı ruh hali budur efendim.  Buradaki fotoğrafların altında böyle bir ruh hali yatmadıysa sizi tenzih ederim.

    Halbuki başkaydı benim ilk yorumda yazmak istediklerim, sitede fotoğrafla ilgili ne çok (dolu) şey bulduğumdan ve faydalandığımdan, yazım tarzının ne kadar içten olduğundan bahsedip, paylaşan ve yönlendiren, bunu yaparken de üşenmeyen tarzın için teşekkür etmeyi falan düşünüyordum. Neyse başka sefere artık :)

    Patlıcan da süperdir hakikaten. Hatta salçalı ve etli bir patlıcan yemeğinin yanında prinç ve yoğurt da olursa, kuru-pilav ikilisinden bile öte bir güce sahip olduğunu düşünürüm.

  19. Oruç Binoba

    En kısa zamanda salı pazarından çekecegim görüntülerle size eşlik edecegim Murat Bey…

  20. fcn

    ya hep fotoğraflara bakıp kıskanırdım, bugün farkettim ki yazım tarzın da kıskanılası.
     
    tebrikler bay meren. uzak kıtadan sevgiler.

  21. Necati Demir

    Ben de peynir çeşitlerini denemeyi seven birisi olarak peynir konusuna dikkat çekmek istiyorum zira kendisi ve vücuda sağladığını kalsiyum ile ilgili bir bağımız kendisinin. Bir kan testimde kalsiyum fazla çıkmıştı ve doktorlar yeme içme ile bunun oluşamayacağını söyleyip, bir dizi test istediler benden zira fazla kalsiyum demek çok kötü şeyler demek -bknz. Google-. Ben de bunun üzerine peynir, süt, yumurta gibi kalsiyum deposu olan yiyecekleri bıraktığımda/azalttığımda kalsiyumun düştüğünü gördüm. Sonuç itibariyle, çıkan kalsiyum çok yüksek seviyelerde değildi ama yine de endişelendirdi.

  22. Hüseyin

    Matematiğim bayağı kötüdür ama yanlış hesaplamadıysam 120 küsür dolarlık alışveriş için %4,7 vergi ödemişsin (ödenen verginin yapılan alışverişin miktarıyla bir ilgisi olmasa da 120,31$’lık ürün alıp 126,06$ ödemek iyiymiş). Kıskanmadım diyemem.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün