Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları

Önemli not: Yazı uzun ve okuması keyifsiz (bunun için üzgünüm). Bununla beraber bu yazıda anlatılanların bilinmesi gereken şeyler olduğuna siz de inanıyorsanız lütfen çevrenizle paylaşın. Hatta sadece paylaşmakla kalmayıp, insanları okumaya ikna edin. Bilim ve akademi ile haşır-neşir kişilerin gördüklerinde tanıyabilmeleri için bu konularda aydınlanmaları ve bilgi sahibi olmaları çok önemli.

Bilim insanlarının makale sayılarına göre değil, makalelerinin içeriklerine göre değerlendirildiği bir anlayışın Türkiye’de tesis olması, Türkiye’nin bilim arenasında isminin bir arada anıldığı ülkeler arasından sıyrılıp bir sonraki seviyeye ulaşması, onlarca sahte yayın yapmış ve şu an üniversitelerimizi işgal eden akademisyenlerin Türkiye akademisinin yakasından düşmesi için atılması gereken adımlar çok, bu noktaya varmak için kat edilmesi gereken yol uzun. Fakat bu problemleri çözmenin ilk adımı, onların varlıklarını ve sebeplerini idrak etmek. Bu konudaki çabanızdan ötürü her birinize şimdiden teşekkür ediyorum.

Kapsamın genişliğine ve yöntem zenginliğine rağmen “bilimde hırsızlık” dendiğinde herkesin aklında bir şeyler canlanıyor. Bilimde hırsızlığın nasıl gerçekleştirilebileceğine dair bolca örnek sunan Türk akademisyenlerinin, bu konuda toplumsal bir bilinç oluşmasındaki payları göz ardı edilemez. Bilimde hırsızlığın önü Fikir ve Sanat Eserleri Kanunuyla kesilmiş durumda. Buna rağmen bu eylemin değerlendirilmesi ve neticelendirilmesinde aksaklıklar yaşandığını biliyoruz. Bilimde hırsızlıkları su yüzüne çıkmış insanların siyasetçi, rektör, enstitü müdürü olduğu bir ülkenin yürütme konusunda sıkıntı yaşıyor olması gayet doğal olmalı. Bununla beraber sayıca az da olsa, bilimde hırsızlığın peşini bırakmayan akademisyenlerimizin gerek anonim gerekse malum kimlikleri ile ortaya koydukları çaba genç bilim insanlarına ve bilim ahlakı aktivistlerine cesaret veriyor.

Bu yazı ile, kemikleşmiş denebilecek seviyedeki hırsızlık vakalarına ara verip, bilimde ahlaksızlığın “bilimde hırsızlık” kadar medyatik olmasa da, uzun vadede en az onun kadar tehlikeli olabilecek bir başka boyutuna değinmeyi, dikkatleri biraz da o tarafa çekmeyi deniyorum. Sizlere Türkiye’den de birçok akademisyenin faydalandığı, tam olarak hırsızlık ya da uydurma olmayan yayınlarla gerçekleştirilen bir akademik ahlâksızlık metodunu tanıtmaya gayret edeceğim. En basit hali ile bu metot, vasıfsız akademisyenlerin çeşitli şebekeler yardımı ile başka hiçbir yerde yayınlayamayacakları makalelerini ‘yayınlanmış’ gibi göstererek akademik puan toplamalarına olanak veriyor. Bir diğer deyişle bilim yerinde sayarken, kimi akademisyenler bu yolla mesleklerinde yükseliyorlar.

Mevzuyu isteyen herkesin anlayabilmesini istediğim için biraz baştan alıyorum, yazı boyunca dilediğiniz zaman ‘***’ işaretleri ile birbirinden ayrılmış kısımlardan bir sonrakine atlayabilirsiniz.

***

Bilimsel bilginin literatüre katılması, “bilimsel yayınlar” aracılığı ile oluyor. Bu yayınlar, makale, mektup, rapor, derleme, kitap gibi değişik formlarda olabiliyor.

Bilimsel bir yayının önemli özelliklerinden üçü “yayının bilimsel geçerliliği”, “yayının özgünlüğü” ve “yayının önemi”. Zira eğer bilimsel yayın ile amaç “bilime katkı” ise, bu ancak yayının bilimsel olarak geçerli (bir anlamda “kuralına uygun şekilde üretilmiş”) ve özgün (bir anlamda “yeni”) olduğu durumda gerçekleşebilir. Öte yandan bilimsel katkının bu iki gerekliği sağlayacak şekilde gerçekleşmesi doğru bir başlangıç olsa da bunlar yayının bilime katkısı ile ilgili fikir vermek için yeterli değiller. Bilimsel yayınların önemi konusuna az sonra döneceğim.

Bir yayının bilimsel geçersizliğini tespit etmek, özgünlüğüne ve önemine karar vermekten daha kolay. Buna rağmen yıllarca ciddiye alınmış bilimsel yayınlar içerisindeki verilerin bile uydurma olduğu ya da bilimsel olarak geçersiz yöntemlerle elde edildiği ortaya çıkabiliyor. Bu tip skandallardan en büyüklerinden birisi geçtiğimiz yıllarda kök hücre araştırmaları alanında yaşandı; klonlanan insan embriyolarından kök hücre elde ettiğini ortaya atan ve bununla ilgili 11 yayın yapan bir profesörün deney sonuçlarının uydurma olduğu ortaya çıktı. Hwang Woo Suk, Türkiye’deki meslektaşlarının sahip olduğu lükse sahip olmadığı için bu olayın ortaya çıkması ile beraber istifa etti.

Bilimsel yayınların geçersizliğinin makul bir süre içerisinde tespiti çoğu durumda bir noktaya kadar mümkün olsa da bir bilimsel yayının ne özgünlüğü, ne de önemi aynı kolaylıkla ölçülebilen özellikler. Yine de -her birisinin etkinliği tartışılır olsa da- bu özelliklere değer biçmek için beynelmilel kabul görmüş bir takım metotlar mevcut. Bununla beraber bir yayının önemine değer biçilmesi, bilimsel yayının özgünlüğünün belirlenmesine kıyasla daha muğlak bir konu. Örneğin Türkiye’de yaşanan akademik hırsızlık vakaları bile “özgünlük” denince akla gelen niteliklerden bir ya da birkaçının bir bilimsel yayın içerisinde ihlal edilmesi durumunun er ya da geç tespit edilebildiğine dair örnek teşkil ediyor. Fakat kimsenin çıkıp bir profesörün bilimsel yayını için “hem geçerli hem de özgün olmasına rağmen meğerse bilimsel hiçbir önemi yokmuş!” dediğine şahit olmuyoruz.

***

Peki bilimsel yayınların önemi ile ilgili nasıl fikir ediniyoruz?

Bu noktada imdada bilimsel dergiler (jurnaller) yetişiyor.

Bir bilimsel yayını diğer bilim insanlarına ulaştırmanın günümüzdeki en geçerli ve etkin yolu onu bir bilimsel dergide yayımlamak. Bir dergiyi “bilimsel dergi” yapan şey, derginin kendisine ulaşan yayınları yayının hitap ettiği alanda uzmanlarla değerlendirmesi. Bu değerlendirme sonucunda yayının bilimsel geçerliliği ve -bir noktaya kadar- özgünlüğü anlaşılabiliyor. Bu uzmanlara hakem deniyor ve yayının dergide yer alıp almayacağı kararı, çoğunlukla kimliği yayın sahibinden -ve diğer hakemlerden- gizlenen bu kişilerce veriliyor. Hakemler genellikle alanın önde gelen isimleri arasından seçiliyor. Bu süreç, derginin okurlarına ulaştırdığı bir bilimsel yayının belirli bir kalite standardının üzerinde olmasını garanti eden ve çok önemli olan bir süreç. Çünkü geniş bir çerçevede, bilimin kendi kendini tetkik ve tenkit ettiği, yanlış ve vasıfsız bilimi modern bilimin dışında tuttuğu yegâne yol ayrımı bu süreçle mümkün.

Elbette bilimsel dergilerin standartları arasında farklar var. Örneğin Science, Nature gibi geniş bir yelpazede üstün nitelikli bilimsel çalışmalara kucak açan dergilerde yayınlanan çalışmalar tüm dünyada yankı uyandırmakla kalmıyor, yayın sahibinin bilim dünyasındaki yeri ile ilgili bir intiba da veriyor. Benzer şekilde fizik, moleküler biyoloji, nanoteknoloji gibi bilimsel çalışma alanlarına özgü yayın yapan ve o alanın göz bebeği olan, alandaki bilim insanlarının hedefinde yer alan dergiler de var.

“Bir yayının önemine değer biçme” problemine dönersek, yayınların değeri ile yayının yer aldığı derginin revaçtalığı arasında bir korelasyon olduğundan bahsedilebilir. Elbette bilimsel bir yayının “gerçek değeri” zaman içerisinde ortaya çıkan bir şey. Çok vasıfsız bir dergide yayınlanan bilimsel bir yayının birkaç sene sonra çığır açıcı bir düşünceye öncülük edebilmesinin yanında, Grigori Perelman’ın Poincaré Konjektürü ispatı ile tüm dünyaya hatırlattığı gibi Internet’teki beyhude bir sayfa da bilimsel anlamda çığır açmak için yeterli olabiliyor. Dolayısıyla, teorik olarak kimsenin bu dergilere ihtiyacı yok. Fakat yine de bir bilimsel yayını yayınlamaya değer gören bilimsel derginin değeri ile, bilimsel yayının değeri arasında bir ilişkiden bahsetmek, istisnalar göz ardı edildiği durumda, mümkün.

En tepedeki dergiler herkesin hedefi olsa da her akademisyenin yürüttüğü her çalışmanın kendisine Science, Nature, ya da çalışmanın yapıldığı alanının en önde gelen dergilerinde yer bulmasının mümkün olmadığı, herkesçe kabullenilmiş durumda.

İşte bu pratik zorunluluk, bu yazının başındaki gri mecraların oluşmasının en önemli sebebi.

***

Bir alanın en revaçtaki dergilerinde yayın yapmanın güçlüğü, insanların diğer dergi alternatiflerine yönelmelerini normal kılıyor. Bu bilimsel dergi alternatiflerinin sayısı da epey fazla. Örneğin Bo-Christer Björk ve arkadaşlarının bir çalışmasına (http://tinyurl.com/d3ozpn) göre 2007 yılında aktif görünen hakemli bilimsel dergi sayısı 23,750. Bunca derginin kalitesi ve ardındaki kadronun yeterliliği tek tek kontrol edilemiyor elbette. Bir noktadan sonra belirli bir alan için “rüştünü ispatlamış dergi” olmayan dergiler, “diğerleri” şeklinde gruplanmaya başlanıyor ve bilimsel bir yayının önemi ile ilgili bize önemli bir bilgi veren “dergi önemi” kavramı yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bu ise çok tehlikeli bir şey. Çünkü “dergi önemi” ortadan kalkınca yayının önemine dair önemli bir parametre de ortadan kalkıyor. Bir bilim insanının bilim dünyasına katkısı ile ilgli fikir yayınlarının öneminden almak güçleşince ise bu boşluğu ne yazık ki, “makale sayısı” dolduruyor.

İlk bakışta “bir bilim insanının kıymeti onun bilimsel yayın sayısı ile doğru orantılıdır” önermesi doğru gibi duyulsa da, bu yaklaşım gelişmekte olan ülkelerin akademisindeki en ciddi problemlerin çimentosu.

***

Yayın sayısı esas olunca, daha fazla yayına sahip bir isim daha az yayına sahip bir ismin karşısında daha iyi bir üniversitede pozisyon sahibi olmak, araştırma bütçesinden daha fazla pay almak, yardımcı doçentlikten doçentliğe, doçentlikten profesörlüğe daha çabuk geçmek gibi ciddi avantajlara sahip oluyor.

Bu yayınların yer aldığı dergilerin hakemlerinin yeterliliğini, yöntemlerin tutarlılığını, etkinlik miktarlarını tek tek kontrol etme ihtimali ortadan kalkınca, diğer koşulda bile pek bir önemi olmaması gereken “yayın sayısı” anlamını tamamen yitiriyor.

Her dergide yapılan yayının da geçerli sayılmayacağını düşünenler Türkiye’nin herhangi bir orta ölçekli üniversitesini seçip akademik atanma ve terfi başvurularında kabul edilen akademik etkinlik ve puanlama ilkelerine bakabilir.

Uluslararası bir bilimsel dergi sahibi olmanın, geçerli bir ISSN/ISBN numarası almanın, derginin yönetmeliklerimiz içinde saygın kabul edilen kurumlarca indekslemesini sağlamanın zor olduğunu düşünenler biraz araştırmayla, tüm bunlar için neredeyse sadece İngilizce bilmenin yeterli olduğunu görebilir.

Uluslararası konferans kitapçığında yer almanın güç bir şey olduğunu, her çalışmanın uluslararası konferans kitapçığına giremeyeceğini düşünenler, 2003 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde düzenlenerek uluslararası konferans olarak listelenmiş TAINN’in kitapçığındaki çalışmalara göz atabilir.

*** *** ***

Doğru bilim olduğu konusunda çok ciddi bir uzlaşının söz konusu olduğu çalışmalar ile çöp bilim olduğu konusunda çok ciddi bir uzlaşının söz konusu olduğu -evrim teorisi karşıtı propaganda amacıyla bir araya getirilenler, ilaç şirketlerinin siparişi üzerine hazırlananlar, küresel ısınmada insan etkisinin olmadığını ispat için sipariş edilenler gibi- çalışmalar arasında kalan çok geniş bir alan var. Bu geniş alanda doğru bilimin çöp bilime, vasıflı bilim insanının vasıfsız bilim insanına dönüşmeye başladığı yer ise bir nehrin denize karıştığı, tatlı su ile tuzlu suyun nerede başlayıp bittiğinin kesin bir çizgi ile birbirinden ayrılamadığı büyük bir delta gibi.

Ne yazık ki akademik ahlaksızlıklar “çalmak” ile sınırlı değil. Kanunsuzluğu aşikâr olmayan, tespit edilmesi ciddi uzmanlık ve vakit gerektiren, “hırsızlık” gibi basit bir çerçeveye oturtulamadığı için bilimsel yayın prensiplerine ve bilim etiğine aşina olmayan kişilere anlatması epey güç olan ve sistemin eksiklerinden yararlanan legal ahlaksızlıklar da mevcut.

Bunlardan en tehlikeli olanlarından birisi de şüphesiz sözde bilimsel dergiler ve sözde konferanslar.

Bu sözde bilimsel dergiler (ve konferanslar) kendilerine ulaştırılan her bilimsel yayını kabul edip belli bir ücret karşılığında yayınlıyor. Böylece bilimsel çalışmalarını hiçbir saygın bilimsel dergiye kabul ettirememiş, ya da bilimsel çalışma yürütme konusunda yeterli potansiyeline sahip olmayan kişiler para karşılığı yayın sahibi oluyor. Bu organizasyonların web sayfalarında ISSN/ISBN numaralarına, akademik komitelerine, kendilerini indeksleyen uluslararası organizasyonlar listesine, telif hakları sözleşmelerine, yayın şablonlarına kadar her şey son derece kitabına uygun görünse de gönderilen çalışmalar hiçbir akademik tetkike tabi tutulmuyor.

Bu organizasyonlardan çok büyük bir tanesi de, ardında Türk bir fen bilgisi öğretmeninin olduğu ve http://waset.org adresinden yayın yapan “World Academy of Science, Engineering and Technology” isimli organizasyon.

Matematik Dünyası dergisinin 74. sayısında (2007) H. Ökkeş, WASET’in selefi olan Enformatika tarafından düzenlenen bir sözde uluslararası bilimsel konferansa asistanı ile yazdığı tamamen uydurma olan yayını nasıl gönderdiğini ve yayının nasıl kabul edildiğini çok keyifli bir dille anlatıyor (http://tinyurl.com/2vnxcdb).

http://www.enformatika.org adresinin geçmiş yıllardaki görüntülerine baktığınızda 29 Mart 2007 tarihli görünümünde (http://tinyurl.com/enformatika-mart) sayfanın tepesinde yer alan Enformatika logosunun 22 Nisan 2007 (http://tinyurl.com/enformatika-nisan) tarihinde bir anda WASET logosuna dönüştüğünü görebiliyorsunuz. Bir süre sonra http://enformatika.org’un içeriğinin olduğu gibi alınıp http://waset.org adresine taşındığı da http://enformatika.org adresinin web arşivi görüntüsüne baktıktan sonra http://waset.org’un konferanslar bölümü ziyaret edilerek görülebiliyor. Organizasyonlar arasında, siber suçlar ve siber dolandırıcılık ile mücadele konusunda deneyimli okurların bu satırları okurken akıllarına gelebilecek ciddi tetkiklere gerek dahi bırakmayacak kadar fazla bağlantı mevcut. Adresler ve isimler bu tip bir alışverişi uzun süre gizlemek mümkün olmadığı için değişiyor. Belki H. Ökkeş’in yazısı Enformatika isminin “kötü reklam” limitini doldurdu ve site kapandı. Belki bu yazı da WASET için aynını yapacak.

Bu sebeple kişilerin, isimlerin, adreslerin pek bir önemi yok. Nitekim bu yazı bir süre sonra okunurken WASET gitmiş yerine başka bir şey gelmiş olabilir. Fen bilgisi öğretmeni sebep olduğu tahribatın vicdani yüküne daha fazla katlanamayarak bu işlerden vazgeçmiş, onun yerini bir başkası doldurmuş olabilir. Bence kritik olan metotları anlamak ve öğrenmek. Aşı niyetine.

***

WASET bünyesindeki onlarca sözde uluslararası bilimsel dergi ve konferans ile bilimsel ve teknolojik arenada matematikten biyomedikal mühendisliğine, biyolojiden malzeme mühendisliğine değin ayak basmadık yer bırakmıyor ve basılan yayınların hakemli (peer reviewed) olduğu iddia edilerek bir güven uyandırılmaya çalışılıyor. Tabi bu güven dışarıdan bakanlar için. Birden fazla yayın gönderenlerin gerçeğin farkında olmaması çok düşük bir olasılık.

Bu organizasyon dahilinde yayın yapmış olan ya da konferans ve dergilerin bilims komitelerinde yer alan isimlerin neredeyse tamamı Bulgaristan, Hindistan, Pakistan, Fas, Mısır, İran, Gürcistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Sri Lanka, Malezya, Endonezya gibi ülkelerden. Elbette listede Türk akademisyenler de var. Hem de kimileri onlarca makale yayınlamış, bu makaleleri web sayfalarında listelemişler. WASET’in matematik alanındaki sözde dergilerinde bir yılda tam 14 makale yayınlamış olan bir akademisyen hâlâ Uludağ Üniversitesi’nde görev yapıyor. Kendisi bu döngüden çıkar sağlayan binlerce akademisyenden sadece birisi.

WASET hoşa gitmese de bir servis sunuyor ve burada asıl kızılması gerekenler bu servisten faydalanıp, her şeyin farkında oldukları halde bu ilişkiden ahlaksız çıkar sağlayan akademisyenler. Kızılması ve savaşılması gerekenlerin de doğrudan doğruya o kişiler olduğu gözden kaçırılmamalı.

Geri dönüşü olmayan noktaya WASET gibi organizasyonlar sayesinde vasıfsız çalışmalarını yayınlanmış gösteren kişilerin, üniversitelerde kadro sahibi olması ile varılıyor. Basit aramalar ile ulaşabileceğiniz isimlerin özgeçmişlerine bakınca, ülkelerindeki üniversitelerde saygın mevkilerde görev yaptıklarına şahit oluyorsunuz. Muhakkak bu isimler arasından neler olup bittiğinin farkında olmayan ve bir başka bilimsel dergide de yer alabilecek kalitede bir çalışmasını göndermiş olan kişiler de çıkacaktır. Fakat her şeyin farkında olduğu aşikar olanların sayısı hiç de az değil.

Yazının başlarındaki “çok fazla bilimsel dergi olması” ve “bilimsel dergilerin değerinin tespit edilmesindeki zorluklar” gibi sebeplerle, yapılan yayınların öneminden ziyade yapılmış yayın sayısının önem kazandığı bir ortamda, tüm doktorası ve doktora sonrası eğitimi boyunca çalışıp beş tane bilimsel yayın yapmış bir kişinin akademik pozisyon başvurusunun, WASET gibi organizasyonlar sayesinde her yıl beş yayın yapmakta olan bir kişi ile başa çıkması hiç de kolay değil. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki orta ve küçük ölçekli üniversitelerde rastlanma olasılığı daha fazla olan bu akademisyen türünün sebep olduğu tahribatın uzun vadeli etkilerinin bilimde hırsızlık vakalarının etkilerinden çok daha ciddi olabileceğini göz önünde bulundurmak, hırsızlık vakaları kadar bu vakaları da araştırmak ve doğasını anlamak çok önemli.

***

Türkiye’de rektör olan, rektör yardımcısı olan, rektör eşi olan, dekan olan, enstitü müdürü olan, siyasetçi olan isimlerin bilimde hırsızlıkları bir bir ortaya çıkarken, hiçbir zaman yükselme niyeti olmayan ve tek amacı bir üniversitede öğretim üyesi olmak ya da üniversitedeki bir yardımcı doçent kadrosunu yıllar boyunca elinde tutmak olan kişilerin yarattığı kirlilik aynı derecede göze batmıyor. Onlar akademik dünyanın yaşam kaynaklarını bir tümör gibi sömürerek git gide daha ciddi bir alanı kaplarken, akademinin güçlü bireylerinin bu konuya dair ilgisizliği ne yazık ki bu ahlaksız akademisyenlere güç veriyor.

“Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?” diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında hırsızlık vakaları var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenerek pozisyon işgal edenler yüzünden dışarıda kalan, özel sektöre yönelmek ya da kolay yoldan bol yayın sahibi olmak arasında tercih yapmak zorunda bırakılan kimselerin “yapamadıkları bilim” pek akla gelmiyor.

Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?” diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında az ödenek ve ödeneklerin bölümler arasında adaletsiz tanzimi gibi sorunlar var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenen akademisyenlerin aynı zamanda bilimin yeni neslini yetiştiren, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine sahip olan kişiler oldukları, bir noktada doktorayı bırakmak ya da bilim ahlakı anlayışlarını değiştirmek arasında tercih yapmak zorunda bırakılan öğrencilerin “olamadıkları bilim insanları” pek akla gelmiyor.

***

Türkiye ne yazık ki başarılı bir bilimsel çalışma yürütüyor olmanın başarılı bir bilim insanı olmak için yeterli olduğu bir ülke değil. Türkiye’nin bilim geleceği, onun bu günkü aydın akademisyenlerinin cesaretine ve sorumluluk bilincine muhtaç.

Gelecek nesiller bu günleri sorgularken Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde kıymetli akademik faaliyetler yürütmekte olan bilim insanlarının yetersiz tavrına sitem edecekler.

Bu gün orta ve küçük ölçekli üniversitelerde okuyan öğrenciler, mezuniyet tarihleri yaklaşırken etraflarına bakıp Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde kıymetli akademik faaliyetler yürütmekte olan bilim insanlarına zaten sitem ediyor olsalar gerek.

***

Bilim ahlakını tesis etmeye çalışırken bu gri mecralarda da mesafe katetmek, WASET gibi organizasyonların takip ettikleri metotları öğrenmeye, bu tür organizasyonlar yoluyla akademik çıkar elde eden akademisyenlere karşı uyanık olmaya, onları açıkça tenkit etmeye bağlı.

http://plagiarism-turkish.blogspot.com/ gibi değerli anonim girişimler hırsızlık vakalarının arşivlenmesini ve bilimde hırsızlık girişimlerinin eninde sonunda ortaya çıkacağını ve kimsenin bu insanları unutmayacağını hatırlatmak açısından çok önemli.

Bilimde hırsızlık dışında kalan ve daha ince bir araştırma ile ortaya çıkarılabilecek bilim ahlaksızlıklarının da ciddiyetle takip edilmesi ve açıkça tenkit edilmesi süreci bir çatı altında toplanarak örgütlü ve koordine çalışan bir yapıya dönüştürülebilir. Böyle bir durumda akademik kariyerini tehlikeye atmaktan çekindiği için bu güne değin bireysel çıkışlar yapmak istememiş olan kişiler de seslerini çıkarmak için cesaret bulabilir.

Nitekim bu konularda ses çıkarmak gerçekten cesaret isteyen bir iş. Bunun belki de en önemli kanıtlarından birisi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde yaşanan usulsüzlüklere karşı tepki gösterdiği için işinden olan, insan hakları ihlallerine ve tehditlere maruz kalan Dr. Tansu Küçüköncü olsa gerek.

Söyleyecekleri olan akademisyenlerin anonim kalmak ya da kariyerinden olmak arasında tercih yapmak zorunda kalmayacağı örgütlenmelerin hayata geçmesi, herkesin bildiğini dile getirmesi şart.

Aksi taktirde birkaç üniversitenin dışında Türkiye’nin bilim mecrasının aleni ve gri ahlâksızlıkların yaşam alanı olmaktan kurtulacağı günler bir hayal olarak kalacak.



(Bu yazının devamı niteliğindeki yazı: İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları).


 

 

 


“Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları” için 18 yorum yapılmış.

  1. Elestirel Gunluk

    Emegine saglik guzel bir yazi olmus. Bilmiyorum bunu soylemenin ne derece bir onemi var ama sorun Turkiye’den ote evrensel etigi olmasi gereken bilimin sorunu. O da senin de yuzeysel de olsa dolayli yoldan da olsa degindigin bilimin kapitalizme peskes cekilmesi sorunudur. Parayi verenin istedigi sonuclar cikarttigi bilimsel arastirmalarin metodolojisinin ve istatistiksel analizinin ne denli bilimsel (!) oldugu taa en basinda kokusuyor. Universitelerin de git gide diploma veren bir fabrikaya donusmesi, bilim kurumunun kurum olmaktan cikmasini kacinilmaz kilmaktadir. Universiteler bilimsel calismanin bilimsel degerinden cok universiteye getirecek grant paralarina gore fakulte elemanina ve alana deger verirken otede idealistce bilmsel bilginin uretilmesine katkida bulunan bilim insanlarinin cabalarinin degersizlestirilmesi gun be gun goruyoruz hem de dunyanin heryerde. Paranin hegemonyasinin butun degerleri alt ust ettigi gunumuzde gercekten bilimsel degerlere ve bilgiye verilen onemin yeniden kazanilmasi oldukca guc gorunmektedir. Frankfurt Okulu’nun bilimsel yontemi ve bilimin kapitalizmle olan ilsikisini elestirmesinden bu yana bilimin degerlerinin korunmasi adina cok fazla bir sey de degismedi … Cok sey yapildi ama degistirmeye yetmedi…

  2. Necati Demir

    Bu konuda söyleyecek o kadar çok şey var ki aslında. Ne yazık ki makale sayısının makale içeriğinden daha önemli olduğu bu bir ülke Türkiye. Makale nasıl çıkar; bir çalışma yaparsın, sonra makalesini çıkarırsın. Türkiye’de ise daha fazla makale çıkarmak adına ilk adım es geçiliyor ve ortaya çıkan makale de artık ne kadar makale olduysa… Ne de olsa makaleyi kabul edecek bir konferans bulunuyor, zaten bu konferans da indekselenence CV’ye eklenecek bir makale daha ortaya çıkıyor.

  3. plagiarism@arxiv

    Sizi kutluyorum. Bilimsel hırsızlıklar ve diğer bütün akademik yolsuzluklarla mücadele etmenin yolu örgütlenmekten geçiyor. Çünkü organize suç karakteristiği sergilemekte olanlar son derece örgütlü hareket ediyorlar.

    Mesleki ahlak kuralları, meslek adamlarının kendilerini korumaları için değildir; son analizde bunlar toplumun korunması içindir. Bir gruba ait kurallar kendi çıkarlarını korumaya yönelirse, o grup organize suç karakteristiği sergilemeye başlar.” (STEPHEN H. UNGER’den alıntıdır.)

  4. erman olca

    Bu konuları dile getirebilen çok az insan kaldı bu ülkede. Yazık ki para ve mevki hırsı insanları yiyip bitirmekte. Akademik olarak yalan olan insanlar maalesef günümüz Türkiye sinde çıkar olarak gerçek konumdalar. Akademisyenler içinde o kadar kutuplaşma var ki siyaseten artık iş akademik değil siyaset olmaya başladı. O gün kim hükümetse ve sen onun tarafındaysan hızlı yükseliş gösterebiliyorsun. Yoksa kendi tuttuğun tarafın hükümet olması beklemek zorundasın. Üniversitelerdeki rektör seçimlerinde ve rektörlerin cumhurbaşkanı tarafından atanması bunlara en güzel örnekler. Tabi bir de ünvanın verilmesi var ki orada da aynı kurallar işliyor. Bunlar değişmeli diyorum kendi kendime ama nasıl ve ne yapabiliriz sorusunda kalıyorum. Elimde bir sihirli değnek mi olmalı acaba diye hayıflanarak çaresizliğime doğru umutsuzca bakakalıyorum.

  5. Gürer

    Merenciğim, çok güzel açıklamışsın. Benim de ekleyeceğim bir şey var. Publish or Perish problemi dünyanın her yerinde var. Nicel kuralların olduğu her oyunda da, bu oyunu kuralları bükerek yenmeye çalışan cheaterlar olacaktır. Peki niye bizde cheaterlar bir problem yerine sistemin kendisi haline geldi?

    Bence iki nedeni var. Birincisi YÖK ile birlikte gelen çarpık anlayış. Bu anlayışa göre bir bilimadamının değerlendirilmesinde, o kişinin saç uzunluğu, giyim tarzı, politik görüşü, amirinin çantasını taşıyıp taşımadığı gibi kriterler kullanılabilir, bilimsel başarıları ise ikinci derecededir. Görüşleri beğenilmeyen kişilerin ünvanları geri alınır, fonları iptal edilir. Ayrıca bilimadamlarının görüşleri hafife alınır, en basitinden profesörlere rektör seçimi için oylama yaptırılıp, sonuç cumhurbaşkanı yada yök gibi alakasız bir kurum tarafından hiçe sayılarak farklı biri atanır.

    İkincisi ise toplumun değer yargılarındaki bozulma. Hileyle bir takım akademik ünvanları almış kişiler kendilerini gerçekten büyük bilimadamı olarak görüyor, kötü bir iş yaptıklarını düşünmüyorlar. Toplumun büyük çoğunluğu da karşısına fırsat çıktığı anda başka birinin hakkını yemeye hazır. Hazır yemeye öyle alışmışız ki, çalışmak yerine direk sonuca sahip olmak istiyoruz. Bunların altında da neye mal olduğunu farketmeden, havadan geldiğini sandığımız zenginliğimiz var.

    Amerikalı aptal redneck, bilimden uzak bir hayat yaşıyor belki, ama sahip olduğu özgürlük ve refahın bilimden kaynaklı olduğunu bildiği için bilimadamına Tenure veriyor. Bizim akıllı insanımız ise bilimin tüm ürettiklerine borç altına girerek sahip olurken, bilimi hor görmeyi, bilimadamlarını elitistlikle suçlamayı ihmal etmiyor.

    Ne devletten ne halktan destek olmayınca, gönüllü bir çatının, kemikleşmiş hilecilere karşı çıkacak akademisyenleri koruması pek mümkün değil gibi geliyor bana.

  6. A. Murat Eren

    Çok isabetli iki noktaya değinmişsin Gürer.

    Ne devletten ne halktan destek olmayınca, gönüllü bir çatının, kemikleşmiş hilecilere karşı çıkacak akademisyenleri koruması pek mümkün değil gibi geliyor bana.

    Muhakkak. Buna üzülerek ben de katılıyorum. Fakat halk hiçbir şeyden haberdar olmayınca tepki göstermiyor, halktan bir tepki olmayınca medya bu işleri sallamıyor, medyada bu mevzuya dair genel bir duruş olmayınca devlet erkanı bu işleri sallamıyor (zaten demokrasilerde küçük bir serzenişin bir şeyleri değiştirmesi sürecinin aşamalarını düşününce insan ister istemez “hanım beylik tabancamı getir, kendimi vuracağım” diyor içinden). Evet, hileciler ile başa çıkmak birkaç kişinin bir araya gelmesi ile olacak bir hadise değil. Akademinin sırf hilecilere yoğunlaşarak kurtarılması da imkânsız. Çünkü senin de ima ettiğin gibi hileciler içinde bulunduğumuz korkunç durumun sebebinden daha çok bir sonucu.

    Bu yazıda hususi olarak isim verip adres göstermeyişimin sebebi biraz da bu zaten. Herkes hileciler ile uğraşıyor (ya da hilecileri besleyen WASET gibi şebekelerin arkasındaki isimler ile uğraşıyorlar). Bu, pis bir mutfakta hamam böceklerini öldürerek mutfağın eninde sonunda temizleneceğini ummak gibi. Fakat insanların bu şekilde davranmasını da anlıyorum. Çünkü çaresiz ve küçücük hissediyorlar. Türkiye’de akademisyen olup da öyle hissetmemek mümkün mü.

    Toplumsal bilinç ya ani travmalar ile ya da uzun süreli, sabırlı çalışmalar ile oluşuyor. Bu yazı da Türkiye’de bir avuç insan tarafından yıllardır yürütülen o sabırlı çalışmalara 2 kuruşluk bir katkıdan fazlası değil. Bol şans diliyorum kendimize.

  7. ayşegül gürdal

    sANATTA OLANLARI DA BİLİYORSUNUZ MUTLAKA.aMA GENEDE İLGİLENİRSENİZ EKLEYECEKLERİM VAR.

  8. Müjdat

    Yozluğun ‘bilim’ e bile  karışmış olması  ne kadar üzücü.Halbuki  buna  benzer  şeyleri  onlara  anlatacaktık.Onlar bizim içimizi  rahatlatacak şeyler  söyleyecek,sırtımızı  sıvazlayacaklardı.’Merak etmeyin çocuklar!’ diyeceklerdi..Püüüüüü.Hale  bak.Eşek ölecek,ters  dönecek,şeyi güneş görecek…

    İşte insan böyle böyle  faşist  oluyor,böyle nefret  doluyor,dünyanın çarkına böyle  sövüyor.Bir  bakmışsın Hitler’e  hak vermeye  başlamışsın.Sonuçta ayıklanıp aklanmak adamın derdi  ..

    Karamsarım,umutsuzum,çıkar yol yok.Meren Bey,bir  avuç kaldık!Baksanıza domuzları  geçtik arılar  martılar  bile bok yiyor..
     
     

  9. Çağrı Yalgın

    Tıp alanında doçent ve profesör gibi unvanlar, sahiplerinin muayene (ve ameliyat) ücretlerini kat be kat artırdığı için bunların peşinde koşan çoktur. Hattâ bazen “Prof. Dr. Filân Falan / İç Hastalıkları Uzmanı” diye bir tabela görürsünüz, ancak aslında bu zat (meselâ) anatomi profesörüdür. Tabelada yazanlar yalan değildir ama yanıltıcıdır. Tabii böyle bir şeyi yapan kişinin ilimi yayınlarını daha bir ciddiyetle incelemek ister misiniz, istersiniz.

    Buna mukabil gerçekten de hakkıyla temel bilim araştırması yürüten ama profesör maaşı yetmediği için akşam hekimliğini kullanarak dürüstçe para kazanmaya çalışanlar da var. Tüm zamanlarını para kazanmaya hasredebilecekken bilim üretmeye vakit ayırmaları bence takdire değer.

    Akademik unvan olsun da nasıl olursa olsun diye çalışan hekimlerin bir kısmının gerçekten de çok iyi hekimler olduğunu ekleyeyim. İyi bir hekim, uzman hekim olarak iyi para kazanmak istiyorlar, ama görüyorlar ki bunun için en iyi yol doçent, profesör olmak, çünkü birçok insan kendilerini doçentlere, profesörlere muayene ettirmek istiyor. Bu açıdan tıpta akademik unvanlar, çok iyi hekimliğin bir tescili gibi… Halbuki akademisyenlik, mevcut bilgiyi iyi uygulamanın yanı sıra yeni bilgi üretme becerisini de gerektiriyor ama bu nokta birçoklarınca geçiştiriliyor.

  10. Misafir

    “bilimsel çalışma yürütme konusunda yeterli potansiyeline sahip olmayan kişiler para karşılığı yayın sahibi oluyor.” cümlenize takıldım ve CERN makalelerini düşündüm.  CERN’e hiç gitmeden, hiç emek harcamadan, yapılan anlaşmalar gereği Türkiye’nin ödediği paralar sayesinde, makalelere adı yazılan ve yirmiye yakın yayını bulunan yüksek lisans (doktora değil) öğrencileri ve onların danışmanları var. Bu durum haksız rekabet ortamı ve yolsuzluk zemini oluşturmuyor mu?

  11. A. Murat Eren

    Bu yazıyı yayınlama metoduma dair bir eleştiri ve yanıtım: http://www.formspring.me/meren/q/1205367087

  12. Aysegul Birand

    Yazini bi sekilde yeni gordum, agzina saglik…

  13. bahad1r

    Daha fazla kişiye ulşaması için özet olsa süpper olurmuş.

  14. K. Deniz Öğüt

    Konuyu bu sabah şuradan öğrendim; iki makaleyi ve ekleri, bağlantıları okudum. A. Murat Eren’in ellerine sağlık; ahlâkı, sabrı, topluma karşı sorumluluk duygusu daim olsun.

  15. canilecanan

    Eski Cumhurbaşkanlarımızdan sayın Süleyman Demirel, neredeyse her katıldığı söyleşisinde “Cumhuriyetin en önemli projesinin üniversiteler olduğunu” söyler. En önemlisi mi bilemeyeceğim ama gerçekten önemli olduğu aşikar ki, siyasiler yıllardır gerek YÖK gibi bilim dışı şeyleri önceliğine oturtan bir ucubeyi başa geçirerek olsun, gerek getir-götür mantalitesine uygun memur zihniyetlerin akademide kadrolaşmasına zemin hazırlayarak olsun…yaratıcı gücü törpülemek için ellerinden geleni yapmaktalar. Neler görmedik ki? İntihalci rektörler, Türkiye’yi Yunanistan ile savaşa davet eden proflar, üniversitelerde türban konusunda takındığı tavrın tırnağı kadar bilimsel alandaki hiç bir soruna önem vermeyen siyasete endeksli yöneticiler…

    Türk akademisinde bilim dili yok. İntihal de denen başkalarına ait yayınlar üzerinden yükselme (yani hırsızlık) çok fazla. Önemli sayıda yazılan yayınlar aslında sadece tercüme kitaplarıdır. Herhangi bir alandaki farklı akademik şahsiyetlerin kitaplarına bakın. Özellikle sanayi makinaları ile ilgili bir karşılaştırma yapmıştım bir kaç sene önce ki sonuçlar dehşetengiz. Hepsi alıntı ve çevirilerle oluşturulmuş, aynı resimleri kullanan, orta ölçekli kuruluşlarda bile tedavülden kalkalı 15-20 sene gibi zaman geçen eski makinaların güncel diye anlatımı… Hepsi de bir Alman bilim adamının kitabındaki makine çizimini koymuştu mesela, aynı makine ile ilgili başka bir çizimi değerlendireni görmedim zira sadece çeviri yapıyorlar. Bu çeviri işini o kadar abartanlar da var ki, misal Almanca bir metinden yapıyorsa çeviriyi; mot a mot çeviri yapıcam diye koca bir paragraf boyunca devam eden devasa cümleler kuran mı istersiniz (Almanca’da teorik olarak sınırsız uzunlukta cümle kurmak mümkün gibi), yoksa Türkçe olmasına rağmen hiç bir şey anlaşılmayan berbat İngilizce çevirileri mi? Ayrıca çok değerli gençler varken kadrolar getir-götür işine meyilli akademik eğitime uygun olmayanlarla dolduruluyor ve dediğiniz gibi, her şey “makale sayısı” na endeksli. Zaten özel üniversitelerin belirgin fark yarattıkları bu dönemde, isim sahibi daha eski üniversiteler daha farklı hareket edebilirlerdi diye düşünüyorum.

    Özellikle yazınızdaki bir bölüm ilgimi çekti, demişsiniz ki: 

    Akademinin güçlü bireylerinin bu konuya dair ilgisizliği ne yazık ki bu ahlaksız akademisyenlere güç veriyor.

    Bunun neden böyle olduğu tartışmasına başlarsak iş ahlak felsefesine, iyi-kötü kavramlarının toplumsal temellerine ve daha bir dizi noktaya daha gider. Sadece şu nettir ki bizde insanlar huzuru ve pembe yalanları seçmişlerdir. Kötü veya çirkinle mücadelede hiç bir aksiyon göstermeyenler, gerçekleri dile getirenlere karşı cephe almakta ve iğneleyici ifadeler kullanmakta hiç gecikmezler. Acaba neden sayın yazar? Ve neden akademilerimiz bile, -çok farklı düzlemlerde olmalarına rağmen- bu kadar siyaset ile örülü?
     

  16. ozı

    Yazınız çok güzel ama durum da bir o kadar vahim gerçekten. Eğer bu intihal/kopyayı ortaya çıkarma işleriyle uğraşmak isteyenler varsa, aşağıdaki yazıda anlatılan programlar ve siteler işinize yarayabilir.
    http://asuyatuyolar.blogspot.com/2011/03/intihal-tespit-programlar.html

  17. Cüneyt

    Yıllarca özel sektörde çalışmış ve daha sonra akademik camiaya geçmiş biri olarak bu yazıyı okurken yağlarım eridi desem yeridir. 2 yıldır içinde bulunduğum camiada o kadar çok sahte yrd.doç. doç. prof. ile karşılaştım ki anlatamam. dışardan baktığımda inanılmaz derecede saygı duyuyordum bu camiaya ve unvanlara. çünkü hepsinin hakkıyla bu unvanları aldıklarını düşünürdüm. ama şimdi içine girince baktım ki çoğu hikaye. adam sürekli yayın çıkarıyor ama hiçbir üretim yok. sadece nicelik olarak üstünlük sağlamaya çalışıyor. özellikle fırat üniversitesinde şunu gördüm insanlar bir yayını birden fazla yere ismini değiştirerek yolluyorlar hangisi önce kabul ederse diğerini iptal ediyorlar. yani onlar için yaptıkları çalışmanını önemi o kadar.

  18. damlama sulama

    Akademik unvan olsun da nasıl olursa olsun diye çalışan hekimlerin bir kısmının gerçekten de çok iyi hekimler olduğunu ekleyeyim. İyi bir hekim, uzman hekim olarak iyi para kazanmak istiyorlar, ama görüyorlar ki bunun için en iyi yol doçent, profesör olmak, çünkü birçok insan kendilerini doçentlere, profesörlere muayene ettirmek istiyor. Bu açıdan tıpta akademik unvanlar, çok iyi hekimliğin bir tescili gibi… Halbuki akademisyenlik, mevcut bilgiyi iyi uygulamanın yanı sıra yeni bilgi üretme becerisini de gerektiriyor ama bu nokta birçoklarınca geçiştiriliyor.

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün