Önemli not: Yazı uzun ve okuması keyifsiz (bunun için üzgünüm). Bununla beraber bu yazıda anlatılanların bilinmesi gereken şeyler olduğuna siz de inanıyorsanız lütfen çevrenizle paylaşın. Hatta sadece paylaşmakla kalmayıp, insanları okumaya ikna edin. Bilim ve akademi ile haşır-neşir kişilerin gördüklerinde tanıyabilmeleri için bu konularda aydınlanmaları ve bilgi sahibi olmaları çok önemli.

Bilim insanlarının makale sayılarına göre değil, makalelerinin içeriklerine göre değerlendirildiği bir anlayışın Türkiye’de tesis olması, Türkiye’nin bilim arenasında isminin bir arada anıldığı ülkeler arasından sıyrılıp bir sonraki seviyeye ulaşması, onlarca sahte yayın yapmış ve şu an üniversitelerimizi işgal eden akademisyenlerin Türkiye akademisinin yakasından düşmesi için atılması gereken adımlar çok, bu noktaya varmak için kat edilmesi gereken yol uzun. Fakat bu problemleri çözmenin ilk adımı, onların varlıklarını ve sebeplerini idrak etmek. Bu konudaki çabanızdan ötürü her birinize şimdiden teşekkür ediyorum.

Kapsamın genişliğine ve yöntem zenginliğine rağmen “bilimde hırsızlık” dendiğinde herkesin aklında bir şeyler canlanıyor. Bilimde hırsızlığın nasıl gerçekleştirilebileceğine dair bolca örnek sunan Türk akademisyenlerinin, bu konuda toplumsal bir bilinç oluşmasındaki payları göz ardı edilemez. Bilimde hırsızlığın önü Fikir ve Sanat Eserleri Kanunuyla kesilmiş durumda. Buna rağmen bu eylemin değerlendirilmesi ve neticelendirilmesinde aksaklıklar yaşandığını biliyoruz. Bilimde hırsızlıkları su yüzüne çıkmış insanların siyasetçi, rektör, enstitü müdürü olduğu bir ülkenin yürütme konusunda sıkıntı yaşıyor olması gayet doğal olmalı. Bununla beraber sayıca az da olsa, bilimde hırsızlığın peşini bırakmayan akademisyenlerimizin gerek anonim gerekse malum kimlikleri ile ortaya koydukları çaba genç bilim insanlarına ve bilim ahlakı aktivistlerine cesaret veriyor.

Bu yazı ile, kemikleşmiş denebilecek seviyedeki hırsızlık vakalarına ara verip, bilimde ahlaksızlığın “bilimde hırsızlık” kadar medyatik olmasa da, uzun vadede en az onun kadar tehlikeli olabilecek bir başka boyutuna değinmeyi, dikkatleri biraz da o tarafa çekmeyi deniyorum. Sizlere Türkiye’den de birçok akademisyenin faydalandığı, tam olarak hırsızlık ya da uydurma olmayan yayınlarla gerçekleştirilen bir akademik ahlâksızlık metodunu tanıtmaya gayret edeceğim. En basit hali ile bu metot, vasıfsız akademisyenlerin çeşitli şebekeler yardımı ile başka hiçbir yerde yayınlayamayacakları makalelerini ‘yayınlanmış’ gibi göstererek akademik puan toplamalarına olanak veriyor. Bir diğer deyişle bilim yerinde sayarken, kimi akademisyenler bu yolla mesleklerinde yükseliyorlar.

Mevzuyu isteyen herkesin anlayabilmesini istediğim için biraz baştan alıyorum, yazı boyunca dilediğiniz zaman ‘***’ işaretleri ile birbirinden ayrılmış kısımlardan bir sonrakine atlayabilirsiniz.

***

Bilimsel bilginin literatüre katılması, “bilimsel yayınlar” aracılığı ile oluyor. Bu yayınlar, makale, mektup, rapor, derleme, kitap gibi değişik formlarda olabiliyor.

Bilimsel bir yayının önemli özelliklerinden üçü “yayının bilimsel geçerliliği”, “yayının özgünlüğü” ve “yayının önemi”. Zira eğer bilimsel yayın ile amaç “bilime katkı” ise, bu ancak yayının bilimsel olarak geçerli (bir anlamda “kuralına uygun şekilde üretilmiş”) ve özgün (bir anlamda “yeni”) olduğu durumda gerçekleşebilir. Öte yandan bilimsel katkının bu iki gerekliği sağlayacak şekilde gerçekleşmesi doğru bir başlangıç olsa da bunlar yayının bilime katkısı ile ilgili fikir vermek için yeterli değiller. Bilimsel yayınların önemi konusuna az sonra döneceğim.

Bir yayının bilimsel geçersizliğini tespit etmek, özgünlüğüne ve önemine karar vermekten daha kolay. Buna rağmen yıllarca ciddiye alınmış bilimsel yayınlar içerisindeki verilerin bile uydurma olduğu ya da bilimsel olarak geçersiz yöntemlerle elde edildiği ortaya çıkabiliyor. Bu tip skandallardan en büyüklerinden birisi geçtiğimiz yıllarda kök hücre araştırmaları alanında yaşandı; klonlanan insan embriyolarından kök hücre elde ettiğini ortaya atan ve bununla ilgili 11 yayın yapan bir profesörün deney sonuçlarının uydurma olduğu ortaya çıktı. Hwang Woo Suk, Türkiye’deki meslektaşlarının sahip olduğu lükse sahip olmadığı için bu olayın ortaya çıkması ile beraber istifa etti.

Bilimsel yayınların geçersizliğinin makul bir süre içerisinde tespiti çoğu durumda bir noktaya kadar mümkün olsa da bir bilimsel yayının ne özgünlüğü, ne de önemi aynı kolaylıkla ölçülebilen özellikler. Yine de -her birisinin etkinliği tartışılır olsa da- bu özelliklere değer biçmek için beynelmilel kabul görmüş bir takım metotlar mevcut. Bununla beraber bir yayının önemine değer biçilmesi, bilimsel yayının özgünlüğünün belirlenmesine kıyasla daha muğlak bir konu. Örneğin Türkiye’de yaşanan akademik hırsızlık vakaları bile “özgünlük” denince akla gelen niteliklerden bir ya da birkaçının bir bilimsel yayın içerisinde ihlal edilmesi durumunun er ya da geç tespit edilebildiğine dair örnek teşkil ediyor. Fakat kimsenin çıkıp bir profesörün bilimsel yayını için “hem geçerli hem de özgün olmasına rağmen meğerse bilimsel hiçbir önemi yokmuş!” dediğine şahit olmuyoruz.

***

Peki bilimsel yayınların önemi ile ilgili nasıl fikir ediniyoruz?

Bu noktada imdada bilimsel dergiler (jurnaller) yetişiyor.

Bir bilimsel yayını diğer bilim insanlarına ulaştırmanın günümüzdeki en geçerli ve etkin yolu onu bir bilimsel dergide yayımlamak. Bir dergiyi “bilimsel dergi” yapan şey, derginin kendisine ulaşan yayınları yayının hitap ettiği alanda uzmanlarla değerlendirmesi. Bu değerlendirme sonucunda yayının bilimsel geçerliliği ve -bir noktaya kadar- özgünlüğü anlaşılabiliyor. Bu uzmanlara hakem deniyor ve yayının dergide yer alıp almayacağı kararı, çoğunlukla kimliği yayın sahibinden -ve diğer hakemlerden- gizlenen bu kişilerce veriliyor. Hakemler genellikle alanın önde gelen isimleri arasından seçiliyor. Bu süreç, derginin okurlarına ulaştırdığı bir bilimsel yayının belirli bir kalite standardının üzerinde olmasını garanti eden ve çok önemli olan bir süreç. Çünkü geniş bir çerçevede, bilimin kendi kendini tetkik ve tenkit ettiği, yanlış ve vasıfsız bilimi modern bilimin dışında tuttuğu yegâne yol ayrımı bu süreçle mümkün.

Elbette bilimsel dergilerin standartları arasında farklar var. Örneğin Science, Nature gibi geniş bir yelpazede üstün nitelikli bilimsel çalışmalara kucak açan dergilerde yayınlanan çalışmalar tüm dünyada yankı uyandırmakla kalmıyor, yayın sahibinin bilim dünyasındaki yeri ile ilgili bir intiba da veriyor. Benzer şekilde fizik, moleküler biyoloji, nanoteknoloji gibi bilimsel çalışma alanlarına özgü yayın yapan ve o alanın göz bebeği olan, alandaki bilim insanlarının hedefinde yer alan dergiler de var.

“Bir yayının önemine değer biçme” problemine dönersek, yayınların değeri ile yayının yer aldığı derginin revaçtalığı arasında bir korelasyon olduğundan bahsedilebilir. Elbette bilimsel bir yayının “gerçek değeri” zaman içerisinde ortaya çıkan bir şey. Çok vasıfsız bir dergide yayınlanan bilimsel bir yayının birkaç sene sonra çığır açıcı bir düşünceye öncülük edebilmesinin yanında, Grigori Perelman’ın Poincaré Konjektürü ispatı ile tüm dünyaya hatırlattığı gibi Internet’teki beyhude bir sayfa da bilimsel anlamda çığır açmak için yeterli olabiliyor. Dolayısıyla, teorik olarak kimsenin bu dergilere ihtiyacı yok. Fakat yine de bir bilimsel yayını yayınlamaya değer gören bilimsel derginin değeri ile, bilimsel yayının değeri arasında bir ilişkiden bahsetmek, istisnalar göz ardı edildiği durumda, mümkün.

En tepedeki dergiler herkesin hedefi olsa da her akademisyenin yürüttüğü her çalışmanın kendisine Science, Nature, ya da çalışmanın yapıldığı alanının en önde gelen dergilerinde yer bulmasının mümkün olmadığı, herkesçe kabullenilmiş durumda.

İşte bu pratik zorunluluk, bu yazının başındaki gri mecraların oluşmasının en önemli sebebi.

***

Bir alanın en revaçtaki dergilerinde yayın yapmanın güçlüğü, insanların diğer dergi alternatiflerine yönelmelerini normal kılıyor. Bu bilimsel dergi alternatiflerinin sayısı da epey fazla. Örneğin Bo-Christer Björk ve arkadaşlarının bir çalışmasına (http://tinyurl.com/d3ozpn) göre 2007 yılında aktif görünen hakemli bilimsel dergi sayısı 23,750. Bunca derginin kalitesi ve ardındaki kadronun yeterliliği tek tek kontrol edilemiyor elbette. Bir noktadan sonra belirli bir alan için “rüştünü ispatlamış dergi” olmayan dergiler, “diğerleri” şeklinde gruplanmaya başlanıyor ve bilimsel bir yayının önemi ile ilgili bize önemli bir bilgi veren “dergi önemi” kavramı yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bu ise çok tehlikeli bir şey. Çünkü “dergi önemi” ortadan kalkınca yayının önemine dair önemli bir parametre de ortadan kalkıyor. Bir bilim insanının bilim dünyasına katkısı ile ilgli fikir yayınlarının öneminden almak güçleşince ise bu boşluğu ne yazık ki, “makale sayısı” dolduruyor.

İlk bakışta “bir bilim insanının kıymeti onun bilimsel yayın sayısı ile doğru orantılıdır” önermesi doğru gibi duyulsa da, bu yaklaşım gelişmekte olan ülkelerin akademisindeki en ciddi problemlerin çimentosu.

***

Yayın sayısı esas olunca, daha fazla yayına sahip bir isim daha az yayına sahip bir ismin karşısında daha iyi bir üniversitede pozisyon sahibi olmak, araştırma bütçesinden daha fazla pay almak, yardımcı doçentlikten doçentliğe, doçentlikten profesörlüğe daha çabuk geçmek gibi ciddi avantajlara sahip oluyor.

Bu yayınların yer aldığı dergilerin hakemlerinin yeterliliğini, yöntemlerin tutarlılığını, etkinlik miktarlarını tek tek kontrol etme ihtimali ortadan kalkınca, diğer koşulda bile pek bir önemi olmaması gereken “yayın sayısı” anlamını tamamen yitiriyor.

Her dergide yapılan yayının da geçerli sayılmayacağını düşünenler Türkiye’nin herhangi bir orta ölçekli üniversitesini seçip akademik atanma ve terfi başvurularında kabul edilen akademik etkinlik ve puanlama ilkelerine bakabilir.

Uluslararası bir bilimsel dergi sahibi olmanın, geçerli bir ISSN/ISBN numarası almanın, derginin yönetmeliklerimiz içinde saygın kabul edilen kurumlarca indekslemesini sağlamanın zor olduğunu düşünenler biraz araştırmayla, tüm bunlar için neredeyse sadece İngilizce bilmenin yeterli olduğunu görebilir.

Uluslararası konferans kitapçığında yer almanın güç bir şey olduğunu, her çalışmanın uluslararası konferans kitapçığına giremeyeceğini düşünenler, 2003 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde düzenlenerek uluslararası konferans olarak listelenmiş TAINN’in kitapçığındaki çalışmalara göz atabilir.

*** *** ***

Doğru bilim olduğu konusunda çok ciddi bir uzlaşının söz konusu olduğu çalışmalar ile çöp bilim olduğu konusunda çok ciddi bir uzlaşının söz konusu olduğu -evrim teorisi karşıtı propaganda amacıyla bir araya getirilenler, ilaç şirketlerinin siparişi üzerine hazırlananlar, küresel ısınmada insan etkisinin olmadığını ispat için sipariş edilenler gibi- çalışmalar arasında kalan çok geniş bir alan var. Bu geniş alanda doğru bilimin çöp bilime, vasıflı bilim insanının vasıfsız bilim insanına dönüşmeye başladığı yer ise bir nehrin denize karıştığı, tatlı su ile tuzlu suyun nerede başlayıp bittiğinin kesin bir çizgi ile birbirinden ayrılamadığı büyük bir delta gibi.

Ne yazık ki akademik ahlaksızlıklar “çalmak” ile sınırlı değil. Kanunsuzluğu aşikâr olmayan, tespit edilmesi ciddi uzmanlık ve vakit gerektiren, “hırsızlık” gibi basit bir çerçeveye oturtulamadığı için bilimsel yayın prensiplerine ve bilim etiğine aşina olmayan kişilere anlatması epey güç olan ve sistemin eksiklerinden yararlanan legal ahlaksızlıklar da mevcut.

Bunlardan en tehlikeli olanlarından birisi de şüphesiz sözde bilimsel dergiler ve sözde konferanslar.

Bu sözde bilimsel dergiler (ve konferanslar) kendilerine ulaştırılan her bilimsel yayını kabul edip belli bir ücret karşılığında yayınlıyor. Böylece bilimsel çalışmalarını hiçbir saygın bilimsel dergiye kabul ettirememiş, ya da bilimsel çalışma yürütme konusunda yeterli potansiyeline sahip olmayan kişiler para karşılığı yayın sahibi oluyor. Bu organizasyonların web sayfalarında ISSN/ISBN numaralarına, akademik komitelerine, kendilerini indeksleyen uluslararası organizasyonlar listesine, telif hakları sözleşmelerine, yayın şablonlarına kadar her şey son derece kitabına uygun görünse de gönderilen çalışmalar hiçbir akademik tetkike tabi tutulmuyor.

Bu organizasyonlardan çok büyük bir tanesi de, ardında Türk bir fen bilgisi öğretmeninin olduğu ve http://waset.org adresinden yayın yapan “World Academy of Science, Engineering and Technology” isimli organizasyon.

Matematik Dünyası dergisinin 74. sayısında (2007) H. Ökkeş, WASET’in selefi olan Enformatika tarafından düzenlenen bir sözde uluslararası bilimsel konferansa asistanı ile yazdığı tamamen uydurma olan yayını nasıl gönderdiğini ve yayının nasıl kabul edildiğini çok keyifli bir dille anlatıyor (http://tinyurl.com/2vnxcdb).

http://www.enformatika.org adresinin geçmiş yıllardaki görüntülerine baktığınızda 29 Mart 2007 tarihli görünümünde (http://tinyurl.com/enformatika-mart) sayfanın tepesinde yer alan Enformatika logosunun 22 Nisan 2007 (http://tinyurl.com/enformatika-nisan) tarihinde bir anda WASET logosuna dönüştüğünü görebiliyorsunuz. Bir süre sonra http://enformatika.org’un içeriğinin olduğu gibi alınıp http://waset.org adresine taşındığı da http://enformatika.org adresinin web arşivi görüntüsüne baktıktan sonra http://waset.org’un konferanslar bölümü ziyaret edilerek görülebiliyor. Organizasyonlar arasında, siber suçlar ve siber dolandırıcılık ile mücadele konusunda deneyimli okurların bu satırları okurken akıllarına gelebilecek ciddi tetkiklere gerek dahi bırakmayacak kadar fazla bağlantı mevcut. Adresler ve isimler bu tip bir alışverişi uzun süre gizlemek mümkün olmadığı için değişiyor. Belki H. Ökkeş’in yazısı Enformatika isminin “kötü reklam” limitini doldurdu ve site kapandı. Belki bu yazı da WASET için aynını yapacak.

Bu sebeple kişilerin, isimlerin, adreslerin pek bir önemi yok. Nitekim bu yazı bir süre sonra okunurken WASET gitmiş yerine başka bir şey gelmiş olabilir. Fen bilgisi öğretmeni sebep olduğu tahribatın vicdani yüküne daha fazla katlanamayarak bu işlerden vazgeçmiş, onun yerini bir başkası doldurmuş olabilir. Bence kritik olan metotları anlamak ve öğrenmek. Aşı niyetine.

***

WASET bünyesindeki onlarca sözde uluslararası bilimsel dergi ve konferans ile bilimsel ve teknolojik arenada matematikten biyomedikal mühendisliğine, biyolojiden malzeme mühendisliğine değin ayak basmadık yer bırakmıyor ve basılan yayınların hakemli (peer reviewed) olduğu iddia edilerek bir güven uyandırılmaya çalışılıyor. Tabi bu güven dışarıdan bakanlar için. Birden fazla yayın gönderenlerin gerçeğin farkında olmaması çok düşük bir olasılık.

Bu organizasyon dahilinde yayın yapmış olan ya da konferans ve dergilerin bilims komitelerinde yer alan isimlerin neredeyse tamamı Bulgaristan, Hindistan, Pakistan, Fas, Mısır, İran, Gürcistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Sri Lanka, Malezya, Endonezya gibi ülkelerden. Elbette listede Türk akademisyenler de var. Hem de kimileri onlarca makale yayınlamış, bu makaleleri web sayfalarında listelemişler. WASET’in matematik alanındaki sözde dergilerinde bir yılda tam 14 makale yayınlamış olan bir akademisyen hâlâ Uludağ Üniversitesi’nde görev yapıyor. Kendisi bu döngüden çıkar sağlayan binlerce akademisyenden sadece birisi.

WASET hoşa gitmese de bir servis sunuyor ve burada asıl kızılması gerekenler bu servisten faydalanıp, her şeyin farkında oldukları halde bu ilişkiden ahlaksız çıkar sağlayan akademisyenler. Kızılması ve savaşılması gerekenlerin de doğrudan doğruya o kişiler olduğu gözden kaçırılmamalı.

Geri dönüşü olmayan noktaya WASET gibi organizasyonlar sayesinde vasıfsız çalışmalarını yayınlanmış gösteren kişilerin, üniversitelerde kadro sahibi olması ile varılıyor. Basit aramalar ile ulaşabileceğiniz isimlerin özgeçmişlerine bakınca, ülkelerindeki üniversitelerde saygın mevkilerde görev yaptıklarına şahit oluyorsunuz. Muhakkak bu isimler arasından neler olup bittiğinin farkında olmayan ve bir başka bilimsel dergide de yer alabilecek kalitede bir çalışmasını göndermiş olan kişiler de çıkacaktır. Fakat her şeyin farkında olduğu aşikar olanların sayısı hiç de az değil.

Yazının başlarındaki “çok fazla bilimsel dergi olması” ve “bilimsel dergilerin değerinin tespit edilmesindeki zorluklar” gibi sebeplerle, yapılan yayınların öneminden ziyade yapılmış yayın sayısının önem kazandığı bir ortamda, tüm doktorası ve doktora sonrası eğitimi boyunca çalışıp beş tane bilimsel yayın yapmış bir kişinin akademik pozisyon başvurusunun, WASET gibi organizasyonlar sayesinde her yıl beş yayın yapmakta olan bir kişi ile başa çıkması hiç de kolay değil. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki orta ve küçük ölçekli üniversitelerde rastlanma olasılığı daha fazla olan bu akademisyen türünün sebep olduğu tahribatın uzun vadeli etkilerinin bilimde hırsızlık vakalarının etkilerinden çok daha ciddi olabileceğini göz önünde bulundurmak, hırsızlık vakaları kadar bu vakaları da araştırmak ve doğasını anlamak çok önemli.

***

Türkiye’de rektör olan, rektör yardımcısı olan, rektör eşi olan, dekan olan, enstitü müdürü olan, siyasetçi olan isimlerin bilimde hırsızlıkları bir bir ortaya çıkarken, hiçbir zaman yükselme niyeti olmayan ve tek amacı bir üniversitede öğretim üyesi olmak ya da üniversitedeki bir yardımcı doçent kadrosunu yıllar boyunca elinde tutmak olan kişilerin yarattığı kirlilik aynı derecede göze batmıyor. Onlar akademik dünyanın yaşam kaynaklarını bir tümör gibi sömürerek git gide daha ciddi bir alanı kaplarken, akademinin güçlü bireylerinin bu konuya dair ilgisizliği ne yazık ki bu ahlaksız akademisyenlere güç veriyor.

“Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?” diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında hırsızlık vakaları var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenerek pozisyon işgal edenler yüzünden dışarıda kalan, özel sektöre yönelmek ya da kolay yoldan bol yayın sahibi olmak arasında tercih yapmak zorunda bırakılan kimselerin “yapamadıkları bilim” pek akla gelmiyor.

Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?” diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında az ödenek ve ödeneklerin bölümler arasında adaletsiz tanzimi gibi sorunlar var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenen akademisyenlerin aynı zamanda bilimin yeni neslini yetiştiren, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine sahip olan kişiler oldukları, bir noktada doktorayı bırakmak ya da bilim ahlakı anlayışlarını değiştirmek arasında tercih yapmak zorunda bırakılan öğrencilerin “olamadıkları bilim insanları” pek akla gelmiyor.

***

Türkiye ne yazık ki başarılı bir bilimsel çalışma yürütüyor olmanın başarılı bir bilim insanı olmak için yeterli olduğu bir ülke değil. Türkiye’nin bilim geleceği, onun bu günkü aydın akademisyenlerinin cesaretine ve sorumluluk bilincine muhtaç.

Gelecek nesiller bu günleri sorgularken Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde kıymetli akademik faaliyetler yürütmekte olan bilim insanlarının yetersiz tavrına sitem edecekler.

Bu gün orta ve küçük ölçekli üniversitelerde okuyan öğrenciler, mezuniyet tarihleri yaklaşırken etraflarına bakıp Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde kıymetli akademik faaliyetler yürütmekte olan bilim insanlarına zaten sitem ediyor olsalar gerek.

***

Bilim ahlakını tesis etmeye çalışırken bu gri mecralarda da mesafe katetmek, WASET gibi organizasyonların takip ettikleri metotları öğrenmeye, bu tür organizasyonlar yoluyla akademik çıkar elde eden akademisyenlere karşı uyanık olmaya, onları açıkça tenkit etmeye bağlı.

http://plagiarism-turkish.blogspot.com/ gibi değerli anonim girişimler hırsızlık vakalarının arşivlenmesini ve bilimde hırsızlık girişimlerinin eninde sonunda ortaya çıkacağını ve kimsenin bu insanları unutmayacağını hatırlatmak açısından çok önemli.

Bilimde hırsızlık dışında kalan ve daha ince bir araştırma ile ortaya çıkarılabilecek bilim ahlaksızlıklarının da ciddiyetle takip edilmesi ve açıkça tenkit edilmesi süreci bir çatı altında toplanarak örgütlü ve koordine çalışan bir yapıya dönüştürülebilir. Böyle bir durumda akademik kariyerini tehlikeye atmaktan çekindiği için bu güne değin bireysel çıkışlar yapmak istememiş olan kişiler de seslerini çıkarmak için cesaret bulabilir.

Nitekim bu konularda ses çıkarmak gerçekten cesaret isteyen bir iş. Bunun belki de en önemli kanıtlarından birisi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde yaşanan usulsüzlüklere karşı tepki gösterdiği için işinden olan, insan hakları ihlallerine ve tehditlere maruz kalan Dr. Tansu Küçüköncü olsa gerek.

Söyleyecekleri olan akademisyenlerin anonim kalmak ya da kariyerinden olmak arasında tercih yapmak zorunda kalmayacağı örgütlenmelerin hayata geçmesi, herkesin bildiğini dile getirmesi şart.

Aksi taktirde birkaç üniversitenin dışında Türkiye’nin bilim mecrasının aleni ve gri ahlâksızlıkların yaşam alanı olmaktan kurtulacağı günler bir hayal olarak kalacak.



(Bu yazının devamı niteliğindeki yazı: İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları).