Altın Otu ile Gelecek Planları

24/11/2011, 09:09

Bisikletmin tekerleği patladığı için uzun süredir işe yürüyerek gidiyordum. Bu süreçte yürüme yolu olarak doğanın içinden giden bisiklet yolu yerine araba yolunu tercih ettiğim için, üstüne hafta sonları da dahil olmak üzere laboratuvarı gece 9-10′dan önce terk etmediğim için, koskoca sonbaharı kaçırmışım. Bugün lab’dan hava aydınlıkken çıktım, eve gelip bisikletimin tekerleğini tamir ettim ve uzun bir süre sonra ilk kez bisikletimi bisiklet yoluna doğru sürerken, doğanın ayaklarımın altına kilim gibi serildiğini görüp eve döndüm ve fotoğraf makinemi aldım.

Ev demişken, geçtiğimiz süreçte daha önceki günlük yazılarından birisinde bahsettiğim evden çıkıp laboratuvarıma daha yakın bir eve taşındım. Zaten o yüzden bisikletimin tekerleği o kadar uzun süre patlak kalabildi; artık laboratuvara yürüyerek gidebildiğim için, bisiklet de zaruri bir araç olma niteliğini kaybetti (hem artık market alışverişi yapmadan yaşamayı da öğrendim, şu pilav yapan aletlerden aldım bir tane, sabah akşam pilav yiyorum, bence süper fikir, kim düşünmüşse çok aferim).

Bu evi bir ev arkadaşı ile paylaşıyorum. Kendisi kuantum fiziği üzerine yıllarca çalıştıktan sonra “bundan sonra başka bir adam olacağım, atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun” diyerek akademiyi geride bırakıp çat diye balıkçı olmuş birisi. İsmi Nathan. Çok da iyi bir balıkçı bu arada. Evin duvarlarında üstünde kendi boyunda balıkların yanında çekilmiş fotoğrafları olan gazete sayfalarına rastlamak mümkün, yine de ilk tanıştığımızda büyüklük bende kalsın diyerek dilediği taktirde balıkçılık konusundaki tecrübelerimden çekinmeden faydalanabileceğini söyledim (hehe). Birkaç saniyelik South Park sessizliğinin ardından teşekkür etti. Nazik bir arkadaşımız kendisi. Bir ara sırf onun üzerine bir fotoğraf projesi yapacağım için fazla detaya girmiyorum.

Evimizi elektrikle değil, Nathan’ın bölgede ağaç kesen ekipleri takip edip pikapının arkasında evin bahçesine taşıdığı odunlarla ısıtıyoruz. Bu yüzden bacamız tütüyor.

Nathan’ın biriktirdiği odunların da şakası yok. Evin çevresinde bilimum odun öbeklerine rastlamak mümkün. Bu arada daha önce hiçbir fikir sahibi olmadığım bir konuda yeni şeyler öğreniyorum ben de. Mesela evin içinde iki haftalık odun stoku bulunduruyoruz, kullandıkça dışarıdan yenisini getiriyoruz. Böylece şömine yanarken dışarıda aylarca beklemiş olan nemli odunlar yanma sıraları gelene kadar kuruyorlar. Bu sayede hem evin nem dengesi korunuyor, hem de kuru odunlar geride daha az kül bıraktıkları için şömineyi temiz tutmak daha kolay oluyor filan.

Bu arada şömine de epey afilli. Öyle Amerikan filmlerinde zengin beyefendi ile zevcesinin dağ evlerinde karşısında şampanya tokuşturdukları, önünde ayı postu serili şömineler gibi değil (ona buna gidip “ee, şömineli eve çıkıyorum, artık bi şampanya içmeye gelirsin Burcucum” dedikten sonra aşağıdaki manzara ile karşılaşınca epey hayal kırıklığına uğradım tabi). Böyle kapalı bir haznesi var kendisinin. İçine odun atmak için kapağını açmadan evvel üstteki kollardan birisini başka bir konuma getirmek filan gerekiyor (afilli diyorum işte, kollar filan böyle). Kapak kapalı iken odunlar çok yavaş ve çoğunlukla alevsiz yanıyorlar. Ayrıca bu arkadaş sıcak havayı doğrudan bacaya göndermek yerine yavaşlatıp, etrafını saran borular içinde gezdiriyor, o sırada da boş durmayıp alt kısmından içine çektiği soğuk havayı, bu boruların sıcaklığı ile ısıttıktan sonra üst kısmındaki fan yardımı ile ortama geri iade ediyormuş (insanın yatarken dizini kırıp sağ ayağını sol bacağının altına sokup ısıtması, sonra da ısıttığı o ayak ile diğer ayağını ısıtması gibi (akıllı tasarım)). Fotoğrafı aşağıda. Geniş açı lensimi takmaya üşendiğim için bari birkaç fotoğrafı birleştirerek panorama yapayım dedim, çekerken dikkat etmediğim için orası burası bölük pörçük oldu. “Acaba şair burada bayrağa mı sesleniyor” diye düşüncelere dalmayın diye diyorum.

Odunla ısın, pilavla beslen, bisikletin tekerleği patlayınca lab’a yürüyerek git; böyle basit bir yaşantım var işte. Mesela bu aşağıdaki de hemen evin önünde duran yağış tahmin ünitem. Başta vizyonsuz bir takım kişilerce el arabası olarak dizayn edilmiş bu ünitemizi yağmurun ne zaman duracağını tahmin etmek için kullanıyoruz. Eğer yağmur yağmıyor ve ünitemiz boş ise “yağmur yağabilir“, eğer yağmur yağıyor ve ünitemiz az dolu ise “bu daha yağar, ama biraz yağmayabilir de belki“, eğer yağmur yağıyor ve ünitemiz böyle ağzına kadar dolmuşsa “ya, var ya, yani kesin durur bu yağmur, biraz çok yağmış bak, yeter gari” şeklinde okuyoruz. Bence harika. Ve inanmazsınız, ben dışarıya çıkmadan 15 dakika önce yağmur yağıyordu. Bunu böyle dolu görünce “bu kesin durur az sonra” demiştim. Nitekim durdu. Yani %100 çalışıyor. Şahitleri var.

Benim odamın dışarıdan görünüşü aşağıdaki gibi. Böyle üç duvarı pencerelerle dolu. Tavan arasında da bir sincap ailesi yaşıyor. Elemanlar gecenin bir yarısı tavanın bir köşesinden diğer köşesine doğru fıtı fıtı koşup sonra geri dönüyorlar. Sincaplar deli. Ne yaptıklarından haberi yok hayvanların. Ben de böyle insanım, aşağıda birbirine paralel 6 yüzeyin arasında kalan hacmi odun yakarak ısıtıyor, sabahları kalkıp elektronik eşyalarımı içine doldurduğum bir çantayı sırtlanıp bir yerlere gidiyor, hava karardıktan sonra geri filan geliyorum. Sincaplar gibi değilim. Ne yaptığımı çok iyi biliyorum ben.

Oda evin bir parçası olduğu kadar doğanın da bir parçası. Zaten üç tarafı bitkilerle çevrili, üstüne bir de dış cephe ve çatıda yosun besliyoruz. Hatta tavan arasında da bir sincap ailesi ağırlıyoruz işte. Sincaplara sorsan “bizim ev doğanın bir parçası olduğu kadar da şu evin bir parçası, dört duvarımız bir de çatımız var, üstüne bir de içinde bir insan yaşıyor” derler. Deli oldukları kadar küstahlar da.

Fakat asıl doğa odamın içinde. Birkaç yıl önce Barhal’dayken Ahmet Amca’nın elimize tutuşturduğu altın otları artık kurumuş, bir küçük strafor parçasının üzerinde Barhal’ı ve eşsiz doğasını temsil ediyorlar. Baraj projeleri yüzünden Barhal Vadisi’nden eser kalmadığı bir dönemde bu otları fahiş fiyatlarla eBay’de satıp aynen şirketlerin yaptıkları gibi parasını verip TBMM’den satın alacağım vekillerle bugün baraj projelerini halkın ve sivil toplum kuruluşlarının tüm çabalarına rağmen çatır çatır sürdüren iradeyi bulup başına çorap örmek gibi planlarım var. Ayrıca straforun üzerinde durduğu kitabın havada asılı durduğunu gözden kaçırmadığınızı ümit ediyorum. Havada duruyor. Şahitleri var.

Neyse.

***

Sırf solmuş yapraklar üzerine bir fotoğraf projesi yapasım var. Misal, şu şarkı beynimin neresindeki nöronları harekete geçiriyorsa, solmuş yapraklar da aynı yerine hitap ediyor. Arkadaşlar, bu yapraklar, sırf hep orada olduğu için varlığını unutma raddesinde kanıksadığımız değişimi bize hatırlatmak için soluyorlar, lütfen kendilerine gereken ehemmiyet gösterilsin (hanım koş, Meren antropomorfizmin gözüne vuruyor). Tamam tamam. Ne haliniz varsa görün.

Eve fotoğraf makinemi almak için dönerken aklımda aslında tam olarak bu fotoğraf vardı, döndüm çektim. Kapanışı da onunla yapayım dedim (hatta belki isteyen olur diyerek yüksek çözünürlüklü bir kopyasını da buraya koydum.

(birisi şu yazıyı okuduktan sonra yorumlar kısmında “bisiklet düşmanı” diyerek bana saydırmış olan Ebru Satır’a haber versin, gelsin barışalım).

***

Bu arada bir süredir günlüğe ilgi gösteremediğimin farkındayım. Fakat son zamanlarda başka mecralarda aktif idim. Mesela,

Yani size günlük üzerinden ilgi gösteremiyorum, ama bunlar da hep siz okuyun diye sonuçta.

Tags: , , , , , ,


“Altın Otu ile Gelecek Planları” için 27 yorum yapılmış.

  1. Sinan Ceylan

    Ve Meren uzun süredir yazmayışına sonbahar tonları ile noktayı kouyuyor. Eviniz harika! Sincaplara çok güldüm, “Oh Land” ise yamulmuyorsam 5. kez loop’ta dönüyor.
    Hayret, bu yazıda Meren’in “selfshot”ı yok. (:

  2. Kaan CEYHAN

    Ev harika, doğa ile iç içe olması daha da harika.
    bir proje de bahçede yaşayan kuşlar ve diğer canlılarla ilgili olmalı.
    bahçe tam backyard birding için oluşturulmuş.

  3. Vildan

    Bu sincaplardan Trabzon’da köyde kaldığımız evde de vardı. Fındık taşıyorlardı habire. Geceleri korkardım ama sonradan alıştık, ne yaptıklarını hayal ederek uyurdum. Arada bir de karaca uğrardı eskiden fındıklığa. Bir de bu altın otu dediğinize biz kadırga çiçeği derdik. Neredeyse her evde bağ halinde kurutulup yükseğe asılırdı, dokundukça dökülmesin diye. Oraların kutsal çiçeği gibiydi. Sonbahar fotoğrafları , kadırga çiçeği, sincaplar derken okudukça köyümü özledim :)

  4. Burak

    Bazen Nathan gibi “atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun” deyip her şeyi bırakası geliyor insanın fakat sabah yine o elektronik cihazları çantaya doldurup yola koyuluyoruz maalesef. Biraz da cesaret işi sanırım bu. Belki bir gün o cesareti gösteririm, bilemedim.

    Fonda “Oh Land” çalarken okumak ayrı bir keyif veriyormuş bu arada. Ne şarkıymış arkadaş döndükçe dönüyor. :)

  5. Selin

    Evin, yaşadığın yer, yolun ne güzelmiş ya ben de kendi yaşadığım yeri güzel sanıyordum. Sonbaharın gerçekten farklı bir hissiyatı var yazılarını da özlemişim, çok iyi geldi. Son fotografın büyük halini aldım, uzun süre duvarımı süsleyecek gibi duruyor.

    Not: Bir de ben yaprakların kuru oluşunu daha çok seviyorum üzerinden geçekten haşur huşur sesleri çıkıyor, içim gidiyor.
     

  6. A. Murat Eren

    Yorumlar için teşekkürler :)

    Vildan, sizin kadırga çiçeği dediğiniz şeyi ben de güve otu diye biliyordum.

    Yazıyı göndermeden önce dur bir araştırayım dedim, meğer altın otu daha yaygın olan bir isimmiş. Ama daha başka bir sürü isimle de anılıyormuş. Ölmez çiçek, herdem taze, kovan otu, arı çiçeği, sarı kedi ayağı (eheh) bunlardan bazıları. “Yok mu be bunun evrensel bir adı?” derseniz size Latince ismini sunarım: Helichrysum arenarium (http://en.wikipedia.org/wiki/Helichrysum_arenarium).

    Karaciğer ve safra rahatsızlıklarına karşı ikinci sınıf şifalı bitki statüsünde değerlendiriliyormuş. Böyle kum, çakıl, her tür ortamda öbekler oluşturma yeteneği olduğu için sanırım hemen her yerde rastlamak mümkün. Bununla beraber gül, lale gibi artist çiçek taraklarında bezi olmayan mazbut bir kardeşimiz olduğu hiç ünlü olamamış ve her yörede kendisine farklı isim verilmiş. Lanet olsun insanın nadir olanı, şatafatlı görüneni kıymetli sanışına :( Biz burada wabi-sabi diyoruz, millet gidip güzelim çiçeğe on tane isim veriyor :( Altın otu benim favori bitkimdir bundan sonra.

    Oh Land sevilmiş gördüğüm kadarı ile :) Güzel, güzel.

    PS: Bu arada her yorum girdiğimde aşağıdaki CAPTCHA karakterlerini doğru gireceğim diye sıtkım sıyrılıyor, bu kadar zahmete katlanıp yorum girenler bu günlüğün gerçek sahibiler bak, vallahi.

  7. OZLEM YILHAN

    Yazilarinizi, yorumlarinizi, paylasimlarinizi o kadar cok seviyorum ki, olumlu ya da olumsuz bir yorum yapabileck durumda degilim :) Hep bizimle kalin. Yillardir, beni bu kadar mutlu eden, okurken, hayranligimi gizleyemedigim, paylastigi fotograflara bakarken kiskandigim (iyi anlamda!!!), baska biri olmamisti. Iyi ki rastlamisim size.

    Her konuda, bu kadar bilgili ve gorgulu birinin yaptiklarini takip etmek, buyuk bir zevk… Bunca isinizin arasinda, bu tur paylasimlara vakit ayiriyor olmaniz da ayri bir takdir konusu.

    Ve gercekten iyi ki varsiniz. Anne ve babaniza, sizi dunyaya getirdikleri icin cok tesekkur ediyorum.

    Sevgi ve saygilarimla…

  8. Orkun Pınar

    solmuş yapraklarla alakalı olarak ortaya çıkacak fotoğraf projesinin bence çok güzel ipuçları var bu yazıda, sanırım yapraklar solduğunda çok güzelleşiyorlar özellikle, bir de bahar ayında kendiliğinden yeşermeleri konusu beni sürekli şaşkınlığa uğratıyor, şaşkınlık demeyelim ona bir nevi hayranlık :) fotoğraflarla beraber yazı yine enfes olmuş. hoş bir seda ile gülümsenerek okunulan satırların ardından mesele barhal vadisini haklayan sayın yetkililere geldiğinde yazıda temel olarak anlatılmak istenileni ve mesajı alarak kafamı boyumu biraz geçen sandalyenin arkalığına vurmak suretiyle biraz söylendim kendi kendime, bazı şeyler için fırsat varken onları kurtarmak için hiçbir şey yapamamak çok üzücü.

    ayrıca sonbahar orada harikaymış, biz burada mevsimler yaşadığımızı sanıyoruz sanırım, öyle ki henüz yağmur yağdığı görülemedi koca sonbahar geçti izmirlerde.

  9. uğur

    ilk olarak Meren tutsun 85mm lens hakkında bir yazı yazsın. anlatsın bize güzelliklerini, performansını. 24-70mm’ye olan fikirleri insanlara ışık tutarken bundan mahrum kalınmaması lazım. malum hayat paylaşınca güzel, la la la laaa laaa laaaa :)
     
    evin ve işe giderken ki yolun güzelliğini biliyorduk lakin; şöminenin ve şömine de yakacak odunlarla oluşturduğu performans, sıcaklığının pilavın demlenmesine sağladığı katkıları da öğrenmiş olduk :) (elektrikli pilav pişiriciler adına, güç meren’de artık) bide ben odanın hemen dışındaki küçük çalıya bittim. vallahi de billahi de aynısından istiyorum, dışı hafif yosun tutmuş bir evin dışında. şimdi gidip şu CAPTCHA’nın ne demek istediğini çözmeye çalışıyım :)

  10. memotin

    Vay Meren sen neymişsin, bir bisikletin patlak tekerinden çıkardığın hikayeye bak :) Sararmış yapraklar, atoma isyan biçimi olarak balıkçılığı seçmiş bir ev arkadaşı, hiç bir zaman önünde ayı postu olmayacak şömine, dışarıda kalan ile, içeride kalan odunların acıklı hikayesi. Çin’lilere bile taş çıkartacak bir pilav performansı. “Neşeli günler” kıvamındaki sincap ailesi, meteroloji uzmanlarına “vay anasını bu meren bir dahimi yoksa” repliğini söyletecek yağmur sensörü ve daha bir kaçı :))

    Meren eminim bisikletin patlayan tekeri bile şaşırmışdır “Ben neymişsim. Demek bir tır lastiği olsam şöför kesin roman yazardı, ben ona nobeli bile aldırırdım” düşüncesine çoktan kapılmıştır :))

    Bunu söylemeden geçemeyeceğim. Meren senin neyin eksik o kuantum fizikçisi ev arkadaşından, sende yapabilirsin,  sende bir balıkçı olabilirsin. Bakterilere, fiziğe ve bilimum bilim üzerine bir çok deneye lanet edebilirsin, başarabilirsin :)) ( Meren tamam sakin ol sadece  bir şakaydı ) :)) sen en iyisi elektironik adına ne varsa doldur çantaya gideceğin yeri biliyorsun zaten ;)

  11. nefinh

    Oh Land – Woolf & I güzelmiş.

  12. kara kitap

    güzel fotoğraflar, eğlenceli güzel bir yazı.evinizi ve yaşamınızı kıskandım.yazıyı okurken şöminede yanan odunların kokusunu aldım, cam vuran yağmurun ve tepemde koşuşturan sincapların sesini duydum.

  13. hazakat

    bir kaç yıl önceydi…
    fotoğraf çekmeye merak sardığım, deliler gibi fotoğrafçılık araştırıp,  internette girmediğim site- blog bırakmadığım dönemlerdi.
    tabi sizin blog’u da eklemiştim sık girilenler arasına.
    demin baktım da, sitesinin adını ezbere bildiğim (belki de meren kadar kolayı yoktu:)) bir iki tanesi kalmış. ancak şunu belirtmek isterimki; can sıkıntısı içinde yarın işe gidecek olmanın verdiği (çocukkende okul için aynısını hissettiğim) pazar gecesi sendromuna girdiğim anlarda, sonbaharın geldiği ancak soğuğunun kışı aratmadığı günlerdeki gibi  yine sıkkın olduğum c.tesi nöbetlerimde (sağ olsunlar bilgi işlemcilerin filtreleme gereği görecekleri zararlı içeriği barındırmayan) sitenizi gezmek içimi rahatlatıyor. 
    sanki daha fazla nefes alıyorum ve heyecanlanıyorum. sanki güzel bir filmden çıktıktan sonraki yüzünüzde beliren o saf gülümseme halindeki gibi oluyorum.
    amerika’nın bilmem neresindeki sizin, önümüzdeki zamanlarda yine bilmem neresini yazacak- fotoğraflayacak- anlatacak olmanız ben de merak uyandırıyor. 
    size teşekkür ederim. 
     

  14. Enis Karaarslan

    Bilgisayar mühendisliği bölümünü bitirirken, arkadaşlarla oturup  ”yoksa başka bi meslek mi yapsak” diye az geyik döndürmemişizdir. Ama sonuçta “başka bir şey beceremeyiz” e bağlanmıştır o konuşmalar. Sanki tarım yapmak kolaymış gibi toprakla uğraşmak istemeler, sanki her ağ kullanan balık yakalayabilirmiş gibi balıkçı olmayı istemeler. Nedense hep balıkçılık baskın çıkıyor. Geçtiğimiz yaz, Gökova’da küçük teknesine hamak bağlamış o balıkçıya az gıpta etmedik.

    Bu arada sonbahar  çok güzel. Bir Ege insanı olarak, yaprak döken fazla ağaç yoktu etrafımda. Ben de burada, İtalya’nın göller yöresinde palamut vb birçok ağacın oluşturduğu ormanlık bir alandayım. Etraf yeterince sessiz olduğunda, yaprakların gökyüzünden süzülerek inişleri bir senfoniye bile dönüşebiliyor. Sonbaharın keyfini çıkartmak lazım. 

    Yazılarınızı ilgiyle takip ediyoruz.

  15. elif uzer

    Merenbeyciğim,
    sincapları çok kıskandım. işalla artvin’e yerleşince evimi paylaşmaya gelirler. altınotunun bir adı daha var “hencecalik” hemşince mi lazca mı kaynağını bilemedim.
    sevgiler

  16. A. Murat Eren

    Son 4 gündür seyahatte olduğum için ancak okuyabiliyorum yorumların çoğunu. İlgi gösteren herkese teşekkür ederim.

    Özlem Yılhan, böyle iltifatlar ediyorsunuz, teşekkürler, ama sonra şımaracağım, “bu Meren çok iyiydi de sonra şımardı” diyeceksiniz. Ben yazılarımda okuyanlara iltifat edip onları utandırıyor muyum? Hayır. Çünkü şımarıp beni bıraksınlar istemiyorum. Siz de beni şımartmayın, ben de buraları bırakmayayım bence (kikir).

    Uğur, o zaman söz, bir 85mm yazısı yazacağım en kısa zamanda.

  17. arjantin

    wallahi de billahi de çok güzel yazı… okudukça bir huzur, bir rehavet çöktü üzerime. mutlu ( polyanna ) bir insan oldum çıktım. aman ne güzel ya böyle süper şeyler okuyup geleceğe dair bin tane ümidi bir anda beslemeye başlamak.
    selamlarımızla

  18. Nil

    Şanım yüreyecek mi bilmiyorum lakin yazılarınıza hayran kalıyorum. Vakit buldukça geriye dönük okuyorum da okuyorum. Müzik ve fotoğraflar harika!. Kadir İnanırlı video da öyle :D . Esen kalın Meren.

  19. Özgür Ç.

    Meren güzel hikayeler & fotoğraflar yayımlıyorsun.. Eline sağlık.. 85mm dışında başka hangi lensi kullanıyorsun??

  20. filiz tülü

    Bir sürü şey yazacaktım ama şımarma diye vazgeçtim:)

  21. Elif

    so much depends
    upon

    a red wheel
    barrow

    glazed with rain
    water

    beside the white
    chickens.

     William Carlos Williams

  22. Elif

    butun sozcuk ve kitalar burada neden birbirine girdi bilmiyorum ama siir aslen cok farkli gorunuyor :)

  23. A. Murat Eren

    Wikipedia’dan bulup düzelttim Elif, pek lezizmiş :)

  24. Meb Oyunları

    Sevgili meren;   Fotografı google üzerinden gördüm ve geldim sitene. Gerçekten de harika bir poz yakalamışsın. Eh birde ayakların olmasaydı çok daha güzel olacakmış.

  25. merve

    ne diyebilirim ki harika yazılar ve resimler…takipçiniz oldum:)

  26. taş fırın ustaları

    Fotoğraflar, yazı harika.

  27. Nerisa

    sözün bittiği yer =Meren .. nerden takıldım bu günlüğe … Çok güzel ama bağımlılık yapıyor bu yazılaar:)

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün