Operasyon “Meren’e Fotoğraf Makinesi Almacılık”

5/10/2013, 19:50

19 Ekim 2013 itibarı ile gelen güncelleme: Bu yazıyı yayınladıktan tam 2 hafta sonra kampanya amacına ulaştı! Hepinize çok teşekkür ediyorum! İlk fırsatta fotoğraf makinesini sipariş edip derli toplu bir teşekkür yazısı yazacağım. Lütfen daha fazla para göndermeyin! :) Yazının bu güncellemeden önceki orijinal hali aşağıda:

Önce özet: Kısa bir süre önce düşüp fotoğraf makinemi kırdım. Tekrar fotoğraf makinesi sahibi olabilmek için desteğinizi arıyorum. “Nasıl destek olunur ki buna” diyenler http://www.gofundme.com/4jbauo adresine gidip Donate düğmesine tıklayabilir, ya da bu adresi orada burada paylaşarak destek arayaşımda bana yardımcı olabilirler. Bu yazının ilk kısmında makinemi nasıl kırdığımı, ikinci kısmında ise neden günlüğümün okurlarından destek isteme yüzsüzlüğüne giriştiğimi okuyacaksınız (ikinci kısım için buradaysanız bu bağlantıya tıklayarak doğrudan ikinci kısma geçebilirsiniz). İlgi gösteren herkese şimdiden teşekkürler.

Halk arasında “Meren Faktörü” olarak da bilinen talihsiz olaylar silsilesinin son halkasında Meren kişisi White Mountains olarak bilinen dağlardaki yürüyüşü esnasında bir dereyi geçerken düşer. Bu düşüşün neticesinde fotoğraf makinesi, makineye takılı lensi, ve iki kaburgası kırılır (kendisi bu satırları da çok güçlü bir ağrı kesici olan Vicodin’in etkisi altında, bir Dr. House edası ile yazmaktadır).

Geçen hafta GoFundMe adresinde hayata geçen kampanya yukarıdaki paragrafla başlıyordu. Bu yazıyı yazdığım sıralarda kampanya, hedefi olan meblağın üçte birini bir araya getirmişti bile. Şu ana kadar destek olanlara gönülden teşekkür ediyorum.

Peki. Önce nasıl düştüğümü anlatayım, sonra değinmek istediğim birkaç başka şey var.

***

Benim için Artvin ne ise Anoush için de Appalachian Patikası o. Bu 3,500 kilometrelik patika ABD’nin doğusundaki dağ ve ormanları neredeyse boydan boya geçen bir yürüme yolu. Geçtiği eyaletlerdeki insanlar hafta sonu kaçamakları ya da günübirlik yürüyüşler için bu patikadan faydalanıyor. Bununla beraber her yıl birkaç yüz kişi patikanın tamamını boydan boya yürümek için ailelerini, arkadaşlarını ve profesyonel uğraşlarını geride bırakıp hayatlarını birkaç aylığına patika ile birleştiriyorlar.

Patika üzerinde hayatın basit bir rutini var. 6 ay boyunca her gün dağlarda 50-60 kilometre yürümek, akşam olunca ateş yakıp yemek pişirmek, gece ile beraber bir çadır, hamak ya da sığınakta uyku tulumuna sarılıp uyumak, sabahın ilk ışıkları ile uyanıp tekrar yola düşmek, ve bunu her gün yapmak, ve insanlar bu patikanın sağına soluna denk düşen şehirlerde şehirli olmanın gereklerine yoğunlaşırken, patikada geçen haftalar boyunca yağmur / çamur / ayı / soğuk / yokuş / dere / yemek / su dışında kalan her şeyin nasıl da önemini yitirdiğine şahit olmak elbette benzersiz bir deneyim olmalı. Dolayısıyla Anoush’un sık sık 2009′da her şeye 6 ay ara verip tamamını yürüdüğü bu patikadan bahsetmesi, ya da aynen benim herkesi Artvin’e götürmeye çalışmam gibi beni her fırsatta Appalachain patikasına götürmeye çalışması bana çok doğal geliyor. Bu nedenle -üç hafta kadar önce- “bu kadar çalışmak yeter bence” hisleri içinde olduğum bir anda Anoush ile beraber Appalachain patikasının geçtiği White Mountains bölgesine yürümeye gittik. Artvin hasretini elin dağlarıyla geçiştirmek maceralarımız kapsamında Appalachain Patikası ile yolum daha önce de Smoky Mountains dolaylarında kesişmiş, tadı damağımda kalmıştı.

apa-8

Arabamızı park ettik, sırt çantalarımızı sırtlandık, ve yürümeye başladık.

Appalachian patikası Türkiye’de olmayışını kıskandığım bir diğer ABD hadisesi. Bu patikaya dair bana anlatılan her şeyi bir araya koyduğumda, hayatımı insanlara bu tür doğal park alanları oluşturup, bu alanları ne pahasına olursa olsun korumanın önemini anlatmaya adamak filan istiyorum. Belki ilerde. Belli mi olur.

Birkaç kilometre yürüdükten sonra patika boyunca belirli aralıklarla serpiştirilmiş sığınaklardan birisine varıyoruz. Bu sığınaklar üç tarafı duvarlarla çevrili, içinde hiçbir şey olmayan basit yapılar. Yani çok afedersini bir ayı gelse “dur bana barınanları yarı yolda bırakmayayım şimdi” diyerek ayıyı içeri almayacak bir durumu yok. Bu sığınaklar patikayı yürüyenlerin patikayı yürüyen diğer kişilerle tanışıp kaynaşma noktaları. Zira bir grup Kuzey, diğer grup Güney istikametine yürüyor ise bu sığınaklarda karşılaşıp tanışıyor, birbirlerine ‘patika’ hikayeleri anlatmaya koyuluyorlar. Ayrıca bu sığınaklar içinde buralarda duraklayan insanların doldurduğu yolcu günlükleri var filan. Bildiğin sosyalleşme şeysi.

Sığınağa vardığımızda 4-5 kişilik bir kafile ile karşılaşıyoruz. Yorgun argın ateş yakma, yemek hazırlama telaşındalar. Anoush hemen bu kitle ile merhabalaşma, “ee sen neredensin bakim? ya sen? senin adın ne çıcığım?” türünden sorgu sualler üzerinden tanışma faslına girişiyor. Bazı insanlar çok iyi beceriyorlar bu işleri.

Ben ise ilk tanışmalarda çok asosyal bir insan olduğum için içimden “e iyi o zaman madem ben de mesela çadırı filan kurayım di mi” diyerek olay mahalinden uzaklaşıyorum.

apa-10

Biraz yürüdükten sonra çadır için makul bir yer buluyorum. Şehre biraz uzak, ama çadırın yeri çok güzel (‘şehir’ dediği de ‘barınak’ bu arada .. adam bildiğin hasta).

cad-1

Çadırı kurduktan sonra ellerim cebimde sığınak alanına geri dönüyorum. Eski defterler açılmış, Anoush 2009 yılı maceralarından daha önce dinlemediğim birisini anlatıyor:

- (…) neyse işte, o gün bunlar gene beni bırakıp “biz devam edeceğiz, seninle bir sonraki barınakta buluşuruz” diye yola devam ettiler iyi mi.
- Eee?
- E ben böyle tek başıma kaldım. Hava yine böyle yağmurlu. Neyse. Makarna yapmak için dereye su almaya indim. Geri kamp yerine doğru yürüyorum böyle
- Ayı gelmiş deme!
- Ayı gelmiş adamım! Eleman bildiğin oturmuş benim yiyecek çantasını açmaya çalışıyor orada…
- Ohaaa!! Kaçsaydın direk dereye?
- Ne kaçacağım ayol. Ben bağırdım çağırdım buna önce. Uzaktan el kol hareketleri filan. Ayı şöyle arkasını dönüp bana bir baktı, sonra hiçbir şey yok gibi işine döndü.
- Taş attım deme!
- Yok ya, keşke. O sinirle çıkarıp ayakkabımı fırlattım ben buna.
- (gülüşmeler)
- Ayı ayakkabıyı kaptığı gibi yiyecek torbamla beraber kaçmaya başlasın mı.
- (gülüşmelere devam)
- Yapayalnız, yemeksiz ve tek ayakkabı ile kaldım. Ertesi gün bizimkilere yetişince canlarına okudum tabi.

Patika hikaye dolu. Benim patikaya dair anlatacağım bir şey olmadığı için olaylara dinleyici olarak iştirak etmeyi yeğliyorum.

Fakat insanların asosyalliğe tahammülü yok. Onlar bana ufaktan soru sormaya başlıyorlar. Küçükten tanışaya başlıyoruz. Hepsi aylardır patikayı yürüyen, bambaşka geçmişlerden gelen genç insanlar. Bu gençlerden birisi “Lost”.

apa-17

Lost kişisi, habire bir şeylerini kaybettiği için bu lakaba layık görülmüş. Lakaplar patikanın bir geleneği (bu lakaplar için “trail name” diyorlar; Anoush’un lakabı da, sürekli düşmenin bir yolunu bulduğu için Miss Step olarak kalmış mesela, patikadan tanıdığı herkes onu öyle biliyor). Lost kişisini diğer kişilerimizden ayıran özelliği çok sürpriz: adam bildiğin Türkçe biliyor. Türkiye’den olduğumu öğrendikten sonra bana son derece düzgün bir Türkçe aksanı ile “Türkiye’nin neresinden geliyorsunuz” diye sorduğunda yüzümdeki ifadeyi az çok tahmin edebilirsiniz. Tek tük Türkçe kelime öğrenmiş Amerikalılar az rastlanır olmasa da, bir Amerikalının bu kadar düzgün Türkçe konuşuyor olması hiç sık rastlanır bir şey değil. Meğer babası Amerikalı olan Lost’un annesi Türkiyeli imiş, ve Lost kardeşimiz yazlarının hemen hepsini Türkiye’de geçirmiş. Lost’un gerçek adı lakabından da süper: “Reis”. Belli ki anne olaya el koymuş. Çok iyi etmişsin teyzecim.

Fırsat bu fırsat “Neden bu patikayı yürüyorsun” diye sordum Reis’e. “Ben İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyorum, mezun olduktan sonra öğretmenlik yapmak istiyorum. Ama hayat deneyimi olmayan birisi başkalarına nasıl ilham verebilir ki? Bu patika benim hayat deneyimim, ilerde başkalarına öğreteceğim şeyleri öğreniyorum” dedi (aşağı-yukarı). Reis’i dinlerken günün birinde patikanın bir yerine ışık setim ile kamp kurup, geçen herkesle fotoröportaj yapmayı ne kadar çok istediğimi fark ettim. Belki ilerde bir gün.

Gece oldu. Herkes uyku tulumlarına dağıldı.

Yolumuz çok uzun olduğu için ertesi sabah erkenden yola düştük. Aşağıdaki, sadece kısa bir süre sonra başına geleceklerden habersiz olan ben kişisi:

apa-15

Anoush ile yürümeye koyulduktan makul bir süre sonra karşımıza bir dere çıktı. Taşlardan seke seke karşıya geçeceğiz. Tam derenin ortasında iken Anoush “ya çok güzel burası, bi fotoğraf çeksene” dedi. Normalde Meren’den bu tür taleplerde bulunmak yasak. Fakat o gün özel bir durum söz konusu. Teybi bir gün geriye saralım. Arabayı geride bırakıp patikada yürümeye başladıktan birkaç kilometre sonra Anoush bas-çek tipi fotoğraf makinesini arabada unuttuğunu fark etti ve geri dönüp bir koşu makineyi almak istedi. Benim de hiç vakit kaybedesim yok bu arada. “E benim fotoğraf makinem ile çekersin” dedim. “Ama sen siliyorsun onları hep” dedi. Haklı kız :( “O zaman,” dedim, “önümüzdeki 5 gün için sana tam 20 fotoğraf kredisi veriyorum. İstediğin 20 fotoğrafı sorgusuz sualsiz çekeceğim, sonra da silmeden sana teslim edeceğim. Ne dersin?“. “Anlaştık :)“. Medeni iki insan gibi tokalaştık ve yürümeye devam ettik. Bu yüzden dereyse dere, martıysa martı, kayıksa kayık. Çekeceğim. Bu yüzden Anoush’un “dere fotoğrafı” talimatı üzerine fotoğraf makinemi elime aldım ve aşağıdaki fotoğrafı çektim:

apa-20

O an bilmediğim şey ise bu fotoğrafın bu makine ile çektiğim son fotoğraf olacağı idi.

Fotoğrafı çektikten sonra makineyi yeniden çantaya iliştirmek yerine dereyi geçmeye devam etme işine döndüm.

Bu aşamada sol elimde fotoğraf makinesini tutuyorum, sağ elim ise epey ağır olan sırt çantasının askısında. Üzerinde durduğum taştan diğer taşa sektiğimde artık hepinizin tahmin ettiği üzere ayağım kaydı ve Saddam’ın heykeli gibi tek el havada düşmeye başadım. Burada bi’ donduralım Uğurcuğum, bu el meselesini biraz açayım. Evet. Düşen kişi refleksi ellerini vücudunun önünde yere koymaktır. Nitekim bu sayede çarpmanın etkisi azalır, kişinin bedeninin gideceği yer ile ilgili kontrolü artar filan. Fakat benim fotoğraf makinelerini kurtarma refleksim canımı kurtarma refleksimden daha öncelikli (günlüğü uzun süredir takip edenler 2009′da geçirdiğim küçük trafik kazasının ardından yere kapaklandığımda fotoğraf makinesini nasıl kurtardığımı hatırlar belki). Dolayısıyla düşerken fotoğraf makinesini tutan elim makineyi kurtarmak adına roket gibi havalanıyor. Göz açıp kapayana kadar gerçekleşen bu hadise esnasında sağ el de çantanın askısında kilitlenmiş durumda. Tamam. Oynatalım Uğurcuğum. Videonun devamında bendeniz büyükçe bir taşın çıkıntısının üzerine düşüyorum. Taşın çıkıntısı tam kalbimin hizasında göğüs kafesime çarpıyor. İki kaburga kemiğini orada harcıyoruz üzerinize afiyet. Kaburgalarımdan gelen sesten daha korkunç olan ses ise lensin UV filtresinin kırılma sesi. Kendimi kurtaramadığım gibi makineyi de kurtaramıyorum.

Bunları geçen gün arkadaşımdan ödünç aldığım makine ile çektim:

d700-1

d700-2

Lensin diyaframı yerinden çıkmış durumda. Bütün yüzükler birbirine geçmiş, plastik hazne boydan boya çatlamış. Lens tamamen meftah. Fakat işin daha acısı elbette gövdenin akıbeti:

d700-4

Çarpmanın etkis ile ayna rayını kırmış. Dahası, makine On/Off düğmesine tepki vermiyor. Velhasılı dağ gibi Nikon D700 de sizlere ömür.

Artık epey iyi hissediyor, ağrı kesici olmadan dahi uyuyabiliyorum (beş kasım ikibinonüç. sevgili günlük. bugün iki kez güldüm, bir kez hapşırdım, bir kez düşen anahtarımı yerden aldım, bir de sabah yataktan kalktım. her birisi ayrı işkence idi. hepsinin boyu devrilsin). Kaburgaların çaresine ben bakıyorum. Fakat fotoğraf makinesi konusunda elim kolum bağlı durumda

Fotoğraf makinesi kırıldıktan sonra oturdum, kara kara düşündüm. Ve aklıma siz geldiniz. Çok sağ ol Meren yaa.

Asıl siz sağ olun arkadaşlar!

 

 ***

Neden fotoğraf makinesi konusunda günlüğün okurlarından destek istiyorum?

Bunun birkaç yanıtı var. Bu yanıtlara geçmeden önce sizlerden böyle bir talepte bulunmaktan ötürü hem utanç, hem de tarifi zor bir heyecan duyduğumu ifade etmek isterim. İkisinin de gerekçeleri aşağıda.

Gerekçelerden önce gerçekler: Profesyonel bir fotoğrafçı olmadığım için fotoğraftan doğrudan bir gelir elde etmiyorum. Kırılan fotoğraf makinemi ve lensimi de yıllar önce gerçekleştirdiğim fotoğraf projelerine borçluyum. Öte yandan mesleğim ‘bilim insanlığı’ olduğu için, hayatımda bir ‘hobi’ olarak yer alan fotoğraf gereçleri benim için ‘lüks’. Hobiler kendi paralarını kendi kazanabilirler elbet, fakat bilim insanlığı neredeyse tüm vaktimi aldığı için fotoğraf projeleri tamamlayıp insanlara eskiden olduğu gibi fotoğraf ekipmanı aldırmam mümkün değil. Velhasılı, kırılan fotoğraf makinem ve lensimi makul bir gelecekte yerine koymam pek mümkün görünmüyor. Öte yandan bu günlükte 2006 yılından beri fotoğraflı yazılar yazıyorum. Günlüğümün okurlarından pasif yollarla gelir elde etmek fikri beni rahatsız ettiği için -sunucu masraflarını karşılamak için bile olsa- günlüğümden reklamlar üzerinden gelir elde etmekten, ya da “şu konuda yazmak için ne kadar istiyorsunuz” türünden sorular soran insanlardan itina ile uzak durdum. Bunun getirisi sizlerin güveni ve ilgisi oldu, ve yine olsa yine böyle yaparım (hatta şu an öyle, ve hâlâ böyle yapıyorum). Bununla beraber pratik olarak Nikon D700′ün tamirinin mümkün olmadığını öğrendiğimde iki alternatifim vardı: ya ikinci bir emre kadar sessiz sedasız fotoğraf makinesiz ve günlüksüz bir yaşantıya ayak uyduracak, ya da günlüğün okurlarını durumdan haberdar edip onların bu konuda nabzını yoklayacaktım.

İkincisini seçtim.

Bu kampanyadan ötürü utanç duyuyor olmamın sebebi günlüğümün okurlarının büyük bir kısmının öğrenci olduğunun farkında oluşum (moda günlüğü tutmuyoz sonuçta). Kimsenin bu satırları okuyup “keşke durumum imkân verseydi” diye iç geçirmesini istemiyorum. En nihayetinde sizlerin yazdıkarımı okuyor oluşunuzun verdiği manevi destek maddi desteğin çok ötesinde. Hepiniz kazık kadar insnanlarsınız, ne yapacağınızı pek iyi bilirsiniz, ama yine de söyleyeyim: Lütfen kendinizi zora sokmayın.

Bu kampanyaya dair bir heyecan duyuyor olmamın gerekçesi ise bu sürecin bir anlamda bu günlüğü kamulaştırıyor olması. Tek yazarı ben olacak olsam da, bu sayfalar salt bana ait olmaktan çıkıyorlar. Hatta kampanya sayfasını açtıktan kısa bir süre sonra Evren Ergun’un yaptığı ilk bağış ile bu geçiş gerçekleşti bile. Benim için önem taşıyan bu günlüğün sahipliğini günlüğün okurları paylaşıyor olma fikri benim için çok değerli. Bu yükü sizinle paylaşmak yerine belki şirketlerin PR departmanlarının sosyal medya merakından faydalanabilirdim mesela. Ne bileyim, gidip Nikon’un kapısını çalabilir, ya da “bizim şirket ile ilgili şöyle bir yazı yazar mısınız” isteklerinden birisine olumlu yanıt verip kendime bir fotoğraf makinesi aldırabilirdim bir ihtimal. Fakat ben bizim bunu kendi aramızda çözme ihtimalimizi sevdim. Öte yandan itiraf etmeliyim ki eğer bu deneysel girişimim başarı ile sonuçlanırsa bunun beraberinde getireceği sorumluluğun sınırlarını da uzun uzadıya düşünmüş değilim. Fakat “hani fotoğraf makinem kırılmıştı ya, günlüğümün okurları yeni bir makine için bana destek oldular” deme fikri bana harika duyuluyor.

Başka lenslerim de olduğu için lensi yerine koymasam da olur. Dolayısıyla bu kampanyanın hedefi sadece bir D600 gövde almak (kampanya sayfasında yazan rakam D600′ün Amazon.com’daki satış fiyatı). D700′ün yerine D600 almaya çalışıyor olmamın sebebi ise, artık çok eski olan Nikon D700′ün, kendisinden daha yeni -ve kimi açılardan daha iyi olan- D600′den 2,000 dolar daha pahalı olması.

Durum budur arkadaşlar.

Hepinizi her koşulda öpüyor, şu ana kadar maddi veya manevi destek olmuş herkese teşekkür ediyorum.

Tags: , ,

“Operasyon “Meren’e Fotoğraf Makinesi Almacılık”” için 19 yorum yapılmış.

  1. Ufuk

    Merhaba Meren

    Senin için “Orta Dünya’da kıyamet kopsa Meren full-frame almaz” diye bir inanış vardı. :) Acaba fikrini değiştiren  ne oldu? Eğer yeterli finansmanı sağlayabilirsen D600′ü   fayda/fiyat açısından hangi lenslerle maksimize etmeyi düşünüyorsun? Bugünler de kafamda benzer sorular var. Zira yıllardır kullandığım Pentax makinamın sensöründe ciddi bir problem var ve tamir ettirmeye çalışmanın pahalıya patlayacağını düşünüyorum. Dahası şu an Varşova’da yaşadığımdan bu sorunu en makul şekilde çözecek informal bilgiden de yoksunum. Dolayısıyla D600 bana da göz kırpmıyor değil. Umarım yeni bir makinaya en kısa zamanda kavuşur, günlüğe sık sık yazarsın.

  2. atilla

    Merhaba Meren

    öncelikle büyük geçmiş olsun … dilerim en kısa zamanda hepsi geçer … destek için birşeyler yapmak isterim . maddi olarak o yardım hesabına …manevi olarak da yalnız değilsin demek istediğim bu yazı ile :) 

    esenkal :)

  3. emre

    öncelikle çok geçmiş olsun.d600 yerine d800 düşünmelisin bence ki gofundme hesabında d800 yazıyordu yanlışmı hatırlıyorum?

  4. Deniz

    geçmiş olsun meren. ben de sanki ilk haliyle d800 ve 2800$ hedeflediğini hatırlıyorum. umarım gereken parayı toplayabilirsin.

    makinenin başına gelenler de çok enteresan olmuş. haberi ilk duyduğumda nasıl bir düşüş ki o diye düşünmüştüm. yazını okuyunca hala kafamda netleştiremedim. youtube’deki meşhur nikon d70 ve canon eos 400d’ye işkence yapan elemanın videosundan sonra, bu gövdelerden çok daha sağlam nikon d700′ün küçük bir düşmeyle haşat olması olmamış. adam gövdelere neler yapıyor, bana mısın demiyorlar.

    http://www.youtube.com/watch?v=D1tTBncIsm8

  5. A. Murat Eren

    Merhaba Ufuk,

    Senin için “Orta Dünya’da kıyamet kopsa Meren full-frame almaz” diye bir inanış vardı. :) Acaba fikrini değiştiren ne oldu?

    ISO Performansı oldu :) Şurada uzun uzun anlatmıştım: http://meren.org/blog/2009/11/nikon-d700/

    DX sensör nedeni ile geniş açı lenslerden tam performans alamamak problem değildi, zira 10mm nikon fisheye ile son derece mutlu idim:

    http://meren.org/blog/2009/08/nikon-10-5mm-fisheye-lens/

    Fakat düğün fotoğrafçılığına heves sarınca az ışıkta fotoğraf çekmek kritik hale geldi. DX sensörlü fotoğraf makinelerinin ISO performansı -sensör boyutunun küçük olmasından ötürü- düşük. FX kaçınılmaz idi o noktada.

    Eğer yeterli finansmanı sağlayabilirsen D600′ü fayda/fiyat açısından hangi lenslerle maksimize etmeyi düşünüyorsun?

    Bir süre 24-70mm f/2.8 lensim ile kullanacağım:

    http://meren.org/blog/2010/01/nikon-24-70mm-f2-8-lens/

    Fakat bu lens çok narin olduğu için bununla dışarı çıkmak işkence oluyor. Bu yüzden kenara biraz para koyunca yeniden 20mm f/2.8 almayı düşünüyorum. Tank gibi lens, son derece düşük profil, ayrıca epey de kaliteli. Mesela bu fotoğraflar o lensle çekildi ve lensin performansı ile ilgili çok şey anlatıyorlar bence:

    http://meren.org/blog/2012/09/lake-tashmoo/

    Yeni makineme kavuşunca ilk iş bir teşekkür yazısı yazmak olacak. O yazıda D600 deneyiminden de bahsederim muhakkak.

  6. A. Murat Eren

    Atilla, çok teşekkür ederim :)

    Emre,

    d600 yerine d800 düşünmelisin bence ki gofundme hesabında d800 yazıyordu yanlışmı hatırlıyorum?

    Doğru hatırlıyorsun. D700′ün güncellemesi D800 işte diyerek, ve pek fazla araştırma yapmadan D800 yazmıştım. Fakat attığı e-posta ile Salih Enes Ozbayoglu beni D600′ün de iyi değerlendirilmesi gereken bir alternatif olduğuna ikna etti.

    “D600 mü D800 mü, neden D600 ya da neden D800?” düşünceleri ile internetleri arşınladım. En sonunda D600′de karar kılmamın gerekçelerinden bir kısmı tamamen duygusal: D600 1,000 dolar daha ucuz. İnsanlara fotoğraf makinesi almama yardım edin deyip, ondan sonra benim amaçlarımı göz önünde bulundurunca birbirine epey yakın olan iki fotoğraf makinesinden pahalı olanını seçmek olmazdı. D600′ün benim için D800′den daha iyi bir alternatif olduğuna dair gerekçelerimin kalanı ise teknik:

    D600 ve D800 arasındaki büyük farklardan birisi D600′ün 24 megapiksel (MP), D800′ün ise 36MP çözünürlük vaad ediyor olması. İşi uzun kenarı üç metre baskılar yapmak olmayan birisinin 36MP ile ne yapacağını kestirmek güç. Fotoğraflarının çoğunu insanlarla paylaşmadan evvel uzun kenarı 900 piksel olacak şekilde yeniden boyutlandıran, en büyük baskısınun uzun kenarı 1 metreyi geçmeyen birisi olarak ben 10MP ile bile son derece mutluydum. Dolayısıyla 36MP benim için bir avantaj teşkil etmiyor. Eğer gün gelir anormal yüksek çözünürlüklü bir fotoğraf çekmem gerekirse ya panorama tekniklerini kullanır ya da Nikon D4 gibi bu iş için üretilmiş bir kamera kiralarım. Açıkçası D600, D800, D700 ve D4 dörtlüsünü karşılaştırmak için internetlerde araştırma yaparken D800′ün spektrumda nereye düştüğünü kestirmekte epey zorluk çektim.

    D600 ile D800 arasındaki diğer temel fark gövde inşası. D800 D600′e göre çok daha sağlam ve çok daha profesyonel bir gövde. O anlamda D700 ayarında ve kesinlikle eksikliğini çok hissedeceğim. Zira D700′ün üzerine yağmur yağdı, kar yağdı, çamura düştü, bu son olaydan önce defalarca yere düştü, bana mısın demedi. D600 elbette bu tip bir muameleye gelemez. Ama ben de yaşlanıyorum yani. Belki o kadar sık düşürmem artık fotoğraf makinemi, ne bileyim (bu söz üstüne meren faktörü ellerini ovuşturmaya başlamıştır bile). Fakat bu fark 1000 dolar daha yukarıya nişan almak için yeterli motivasyon değildi benim için.

    Karşıt görüşleri de duymak gerek muhakkak. Fakat büyük baskılar yapmayacak ve işi fotoğraf olmayan birisinin D600 yerine D800 almasında büyük bir avantaj göremiyorum.

  7. A. Murat Eren

    Merhaba Deniz,

    Gönderdiğin video pek keyifli, fakat gerçekçilikten bir miktar uzak olduğunu düşünüyorum. Yaptıkları birçok şey fotoğraf makinesinin gövdesini hedef alıyor ve can alıcı mekanik/elektronik bileşenlere tehlike arz etme riski düşük. Fotoğraf makineleri gerçekten hasar veren şey X/Y ekseninden ziyade Z ekseninde (lensin üstüne ya da sırt üstü) gerçekleşen düşüşler; yaptıkları diğer şeyler, çivi çakmak, gövdeyi yakmak filan elbette bu seviyedeki SLR makinelerin fotoğraf çekebilme kabiliyetini etkilemeyecek. Eylemsizlik ilkesi sağ olsun, Z eksenindeki şiddetli çarpmalarda ayna kendi haznesine zarar veriyor. Ayrıca benim D700 serbest düşüşten daha şiddetli bir travma yaşadı. Çarpmanın etkisi ile kollarım kapanınca, ve fotoğraf makinesini smaç basar gibi çarptım taşa :( Elektronik ölümün gerekçesini ben de merak ediyorum. Aklıma gelen tek şey çarpmanın etkisi ile aynanın haznesinen kopan bir parçanın anakartta kısa devreye sebep olmuş olma ihtimali. Bu konudaki araştırmalarım sürecek.

    Sevgiler,

  8. ercan

    D600′de  sensöre yağ/toz sıçrama  durumu sözkonusu. Bunu da dikkate almak gerekebilir. http://www.dpreview.com/news/2012/11/21/nikon-d600-dust-timelapse
     

  9. A. Murat Eren

    Haklısın, Ercan. Fakat ben dijital fotoğraf makinesini kola kutusu ile pinhole’a çevirmiş (örnek fotoğraf), orta format lensler takıp tilt&shift’ler denemiş, üfleyeyim derken sensörüne bildiğin tükürüp ondan sonra bu sensörü temizlemeyi başarmış birisi olarak bu yağ/toz tehlikesini ne kadar dikkate almam gerektiği konusunda epey kararsızım :)

  10. emre

    d600 sahibi olarak, yağ ve tozla ilgili herhangi bi sorun yaşamadım.  d7000 gibi ilk üretim d600′lerde bu tip bir sıkıntı vardı.Birazda şans sanırım. Yalnız d600 sahibi olursan, başkasına verip şuna bas çeker tip fotoğraf makinan olacak:) Auto mod var çünkü d600′de.Tabi verirmisin makinanı bilmiyorum:) Şimdiden hayırlı olsun, kazasız belasız seneler geçirmen dileğiyle;)

  11. esra atalay

    Merhaba Meren,

    Oncelikle su mesaji ingilizce klavyede yazma rahatsizligimi belirtir ardindan gecmis olsun dileklerimi sunarim. Bu kolektif fotograf makinasi almacilik olayini cok guzel dusunmussun. Aklima hemen pek sevdigim Amanda Palmer’in “Sormanin sanati” adli konusmasi geldi ve paylasayim dedim. Gonullu cevirmenler sagolsun konusmanin Turkce altyazisi da mevcut: http://www.ted.com/talks/amanda_palmer_the_art_of_asking.html

    Malesef kendini cok akilli zanneden serbest piyasa ekonomisinin her konuda bireyi suclayan ahlaki degerleri (her koyun kendi bacagindan asilir, yoksulluk bireyin sucudur) ile su “aman bir sorunumuz varsa aileden disari cikmasin, alem ne dusunur” benzeri yerlesik gorusler sagolsun birilerinden bir seyler isterken ikinip sikiniyoruz (Bulent Arinc gormesin utanir. Sagol ingilince klavye), evimize kacasimiz geliyor.
     
    Su blogda yazdiklarindan gordugum kadariyla ne kadar ilk etapta asosyal oldugunu iddia etsen de  insanlarla etkilesime girmen, insanlari tanimaya calisma caban falan gercekten takdire sayan.  Amanda Palmer da bu konusmasinda tam olarak benzer bir etkilesimden bahsediyor. 

    Ayrica bu vesileyle (kaburgani kirmasan daha iyiymis tabi de) benim de aralarinda bulundugum ‘okuyom ben yaa’ insanlari da bu surece bir sekilde mudahil oldu. Bu da bu blogu amacina uygun olarak kamusal bir alan yapar herhalde.
    Bu arada bir sure siginakta kalip fotoroportaj yapma fikri harika! Ama bir dahaki sefere dikkat et duser yuvarlanursun :)

    Sevgiler,

  12. Aziz Saltık

    Çok geçmiş olsun, kaburgalar tez iyileşir umarım. D600 iyi bir seçim uzun yıllar güzel fotoğraflar çekersin umarım. D700′ü sakın elden çıkartma orada tamir edemiyor olabilirler ama burada edeceklerinden eminim. En son Yaşayan Marmara 2013 yarışmasında deniz suyu ile tanışan 2 adet D800 tamamen tamir olduktan sonra bizim ustalara olan inancım tavan yaptı :D

    İnternet alemlerinde heyecanla beklediğim bir kaç fotoğraf blogundan birisinin durmasına izin veremeyiz.

    Selam ve sevgiler.

  13. Enes

    Sevgili Meren

    D4 almadığın sürece D700′ü çok özleyeceksin. Siteyi her kurcaladığımda ara ara baktığım sabit bir başlığın vardı oda D700 ve 24-70′ i ilk aldığın zamanki yazdığın yazıydı.   D700′ümü sattıktan sonra teselli bulduğum yegane yerdi. 

    D600′deki en hoşuma giden özellik cift SD kart alması ve SD kartlar CF’lere göre çok daha ucuz. Ayrıca içinde kendince işleme ve efect verme özelliği var kullanmasamda, bazen kurcalarken keyfli oluyo, aaaa buda varmış diyosun. 

    Ufak bazen top gibi atasım geliyor ama böyle dediğinme bakmayın, Mal canın yongasıdır :D

    Kime sorsan D600′de yağ var diyor, ben ne yağ nede birşey gördüm. 

    Cheers.. 

  14. Biyolokum

    Senin bi de Mississippi’de kızılderili kayıklarıyla gezendiğimiz zaman kayığın devrilmesi, suya düşmen, kafanın bile neredeyse suyun içinde kalması ama o fotoğraf makinasını tutan o elin yine havada makinayı kurtarması anın vardır :) Ben düşündüm, taşındım, şu sonuca vardım: Geçmişte bir şekilde dengede kalmayı başardığın, dört ayak üzerine düştüğün bu gibi olaylar, seni başkalarına (normal insanlara ve benim gibi endişe bozukluğu olup ekstra hassasiyet gösterenlere) nazaran daha dikkatsiz yapıyor. Zira sana “yalancı” (pseudo) bir güven veriyorlar. Mesela Anoush’çuğum senden o fotoğrafı o derede çekmeni istediğinde, sen efendi bir şekilde fotoğrafı çektikten sonra ne olur ne olmaz diye makinayı çantanın içine koymak yerine, sanki bilinç altından o eski anıların verdiği gazla gelen bir kendine güven ile ıslak taşların üzerinden sekebileceğin, ha bi aksilik olsa da makinayı nasolsa düşerken filan kurtarabileceğini düşünüyor (farkında olmasan da düşünüyor) ve yola devam ediyorsun :) Meren faktörü fenomeni işte orda biyerlerde gizli. 

  15. A. Murat Eren

    Esra, beni Amanda Palmer ile tanıştırdığın için çok teşekkür ederim!

    Tam da yaptığım şey ile ilgili tereddütlerin tamamını geride bıraktığım bir noktada TED konuşmasını dinlemek çok iyi geldi gerçekten.

    Ardından durmayıp nasıl bir müzisyen olduğunu kavramak için birkaç eserini dinledim. Dört dörlük, muazzam birisi çıktı (bunları okuyup da “ben de merak ettim” diyenler belki şu parça ile başlayabilirler: http://www.youtube.com/watch?v=dyE2MLq24OE).

    Hayat ne garip.

  16. arpat

    yahu peki sonra ne oldu? kamera, kaburga kırık, sen ıslak, ormanın ortasındasın.. en heyecanlı yerinde kesmişsin makarayı! lütfen Anoush seni 5km sırtında taşımış olsun da, biz tüm okurlar kızın bloguna göç edelim.. :)

  17. A. Murat Eren

    Arpat,

    Tüm olanları yazsam iş korku filmi senaryosu gibi duyulur diyerek yazmamıştım, ama madem sordun, anlatayım. Direk düşme anına dönüyorum:

    Düştüğümde vücudumun sol tarafı, sırt çantası filan olduğu gibi suyun içine şeoldu üzerine afiyet. Bu arada hava epey serin, su ise bildiğin buz. Anoush çantamdan yakaladığı gibi beni yukarıya doğru çekti, kendimizi güç bela derenin öbür tarafına attık. Ben orada epey uzun bir süre oturduğumu hatırlıyorum. Tahmin edebileceğin gibi göğüs kafesine kalp hizasından gelen bu darbenin ardından nefes alamıyorum pek. Sadece minicik nefesler böyle, hafif derin nefes almaya kalktığım anda bir şeyler bir şeylere batıyor resmen ve diyafram var gücü ile içerde ne varsa dışarı atıyor. Kafam dizlerimin arasında yerde otururken Anoush ‘tamam. ben şimdi koşa koşa yola gidiyorum, doktor alıp geliyorum tamam mı dostum?’ filan planları yapıyor. Oturduğum yerden hayır, bi’ dur filan modunda el kol hareketleri yapıyorum. Zira durum epey karışık.

    1, Yoldan epey uzaktayız, doktor filan getirilmez oraya. Getirilirse de bir milyor dolara filan patlar bu macera. 2, çok soğuk, ıslağım, üstüne ara ara yağmur yağıyor; onca zaman hareket etmezsem donarım buralarda. 3, beraber dönmeye kalksak hava kararmadan yola varabilir miyiz bilmiyorum. Belki bir 35-40 dakika orada oturduktan sonra yola devam etmeye ikna ediyorum Anoush’u. Yavaş yavaş yürüyeceğiz. Zira birkaç kilometre içerisinde bir barınak, barınağın oradan da yakındaki bir kasabaya kestirme patika var. Barınağa gidip geceyi orada geçirdikten sonra paşa paşa kasabaya inip oradan bir şekilde arabamıza ulaşabiliriz.

    Anoush dağ/bayır her tür doğal ortamda son derece çakı gibi bir aplamız. Emergency first responder (acil durum destek/müdahale) sertifikası filan var. Benim çantamı zorla alıp yükleniyor, ben önde o arkada yürümeye başlıyoruz. Ama maço bir erkeg olarak o ortamda sadece Anoush kişisinden mütevellit de olsa bağyan kısmısına madara olmamak için sanki böyle manzaraya bakıyormuşum da o yüzden yavaş yürüyormuşum gibi bir eda ile ilerliyorum. Ama aslen yavaş yürüyor oluşumun sebebi basit: ne zaman solunum sıklaşmaya başlasa böyle acılar içinde kıvranıyorum.

    Zirvedeki barınağa gitme fikri fena bir fikir olmasa da dereyi terk ettiğimiz yerden bir-iki kilometre kadar sonra çok pis bir yokuş başlıyor. Barınaktan taş çatlasa 4-5 kilometre uzaktayız aslında, ama ben öyle tırmanış şeridini Artvin’de bile görmedim arkadaş. O kadar dik ki, Anoush önündeki çanta yüzünden tırmanamaz hale geliyor. Maço bir erkeg olarak madara olma riskini bertaraf etmek adına çantayı geri alıyorum. Anoush çaktırmadan benim çantanın içinde ağır ne varsa kendisininkine koyuyor. Göre göre böyle bir şeye müsaade etmem mimkin olmadığı için görmezden geliyorum.

    Güç bela barınağa varıyoruz. Ben hala ıslağım ve tir tir titriyorum. Dağın zirvesine epey yakın bir yerdeyiz. Rüzgar deli gibi esmekle kalmıyor, havanın da sıfırın altına düşeceği tutmuş. Barınak sadece üç tarafı duvarlarla çevrili, çatısı olan ahşap bir yapı. Ne kadar rüzgar molekülü varsa barınağın önünde sıraya girmiş, ‘biz bi arkadaşa bakıp çıkacaz’ diye içeri girip bana bir tokat attıktan sonra dışarı çıkıyorlar. Acayip soğuk ama bildiğin gibi değil. Anoush geceyi barınakta geçirirsek donarız diye karar veriyor. Ben barınakta hareketsiz otururken Anoush da çadır kurmak için dışarı gidiyor. Uzun süre sonra geldiğinde suratı on karış böyle. Ne oldu? Her yer kayalık olduğu için çadır kuracak yer yokmuş. Adamlar tahta platformlar yapmışlar çadırcılar için, ama platform tahtaları aralıklı aralıklı böyle. Rüzgar estiği zaman platformun altından çadırın içine giriyor soğuk hava. Asıl kritik olan mevzu ise, Anoush’un bizim uyku pedlerini unutmuş olması. sıfır izolasyon anlayacağın. Ama yapacak bir şey yok. Çadıra geçiyoruz. Islak ıslak uyku tulumunun içine giriyorum. Ama kaburgalar öldürüyor beni. Sırt üstü, yüz üstü ya da sol tarafımın üstüne yatmam mümkün değil. Sağ tarafımın üstüne yattığımda ise kafamı yere koymam yasak. Şöyle yerden 10 santimetre kadar yüksekte durması lazım. Ama daha fazla değil. Sağ kolumdan yastık yapmam da yasak. Bütün elbiseleri giydiğimiz için yastık yapacak başka bir şey de yok. Ama fotoğraf makinesini sırt üstü koyunca lens kafamı tam istediğim yükseklikte tutuyor. D700′ün kırılmışı bile dost :( Ama lensin ön kısmı minicik olduğu için ne zaman uyur gibi olsam kafa dengesini kaybedip düşmeye başlıyor, zırt diye uyanıyorum. O aşamada o gecenin bitmek bilmeyeceğini idrak ediyorum tabi. Utanmasam ağlayacağım böyle.

    Her neyse. Sabahı sabah ediyoruz. En kısa yoldan bir araba yoluna çıkmak için kestirme, ama çok bakımlı olmayan bir patikadan aşağı inmeye başlıyoruz. Hele o kaburgalarla iniş pek yaman. En sonunda yola çıktığımızda Anoush otostop çeke çeke arabaya varıyor, bir süre sonra gelip yol kenarında araba çarpmış köstebek gibi yatan meren kişisini arka koltuğa attığı gibi eve sürüyor. Sonrası hep Vicodin zaten.

  18. reply

    yahu peki sonra ne oldu? arabaya bindiniz ,hastaneye gittiniz .. en heyecanlı yerinde kesmişsin makarayı! lütfen Anoush sana hastanede bakmış olsun da, biz tüm okurlar kızın bloguna göç edelim.. :)
    doyamadık.

  19. Nerisa

    çok geçmiş olsun bir kaç aydır takip edemedim. durumunuza üzüldüm fotograf konusunda örnek aldığım insanlardan birisiniz. Manevi olarak destek olmak istedim:( yeni yazılarınızı iple çekiyorum

Bir yorum bırakın, şanınız yürüsün