"Işık, gölge, vesaire."

A. Murat Eren, eşi olan pek sayın Duygu hanımlar ile beraber New Orleans'ta yaşıyor. Internet'teki asıl evi burada. Görüntülemekte olduğunuz günlüğü ise fotoğraf başta olmak üzere mesleği ile doğrudan ilgili olmayan mevzular hakkında görüşlerini ve düşüncelerini yazmak için kullanıyor. Ah, yazmak demişken Meren aynı zamanda Moleschino.org yazar tayfasının bir parçası. Çok yönlü filan bir arkadaş yani (smiley).

Pardus! Hemen!

Get Firefox!

OpenOffice Kullan


Creative Commons License
Meren'in -özet- Fotoğraf Tarihçesi ve 50mm. Lensin Önemi
Bir süredir güzelim Nikon D200 gövdemi satıp, üstüne biraz para koyup yeni bir fotoğraf makinesi alma planları yapıyordum. Bir türlü uygun bir alıcı bulamadım ve en sonunda bu sevdadan nitelikli bir kararla vazgeçmeye karar verdim. Bazılarınız bu yazıda bu nitelikli kararın gerekçesini okurken bazılarınız da bir kaç saniye önce bu sayfayı terk etmiş olacak. Hayat ne garip.

Yoğunluktan fotoğraf çekmeye eskisi kadar vakit ayıramayan bendeniz, araçları amaçlardan daha fazla sevmeye başlayan tüketim toplumunun bir bireyi gibi hareket etmeye başlamış olduğu ihtimalinden çekinmeye başlamıştı. Bir nevi kendi ruh sağlığımın selameti için bağrıma taş basmaya karar verdim ve tüm insanlığa haykırdım: "Satmıyorum D200'ümü, mis gibi fotoğraflar çekeceğim bu makine ile" (kimsenin duyduğunu tahmin etmediğim bu haykırış esnasında muhtemelen Cine 5'in yeni olduğu dönemde sürekli Show TV'de reklamı yapılan ve içerisinde muhtemelen ayıp sahneler bulunan "Nefes Nefese" isimli filmin VTR'sinde ellerini semaya açan adama benziyordum).

Ekipman kalitesi insanın icra ettiği işi muhakkak etkiliyor. Fotoğrafa ilk başladığımda Kodak DX4330 model bir fotoğraf makinem vardı. O makine ile çektiğim bazı fotoğrafları halâ çok beğeniyorum. Aşağıda bir tanesi var:



Geçmiş zaman, unuttum, fakat o makine ile çektiğim fotoğrafları başkaları da beğeniyordu ki beni birileri Sony DSC F717 almaya ikna etmişti. Gelecek vaat eden bir fotoğraf insanı olarak daha iyilerine layıktım onlara göre. Büyük zorluklarla sonunda aldım bu Sony'yi (gelecek vaat eden bir fotoğraf insanı olarak bu makineye layık olsam da onu kolayca almaya layık değildim, biraz sürünmeliydim). Kodak'ın ardından bu makineye geçmek eşekten inip ata binmeye tekabül ediyordu tam anlamı ile. Daha kaliteli fotoğraflar, daha canlı renkler, vs. vs. Öte yandan bu geçiş, çektiğim fotoğraflara ve benim fotoğraf anlayışıma ne katmıştı pek emin olamıyordum. Bir kere, artık daha önce Kodak'ın teknik kısıtlarından ötürü çekmeye alıştığım siyah beyaz ağırlıklı ve anlatım açısından yoğun fotoğraflar Sony'nin getirdiği özgürlük nedeni ile yerlerini canlı gün batımlarına, sokak fotoğraflarına filan bırakmıştı. Aşağıda bir tanesi var:




Diğer taraftan Sony ile çektiğim fotoğrafları daha geniş kitleler beğenmeye başlamıştı. İtalya'dan, Fransa'dan, Amerika'dan insanlar ile e-postalaşıyor sohbet ediyordum. Hepsi bana neden DSLR bir makine kullanmadığımı soruyorlardı. Ne de olsa biraz daha sürünerek dijital bir SLR kamera sahibi olmam işten bile değildi. O günlerde Türkiye dolaylarında ikamet eden gençlerin mottosu -muhtemelen bu günlerde de olduğu gibi- "Yeterince sürünürsek hayatta istediğimiz her şeyi elde edebilir, yeteri kadar telkin edilirsek hayatta bir sürü şey isteyebiliriz" idi. En sonunda o sıralar pek popüler olan Nikon D70 sahibi olmayı kafaya koydum ve elimdeki Sony'yi bir kaç günde sattım. Fakat o esnada bu Nikon D70 macerası ile ilgili henüz bilmediğim üç kritik şey vardı:
  • Nikon D70 almak için bu paranın üzerine yeterli parayı koymam bir yıldan uzun sürecekti ve ben fotoğraf makinesi olmayan bir fotoğraf aşığı olarak acılar içerisinde kendimi son zamanlarda boşladığım müziğe verip onlarca konser verecek, elektrik basımı sırtıma alıp şehir şehir gezecektim.

  • Nikon D70 almanın işin yarısı olduğunu, sırada lens parası biriktirme süreci sürüncemelerinin olduğunu öğrenecektim.

  • Aldığım Nikon D70'i bir süre kullandıktan sonra kendisini, aslında henüz tanışmıyor olduğum, Duygu isimli bir bağyana verip yeni bir makine alacaktım. O sıralar pek ihtimal vermeyeceğim bir şekilde bu Duygu hanım ile aslında kısa bir süre önce evlenmiş olacaktım.
Her neyse. Nikon D70'e sonunda sahip olduğumda Sony ile yakaladığım performansı ve rahatlığı bu SLR ile yakalamam biraz zaman aldı. Yine, Kodak - Sony geçişinde olduğu gibi bu geçişin fotoğraf ile ilgili vizyonuma pozitif bir katkısı olup olmadığından emin değildim. Fakat bir süre sonra beğendiğim fotoğraflar çekmeye başladım. Bir tanesi aşağıda:




Nikon D70'imi Duygu'ya vermeme sebep olan şey ise piyasaya bir süre önce çıkmış olan Nikon D200, yani şu anda kullanmakta olduğum makinem idi. Yine öncekilere benzer bir tıkanıklık ve fotoğraf çekememe süreci yaşadım. Yine bu değişikliğin bana ne kattığından emin olamadım. Yine öncekilerden bir şekilde farklı, yine beğendiğim fotoğraflar çektim. Ve yine bir tanesini aşağıya koyuyorum:



Ve şimdi de D200'ümü satmaya çalışıyordum. Neyse ki satamadım. Bu vesileyle durup az önce okuduğunuz şeyleri düşündüm..

Değiştirdiğim onca fotoğraf makinesi tüketim toplumunun saygın bir bireyi olmayı garantilemem ve bu düzendeki yerimi sağlamlaştırmam dışında bana ne katmıştı? Biraz zorlanarak da olsa yanıtın "hiç bir şey" olduğunu gördüm. Elbette her makine ile sensör kalitesi, baskı çözünürlüğü gibi önemsiz şeyler dışında değişen bir şeyler de vardı ve bu da benim vizyonumdu aslında. Sahip olduğum ve bir öncekinden daha iyi olan her makine vizyonumu daha öncekinden daha iyi olacağı garanti olmayan bir yönde, çektiğim fotoğrafları daha öncekilerden daha çok beğeneceğim garanti olmayan bir şekilde değiştirdi. Ekipman önemli idi, fakat o kadar da önemli değildi aslında. Kıt olmasına rağmen bize kadar ulaşmayı başarmış o meşhur analoji bir kere daha kafamızı emme basma tulumba gibi sallamamıza sebep oluyordu, "daha iyi daktilo ile daha iyi yazar olunmuyordu". Daha iyi daktilo ile daha hızlı yazılabiliyordu, hatta yerine bir bilgisayar konuluyor baskı dizgi işleri ile uğraşanların imanı gevretilmiyordu, vesaire. Fakat yazar yazarlığına pek bir şey katmıyordu fani şeylerin yanında.

Ben de tüm geçmişimi cezalamak ve ciddi bir sorun çıkarmadığı sürece hiç bir şekilde değiştirmemeye karar verdiğim Nikon D200'ümü daha çok sevmek için 50mm. f:1/1.8 bir lens aldım. Hepinizin huzurlarında kendimi tebrik ederken buraya kadar okuyanlarınızın gözlerinden öpüyor, bu yazıya saçma bir Google araması ile ulaşacak ve aradığını bulamayacak olanlardan şimdiden özür diliyorum.

Damian Tatum
Nedense portre fotoğrafı çekmek bana hep çok zor gelmiştir. Web sitemde bir miktar "portre gibi görünen fotoğraflar" olsa da, aslında şu ana kadar kendim dışında hiç kimsenin portresini çekmedim; "çekmedim" derken denemediğimden değil, denedim. lâkin beceremedim.

Neden beceremediğimi anlatabilmem için önce portre ne demek, onu tanımlamam lazım: Portreyi, herhangi bir kişinin (ya da bir kaç kişinin bir arada) sanatsal sunumu olarak tanımlamakta sakınca görmüyorum; portreyi bir kişinin diğer sıradan fotoğraflarından ayıran şey ise içerisindeki kalıcı "ifade" olsa gerek. İşte benim beceriksizliğim de bu kelimenin tanım içerisine girdiği yerde başlıyor; çünkü yılların deneyimi ve yaşanmışlığı ile şekillenmiş bakışların sahibinin tek bir ifadesini seçip saklamaya gelince iş, benim içim bir garip oluyor üzerinize afiyet.

O fotoğrafta size bakan kişi aslında gece uyurken, arabasına benzin doldururken, elinde alışveriş listesi ile markette dolaşırken, boş gözlerle televizyona bakarken, çamaşır yıkarken ya da sizin onun fotoğrafını çekmenizi heyecanla bekler vaziyette fotoğraf makinesine bakarken böyle görünmüyor oluyor. Fotoğrafçı olarak sizin yapmanız gereken şey ise, bir noktada, belki de hayatında yaptığı hiç bir şeyi yaparken takınmadığı bakışlar arasından, onu sizin gözünüzden en iyi ifade edenini yakalamak ve bu görüntünün başkaları için de o kişiyi ifade edeceğini ummak. Zor iş.

Neyse. Geçen hafta Damian Tatum (New Orleans'taki arkadaşlarımdan birisi) benden kendisinin portresini çekmemi rica etti. Kendisine aynen size söylediğim gibi daha önce hiç portre fotoğrafı çekmediğimi söyledim. "Biliyorum, biraz da nasıl bir şey çekeceğini merak ettiğim için istiyorum zaten" dedi. "Akıllı adam" dedim içimden. Kendisine de "peki" dedim.

Bu gün gittim evine, ışıklandırma için elimizde hiç bir şey olmadığı için Damian'ın iki spot lambasını ve gün ışığının çeşitli kombinasyonları ile istediğim ışıklandırmayı elde etmek zorunda idim. Ki bu kısım yaklaşık 45 dakika sürdü. Fotoğraf çekme kısmı da bir diğer 30 dakika aldı. Bu da sonuç:



Damian maske koleksiyonu yapmakta olan bir mühendis. Akıllı, zeki birisi. Siz konuşurken söylediklerinize gerçekten önem verdiğini hissedebiliyorsunuz fakat ilgisi çok hızlı yön değiştirebiliyor (hatta ilgisi bedeninin de yönünü değiştirdiği zaman tadından yenmez durumlar söz konusu olabiliyor; siz konuşurken Damian'ı aniden mis gibi kokan hamburgerlere doğru ilerlerken görebiliyorsunuz).

Her neyse.. Bu fotoğrafının güzel bir baskısını kendisine hediye edeceğim.

Senin İçin "Gitti, Gelmeyecek" Demişlerdi
Yalan söylemişler efendim.



Bunca zamandır nerelerde olduğuma, neden fotoğrafla ilgili yazmadığıma dair bir çok bahane üretebilirim. Fakat kendimi son zamanlarda mütemadiyen çeşitli günlüklere yazamıyor olmamla ilgili bahaneler üretiyor vaziyette bulduğum için, bu seferlik kendimi bu baskıdan azat ediyorum siz -belki de hiç kalmamış- sevgili okurlarımın yüksek müsaâdeleri ile.

Davet edildiğim ve henüz yazmayı beceremediğim f: günlük ise merenbeyinyazamadığıiçinüzüntüduydukları listesinde başı çekiyor, hemen ardında da, elbette, Moleschino geliyor. Kendilerine ilgi göstereceğim günler yakındır.

Yukarıda gördüğünüz fotoğrafı bu gece Duygu ile evimizin kapısının önünde sigara içerken görüp çektim, uzun zamandan beri çektiğim ilk fotoğraf. Sigarayı da kesinlikle bırakmak istiyorum bu arada, yeri gelmişken bir kez daha tekrarlamak isterim.

Her neyse, fazla uzatmayayım ki "oh amma yazdım" doyumuna ulaşıp bir daha yazı yazmak için gereken itkinin eşik enerjisini ancak iki ayda dolacak seviyeye çekmeyeyim.

Siyah Beyaz Düğün
Oldum olası evlilik merasimi, düğün, nişan, sünnet gibi aktiviteler içerisinde bulunmaktan rahatsızlık duymuşumdur.

Özellikle söz konusu olan evlilik olunca en fazla yıpranan iki kişi gelin ve damattır genelde. Çünkü karşıdaki aileyi henüz yeterince tanımayan -ve muhtemelen ömürlerinin kalan kısımlarında da yeterince tanıyamayacak olan ve buna rağmen birbirleri hakkında karşılıklı ön yargıları ve huysuzlukları olan- ailelerinin karşılıklı beklentilerini yerine getirmek ve makul sınırlar içerisinde gerçekleştirmeye çalışmak zorunda kalır evlenenler, bir takım anlaşmazlıklar, tatsızlıklar, inceden huzursuzluklar kaçınılmazdır..

Gelinlerin ve damatların sessiz sakin evlenmek yerine günler süren hazırlık eziyetine ve bir sürü tatsız sürprize neden katlandıklarını hiç bir zaman anlayamamışımdır. Daha öncesinde, yani evlenmeden önce, gelin ve damatların neden sadece beraber yaşamak yerine gelin ve damat olmayı tercih ettiklerini de anlayamıyordum. Fakat sonra anladım, bu yüzden kimseye evlendikleri için kızmıyorum artık. Sadece herkesin kafasında farklı şekilde canlandırdığı bir merasimin yükü altında ezileceklerini bile bile çoğunlukla ailelerden gelen düğün dernek beklentilerine hayır diyememelerini anlayamıyorum ve anlayamayacağım (anlama fırsatı bir kez ayağıma kadar geldi, onu da Düygü ile el ele verip teptik).

Her neyse. Dediğim gibi evlilik merasimleri içerisinde bulunmaktan haz almayan bir insanım. Fakat geçen hafta Cumartesi günü siyah bir ailenin düğününü fotoğraflama şansım vardı ve bir türlü yanına istediğim gibi yanaşamadığım siyah camianın içerisinde rahatça dolaşabilmeme ve onların kendi içlerindeki dinamikleri biraz daha anlayıp merakımı gidermeme olanak sağlayacak bu fırsatı geri çevirmek istemedim.

Öğrendiğime göre gelinin evi önünden kalkan bir konvoy yaklaşık 40Km. uzakta olan İkinci Baptist Kilisesi'ne gidilecek ve orada gerçekleşen evlilik merasiminin ardından geri dönülecek ve gelinin babasının evinde küçük bir parti verilecekti. Kilisedeki merasimin resmi başlama saatine 45, evden tahmini hareket saatine ise 15 dakika kala olay yerine varmıştım. Fakir ve Katrina yıkıntıları ile dolu olan sokakta bir Limuzin görünce bu kontrast New Orleans sıcağında içime bir serinlik zerk etti, üzerinize afiyet.



30 dakikadır dışarıda bekliyordum ve az önce içime zerk olan serinlikten eser kalmamıştı. Kilisede olunması gereken saate 15 dakika kalmış olmasına rağmen ortalıklarda kimse yoktu, gelin, sağdıçları ve gelinin babası hala evden çıkmamışlardı. Yetişemeyeceğimiz artık aşikardı. Aklıma Wal-Mart'ta, Burger King'de ya da bilimum "bir miktar daha hızlı hareket edilse hayatın çok daha çekilir hale geleceği" pozisyonlarda görev yapan siyahların yavaşlıkları ve umursamazlıkları geldi.. Büyük bir alışveriş merkezinde et reyonunun önündeki 10 kişilik sırada bekleyen bir müşteri olduğunuzu düşünün (tercihan işten geliyor ve en kısa zamanda eve ulaşmak istiyor olduğunuzu da düşünebilirsiniz), arka tarafta ise insanlara istedikleri etleri temin etmekle görevlendirilmiş iki görevlinin insanlara sırtlarını dönmüş, kendi aralarında gülmelerinden anlaşıldığı kadarı ile pek keyifli olan sohbetlerinin sizin tanıklık edebildiğiniz kadarı ile 5. dakikasını doldurduğunu ve sizin bu konuda sohbet etmekten sıkılmalarını beklemekten başka hiç bir şey yapamayacağınızı hayal edin. Biraz hayal ederseniz yapılacak en güzel şeyin aslında hiç bir şey yapmamak ve aslında bu olayı hayal etmemek olduğunu anlayabileceğinizi sanıyorum. Ben de saat 4:00'da kilisede başlayacak olan merasim için henüz yola bile çıkmamış olmamıza rağmen 4 dakika geç kalmış olduğumuz gerçeğini düşünmeyi bir kenara bırakmış ve Limuzin'in iri şöförü ile sohbet etmeye başlamıştım - ki Gelin çıkageldi.



Hemen yola çıkıldı. Hız sınırının saatte 95km olduğu otoyolda bu konvoyu gözden kaçırmamak için saatte 120-130km hıza kadar çıktığımı hatırlıyorum. Fırsattan istifade gördüğüm siyahların çoğunluğunun altlarında bir araba olduğunda ve otoyola çıktıklarında normalde çok sakin ve yavaş insanlar olduklarını unutuveriyor olduklarına dair geliştirdiğim hipotezimi pekiştiriyorum.

Kilometrelerce yol gittikten sonra 25 dakikalık gecikme ile vardığımız kiliseyi görünce biraz hayal kırıklığına uğruyorum. Amerikan filmlerinin yarattığı bilinçaltı bir yanılsama ile bir katedral yavrusu filan görmeyi beklerken koskoca İkinci Baptist Kilisesi'nin kendi meşrebinde bir bina olduğunu görmek çabuk kabul edilebilir cinsten bir hayal kırıklığı değil..



Öte yandan geri dönmek için çok geç. Kendi kendime "zaten istesem de dönüş yolunu kendi başıma bulamam" derken damat beyler Hummer bir cip ve arkadaşları ile teşrif ediyorlar. Damat solda duran kişi. Sağdaki ise gelinin kardeşi olan ve etkinlik boyunca benim orada oluşumdan duyduğu rahatsızlığı bakışları ile dile getiren bir arkadaşımız (benim ortalarda olmadığımı ve onu görmediğimi düşündüğü anlarda ise hemen saçının orasını burasını düzeltmeye çalıştığını görüyorum).



Aşağıdaki bey ise benim bu düğünde olmamı sağlayan, beni bu özel günlerine davet etmiş olan kişi: gelinin babası. Kucağındaki de gelinin ve damadın henüz evlenmeden önce sahip oldukları iki çocuktan, büyük olanı (çok sıradışı bakışlara sahip, etkileyici bir çocuk). Gelinin babası ve gelinin babasının babası ile aramız çok iyi. Çünkü orta yaşın üstündeki bu insanların çoğunun ön yargıları yok. Onlar, hem bir Türk'ün yıllar önce atalarına haksızlık eden beyazların soyu ile hiç bir ilgisi olmadığının farkında olacak kadar kültürlü, hem de hayatın gerçeklerini ve dinamiklerini özümsemiş, bunlarla belirli bir noktaya kadar barışık yaşamayı öğrenmiş insanlar. Gençler arasında ise, bir noktada artık onları hiç ilgilendirmeyen tarihi gerçekleri hayatlarının merkezine koyup kaynağı belli olmayan sentetik bir nefret ile yaşayan çok fazla siyah var (bir noktada onların bu yaptıklarını haklı çıkaracak şekilde yaşayan beyazlar olduğunu inkar etmek mümkün değil, fakat yine de ben geçmişte bu kadar acı çekmiş ve haksızlığa uğramış bir toplumun daha bilinçli ve amaçlı olmak gibi bir gayenin peşinden koşmayışını kabullenemiyorum).



Bu arada Gelin'in babasının genç gösterdiğine bakmayın. Kendisinin 9 çocuğu var. Yaşına ve en büyük çocuğuna bakınca ilk çocuğuna 17 yaşında sahip olduğu gibi bir hesap ortaya çıkıyor. Bu da Amerika'lılar ile ilgili beni en çok şaşırtan şeylerden birisi: "Çabuk evlen, çok çocuk yap". Bu şaşkınlık da Amerika'lıların aslında bilinçli ve kültürlü bir toplum olduğu ön yargısından ve Türkiye'deyken filmlerden, dizilerden edinilen Amerikan özentiliğinden ileri geliyor. Halbuki Amerikan toplumunun bazı konularda Türk toplumundan pek de bir farkı yok. Amerika bir Avrupa ülkesi değil, arada bir bunu kendime hatırlatmak zorunda kalıyorum. Her neyse. Artık yakışıklı damadımız ve sağdıçları kilisenin içindeler.



Orada sorup soruşturarak öğrendiğim kadarı ile merasim gelinin babasının gelini damada teslim etmesi ile başlıyor. Damat içeride, pederin yanına geliyor ve sağdıçları ile beraber kilisedeki herkes sessizce beklemeye başlıyor. O sırada peder "gelini getirebilirsin" diye sesleniyor. Bir şeyler olmasını bekliyorum, fakat bir şey olduğu yok. Aradan "acaba bir şeyleri mi kaçırıyorum" diye kendi kendime sorduğum bir 3 dakikanın ardından kilisenin kapısı açılıyor ve baba, az sonra müstakbel kocasına teslim edeceği kızı ile beraber kapıda beliriyor, herkes ayağa kalkıyor; ben ise istediğim fotoğrafı çekebilmek için halâ yerdeyim.



Damadın gelini teslim almasının ardından beraberce Pederin önüne gidiyorlar ve merasim başlıyor. İncilden bir şeyler okunuyor, eşler birbirlerine sözler veriyor, yüzükler takılıyor, Peder bu beraberliği tanrının kendisine verdiği yetkiyi kullanarak kutsuyor.





Bunların ardından gelin ve damat Kilise'den dışarıya karı ve koca olarak çıkıyor, limuzinlerine atlayıp evlerindeki küçük partiye doğru yollanıyorlar.

İzmir'deki Ev
Vize değişikliği için gittiğim Türkiye'de 3 hafta kalmayı planlarken 4 ay kalmam gerekti, bu uzun aranın ardından yeniden New Orleans'tayım. Tüm takip edenlere, yeniden merhabalar..

Doktora ile ilgili çalışmalarımın iyice yoğunlaşacağı ve fotoğraf ile ilgili yazmaya pek daha az vakit bulabileceğim bir döneme giriyor olmama rağmen fotoğrafa hak ettiği değeri vermeye çalışmayı düşünüyorum. Bu konuda taviz vermeden ve bahaneler üretmeden ne kadar dayanabileceğimi ben de merak ediyorum aslında. Göreceğiz bakalım.

Türkiye'de olma fırsatını değerlendirip annemin yanında, çocukluğumun uzun sayılabilecek bir kısmının geçtiği evde kaldım. Çocukluk hatıralarını canlandıran ve onları hatırlatan ayrıntılar ve o ayrıntıların artık ne kadar azalmış olduğunu fark edişim yılların geçiyor olduğunu bir kez daha hatırlattı bana (yazar bu klişe cümle nedeniyle okurlarından özür diler). Artık yaşlanıyor olduğum gerçeğini kabullenmem, buna alışmam için kaç kere daha hatırlatılması gerekiyor bilmiyorum. Artık şaşırmaktan bıktım sayılır. Hatta şaşırmaktan o kadar bıktım ki bir gün gerascophobia (yaşlanma fobisi) tedavisi görmem gerekirse buna dahi şaşırmayacağım.

Evde geçirdiğim süre boyunca o ev ile ilgili hatırladığım en kuvvetli ayrıntıların -kalanlarının- fotoğrafını çekmeye çalıştım. Hem de Türkiye'den çok ucuza aldığım ikinci el Nikkor-P lensim, D200 kameram ve bu ikisini birleştirip yaptığım tilt-shift düzeneği ile. İşte bir kaç tanesi:


Pencereden görünen



Oyun Parkı



Baba



Giriş

Albino Kurbağa ve Ahmet'in Balığı
Doktora yapmanın ne kadar ciddi bir sorumluluk ve ne kadar zorlu bir süreç olduğunu bu süreci yaşamış ya da yaşamakta olanlar bilirler, bilmeyenler ise doktoranın bilimsel literatüre daha önce orada olmayan bir çentik atmak gibi bir hedefi olduğunu düşündüklerinde kolaylıkla mevzunun çapı hakkında fikir sahibi olabilirler...

Bilimsel araştırma aktivitesi ve bu esnada yapılanlar muhakkak çalışılan alana bağlı olarak değişiklik gösteren bir şey. O'nun da kendi içerisindeki alanları birbirinden farklılık gösteriyor olsa da, biyoloji, bence doktora yapmak için en zorlu alanlardan birisi. Biyolojik araştırmaların tıp alanındaki açılımları göz önünde bulundurulduğunda ne kadar önemli oldukları da yadsınamaz bir gerçek olduğundan gençlere "sakın biyoloji doktorası yapmayın" demek yerine, bu taşın altına elini sokmaya cesaret edenlere ekstra bir saygı duymak gerektiğini düşündüğümü söylemekle yetineceğim.

Biyologları diğer alanlarda çalışanların pek aşina olmadığı ve üstesinden gelmenin güç olduğu bir kaç problem bekliyor. Bu bu problemlerden bir tanesi "zaman"; belirli bir esnada kesinlikle deneyin başında olma mecburiyeti. Deneyde kullanılan kimyasal reaksiyonun belirli bir fazında ya da denek canlının gelişiminin belirli bir noktasında bilim insanının müdahale etmek için deney mahalinde olması şart. Bir deney belirli bir aşamasına 9 saat sonra ulaşacaksa eğer, 9 saat sonra saatin kaç olduğu deney sahibi için üzücü bir ayrıntıya dönüşüp, mesela gece 03'te sıcak yatağını terk edip kimsenin olmadığı üniversite binasına giderek laboratuvarın ışıklarını yarım saatliğine yakmasını gerektirebiliyor. Elbette deneyler bu sürelerin mantıklı zaman dilimlerine denk geleceği şekilde planlanabiliyorlar, fakat bu her deney için mümkün olmayabiliyor. En azından Louisiana Eyalet Üniversitesi'nin Sağlık Bilimleri Merkezi'nde gelişim biyolojisi doktorası yapan B. Duygu Özpolat için arada bir mümkün olamadığını biliyorum.

İdealizmin verdiği güç ile göğüs gerilebilecek bu gerçek dışında Duygu ve diğer biyologlar için problem teşkil etme olasılığı çok yüksek olan bir diğer konu, aşağıda objektife gülümseyen, bilimsel adı Xenopus Laevis olan kurbağanın başına ne geleceğini ne yazık ki pek iyi biliyor olmaları.



Bir başka laboratuvarda doğmuş ve tek varlık sebebi belki de hiç bir sonuç alınamayacak bir deneye materyal sağlamak olan bu kurbağa yüksek olasılıkla bir kaç gün önce beraber yüzdüğü arkadaşının embriyoları üzerinde çalışan Duygu'yu seyrederken, bu penceresiz, florasan ışıkla aydınlanan mum kokulu odada neler olup bittiği ile ilgili pratik tahminlerin ötesinde pek bir fikri yok muhtemelen. Bu albino kurbağa ile birbirimizi en iyi anladığımız konu bu olmalı.



Bu kurbağaların dişi olanları sıkılarak yumurtaları elde edildikten sonra öldürülüyorlar. Erkeklerden spermlerinin alınması işlemi ise zaten ölümlerinin ardından gerçekleşen küçük bir neşter operasyonu ile gerçekleştiğinden yaşamaları mümkün olmuyor, fakat dişilerin yumurtaları vücutları sıkılarak alınıyor ve aslında vazifelerini yerine getirdiklerinde gayet sağlıklı oluyorlar. Yine de doğaya bırakılmaları gibi bir şey söz konusu değil. Kurbağa önce buz dolu bir kovaya konulup bekletilyor. Soğuk kanlı bir canlı olan kurbağanın hayatsal işlevleri soğuk nedeni ile yeterince yavaşladığında küçük bir makas ile omuriliğini keserek hızlı ve acısız olduğu tahmin edilen bir operasyon ile yaşam vücudundan kovuluyor. Öte yandan farelerde ise bu işlemin farenin başına bastırılıp kuyruğunun kuvvetli bir şekilde çekilmesi sureti ile gerçekleştiğini öğrendim. Boynu kırılan fare de nispeten acısız bir yolla yaşama veda ediyor.

Elbette bunları hiç bir bilim insanı hoşlanarak yapmıyor, fakat bu bilimsel araştırmanın bir zorunluluğu. Yaşam bilimi ile ilgili çalışan insanların canlıların üzerinde çalışma zorunlulukları, öte yandan doğal dengeyi korumanın önemini en iyi bilen insanlar olarak laboratuvarlarda kullanılan canlıları neden doğaya salıveremeyeceklerini pek iyi biliyor olmaları çok ironik. Bu konuda kurbağalar ve fareler de dahil olmak üzere herkes üzgün. Fakat yapılacak bir şey yok, bunları düşünmeye vakit yok: Duygu en nihayetinde çok kistli böbrek hastalığının sebebine ışık tutabilmek amacı ile çıktığı yolda çeşitli veriler toplamak için yaptığı bir diğer deneyde kullandığı embriyolar ile ilgilenmek zorunda.




Bir Cumartesi gecesi saat 00:51'de laboratuvarda bir oraya bir buraya koşturan Duygu cephesinde durum bu.


Tulane Üniversitesi'nde doktora yapan, fareler ve anlatmaya çalışmasına rağmen pek anlamadığım bakteri kültürleri üzerinde çalışan Ahmet'in efektif laboratuvar yaşantısının Duygu'nunkinden belki de tek farkı, balığı.


O da gecenin bir saatinde olmayı isteyebileceği yerler listesinde en üstte olmadığını tahmin ettiğim bir yerde.

Toplamda herkes neyi neden yaptığını, neden bulunduğu yerde olduğunu gayet iyi biliyor olsa da, zamanın amaçlarımızı ve büyük resmi unutturduğu lokal kesitlerinde yüzümüze koyduğu ifadelerden birisi var Ahmet'in de yüzünde.

Bir şeylerde sorun var o akşam, hem Ahmet'in hem de balığın canı olan bitene o kadar sıkkın ki ben de ortamdaki elektriğe kapılıyor, deneye lanet edip "nasıl ya? neden çalışmamış ki?" diyorum içimden. Ahmet bir ümit başka bir odada olan mikroskopun başına geçiyor ve ışıkları söndürüyor, olmayınca bir de görüntüyü bilgisayardan izliyor. Ben o esnada yapabileceğim en iyi şeyi yapmaya çalışıp ekrandaki noktaları saymaya çalışsam da bir farenin daha boşa gittiği ve bu deneyden bir sonuç alınamadığını öğreniyorum.



Ahmet genetik olarak mutasyona uğratılmış fareler üzerinde çalışıyor, istenen özelliklerin baskılandığı bir mutanta sahip olmak uzun ve zorlu bir süreç. Memeli bir hayvan olan, kurbağa gibi bir seferde onlarca embriyo ortaya çıkartamayan ve embriyo gelişimi kurbağaya göre çok daha yavaş olan fare üzerinde çalışmanın kendine has zorlukları ve dezavantajları var. Ahmet'in fare ile çalışıyor olmasının benim açımdan da bir dezavantajı olduğunu farelerin kafeslerindeki yiyeceklerden gelen keskin kokuyu hissedince fark ediyorum. Bir self portre çekiyorum ve labdan çıkıyoruz. Canımız sıkkın.



New Orleans'ta gece olunca şehre mistik bir yalnızlık çöküyor. Sokaklar boş, az önce terk ettiği laboratuvarında çalışmayan bir deneyin sonucuna kızgın bir doktora öğrencisi bir kaç hafta sonra kaza yapıp devrileceği ve içinden tırmanarak çıkmak zorunda kalacağı Jipin kapısında...



Ahmet iyi, kazayı yara almadan atlattı. Ahmet'in 4 aydır çalışmayan deneyi bir kaç gün önce sonuç verdi.

Duygu 2 gün sonra doktora yeterlilik sınavına girecek. Yaklaşık 2 haftadır geceli gündüzlü çalışarak yazdığı raporunu henüz bitirdi.

Kurbağa öldü. Bayrağı bir başka gülümseyen kurbağayaya devrederken buz dolu bir kova içerisinde geldiği o binayı bir peçeteye sarılarak biyolojik atıklar içerisinde terk etti.

Ahmet'in balığı da dahil olmak üzere herkes işin bu kısmı ile ilgili üzülmeye devam ediyor.

Nikon D200
Uzun zamandır kullandığım emektar Nikon D70'im birlikte yaşadığımız sayısız maceranın ardından yerini bir Nikon D200'e bıraktı. En azından onu özleyeceğimi söyleyebileceğimi umuyordum. D200'e ısınma sürecim bu kadar hızlı olmasaydı, söyleyebilecektim de.

Duygusal bir kişi olarak ekipmanın insanın ürettikleri üzerinde çok büyük bir etkisi olmadığını kanımın son damlasına kadar savunabilmeyi dilerdim. Fakat ne yazık ki buna pek inanmıyorum. Buna inanmazken "eşeğe altın semer vursan eşek, yine eşek" sözünü de inkâr etmiyorum. Zaten hiç bir şey üretemeyecek birisinin elinde 10 dolarlık bir point-and-shoot kamera da olsa, 15.000 dolarlık bir Leica da olsa sonuç çok fazla değişmeyecektir fakat söyleyecek bir şeyleri birikmiş olan kişinin elindeki ekipman ne kadar iyi ise, söyleyeceklerini o kadar başarılı şekilde ortaya koyabileceğine inanıyorum. Doğrudan "iyi ekipman = iyi iş" eşitliğini ortaya atmasam da bu eşitliğin iki tarafındaki kavramların birbiri ile çok da ilgisiz olduğunu düşünmüyorum. Bence insanın üst sınırını çoğunlukla ekipman temsil ediyor.. En basitinden geniş açı bir lensiniz yoksa bazı fotoğrafları hiç çekemiyorsunuz.




Nikon D200 çok güçlü bir kamera. Internet'te tonla kritiğini bulabileceğiniz için teknik ayrıntıları bir kere daha yazmanın bir anlamı yok. Fakat -zaten etkileneceğim aşikar olan özellikleri dışında- beni D200 ile igili en çok etkileyen şeyler şunlar oldular:

  • D200'ün gövdesi muazzam bir işçiliğe sahip. Magnezyum alaşımı olan gövdenin üzerindeki malzeme de çok profesyonel. Elime aldığımda daha önce tuttuğum bütün kameraları unuttum. Kendisi ziyadesiyle güven verici bir kararlılığa ve ağırlığa sahip.
  • Her fotoğraf makinesinin kendisine özgü bir shutter sesi vardır (bir arkadaş bir kaç tanesinin sesini burada yayınlıyor mesela). D200 ile çektiğim ilk fotoğrafın ardından duyduğum shutter sesi tam anlamı ile "beni benden aldı". Aynanın kalkıp geri inmesi çok smooth (bunu daha iyi ifade eden bir kelime aradım, mamafih bulamadım). Ayrıca kamera profesyonel bir özellik olan Mirror Lock Up kipine sahip. Bu kipte fotoğraf çekerken deklanşöre ilk basışınızda ayna kalkıyor (vizörden bir şey göremiyorsunuz) ve öylece bekliyor (lensten gelen ışık perdenin üzerine düşüyor, fakat perde henüz kapalı olduğu için sensöre ulaşmıyor; fotoğraf çekilmiş olmuyor), deklanşöre ikinci kez bastığınızda ise perde açılıp kapanıyor ve ayna iniyor. Böylece makine oradaki mekanik hareketten minimum etkilenmiş oluyor.

İlerleyen günlerde bu yazıyı güncelleyebilirim.. Şimdilik bu kadar yeter (sıkıldım yazmaktan).

"Bir Şeyin Sanat Eseri Olması İçin Ne Lazım?"

Haftada bir kaç kez anasayfamın ve günlüğümün çeşitli istatistiklerine ve özellikle insanları günlüğüme getiren Google aramalarının neler olduğuna bakmayı ihmal etmiyorum. Bu günlük yazısının başlığı da bir Google araması ile siteye yolu düşmüş birisine ait. İstatistik demişken son bir ayda bu sayfalara gelenlerin dünya gezegeni üzerindeki dağılımları yaklaşık olarak şöyle imiş (günlüğe gelen feedback'lere bakan da biz bize takılıyoruz sanar):

http://meren.org/images/meren.org-bolge.png

Her neyse.

Aslında başta böyle provokatif bir soruya yanıt yazmaya niyetim yoktu (smiley). İsteksizce "neden böyle bir yazı yazayım ki" dedim kendi kendime. Fakat bir on saniye daha düşününce hiç bir şeyin tanımını yapmadan, bir şeylerin o tanımlamadıkları kavramların, "tamamıyla dahilinde" ya da "tamamıyla haricinde" olduğunu büyük bir cesaretle söyleyiveren ve bu konuda iddialaşan insanlara karşı içimde beslediğim antipatinin beni bu konuda yazmaktan başka bir yolla boşaltamayacağım bir enerji ile doldurduğunu hissettim. Hem düşüncelerimi paylaşmamda ne sakınca olabilirdi ki? (son sözler).

Bir şeyin sanat eseri olması için ne lazım? Bunun yanıtını tek bir cümle ile verebilecek cürete sahip birisinin aynı zamanda aklı başında birisi olma ihtimaline bu günlerde pek inanmıyorum (çok pesimistim son zamanlarda); hele de bu tip konularda çalışan akademisyenlerin bile üzerinde anlaştığı ortak bir çerçeve yok iken.

Bu durumda soruyu biraz değiştiriyorum ve vereceğim yanıt ile hem "sanat", hem "sanatçı" hem de sorunun orjinalinin aradığı yanıta dair benim sahip olduğum görüşlere ışık tutacak bir forma sokuyorum: "Sanat eserlerinin ortak özellikleri nelerdir?".

Aslında sanat eserlerininin, ortak özelliklerinden bahsedilebilecek kadar formal bir kalıba sokulmaya çalışılması benim kafamdaki sanat anlayışı ile çelişen bir düşünce; bir şeyin sanat olduğundan ne kadar bahsedemezsek bir şeyin sanat olmadığını da o kadar iddia edemeyiz. Öte yandan bu günlüğe arada bir göz gezdiren, "sanat", "sanatçı" ve "sanat eseri" konularında benden çok daha deneyimli ve bilgili kimseler olduğunu biliyorum, belki onlar bu paragrafın ilk cümlesi ile ilgili farklı görüşlere sahiptirler, bilemiyorum.

Bununla beraber kendi adıma Salvador Dali'nin "The Persistence of Memory" isimli tablosu ile Marcel Duchamp'ın "Fountain" isimli pisuvarı arasında ya da Oğuz Atay'ın "Tehlikeli Oyunlar" isimli romanı arasında belirgin bir fark göremiyorum. Bana göre saydıklarımın her biri birer sanat eseri ve kendi aralarında ortak olan bir takım özellikleri de yok değil. Yani kalıplara sokmak istemediğim bir şeyin ortak yönlerini hissediyor olmaktan da geri kalmıyorum. İşte bu noktada kendi kendime yeten bir tanım yapmak beni rahatsız etmiyor.

Kaşla göz arasında revize ettiğim sorunun yanıtına dönersek bence şunlar sanat eserleri için kabul edilebilir ortak özellikler:

  • Elzem ya da sıradan ihtiyaçlara cevap vermek için üretilmezler.
  • Farklı seviyelerde algılanabilirler ve farklı yorumlara açıktırlar.
  • İçerdikleri fikirleri ortaya çıkarmak için yaratıcı algılama gerektirirler.

Bu saydıklarım ilk aklıma gelenler ve kuvvetle inandıklarım. Ek olarak bir alt seviyede şunları sayabilirim:

  • Ortaya çıkışlarının ardında özgün ve sıradışı bir düşünce vardır.
  • Beceri gerektiren bir çaba sonunda ortaya çıkartılırlar.
  • İçerdikleri fikirler akla kolay gelir türden değildir.

Bu özellikler aynı heykeltıraş tarafından yapılabilecek bir "nazar boncuğu" ile "düşünen adam" heykeli arasındaki farkı kendime anlatabilmeme olanak sağlıyor (fiziksel boyutlarına ve harcanan emeğe takılmayın). Bu özelliklerden yola çıkarak bir şeylerin kategorizasyonunu kendimce daha net yapabiliyorum.

Arif olanın anladığını ve daha fazlasına ihtiyacı olmadığını bildiğimden yazmaya devam edip her ayrıntıya değinmeye gerek duymuyorum, fakat ilerleyen bir tarihte bu perspektiften fotoğraf mevzusunu nasıl değerlendirdiğimi yazabilirim belki..